Kapat

Goya’nın Hayaletleri (Evren Gül)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Goya’nın Hayaletleri (Evren Gül)

Guguk Kuşu, Amedeus, Hair gibi filmleriyle dikkat çeken yönetmen Milos Forman bu sefer 2006 yapımı Goya’nın Hayaletleri ile bizi 1792 İspanyası’na götürüyor. Bu filmi edindiğimde sanatçıların yaratıcılık doruklarının aydınlatılmasına ilişkin yeni bakış açıları katacağını umuyordum. Fakat umduğum olmadı. Aslında oldu denilebilir fakat Milos Forman bunu öylesine gizli ve hissettirmeden yapıyor ki, insan 1700’lerin İspanyası’nda geçen dinsel, sosyal ve politik bir hikayeyi psikolojik unsurlarla donanmış bir şekilde izlediğini sanıyor. Bu bir yerde doğru çünkü film bu yönüyle Goya (Stellan Skarsgard)’yı bile zaman zaman ikinci plana atan bir anlatım sergiliyor. Fakat filmi bir açık yapıt haline getiren, filmdeki özellikle Goya’nın yapıtlarından yansıyan sosyal manzaraların filmin ismi ile olan ilişkisi. İşte bu ilişkiyi kurabildiğimizde film Goya ile bütünleniyor. Ve izleyiciye derin bir psikolojik arka plan taşıyan değerlendirme alanı açılıyor. Filmin adının neden Goya’ın Hayaletleri olduğunu uzun zaman düşünmüştüm. Bu ışık bende filmi üçüncü defa izlediğim de yandı. Fakat bu meseleyi daha sonra bağlamak istiyorum. Öncelikle bu ilişkinin bağlarında biraz gezinmeyi tercih edeceğim.

Bilindiği gibi Francisco Goya sanat tarihine damgasını vurmuş büyük bir sanatçıdır. Modern sanatın başlangıcını oluşturduğu idda edilen, dışavurumculuktan gerçeküstücülüğe ve fantastik gerçekçiliğe kadar birçok yaklaşıma öncülük etmiş bir ustadır. Filmde izlediğimiz Goya ise orta yaşlarında, ününün doruğunda, maddi kaygılarından dolayı herkesimle barışık kalmaya çalışan, saray ressamı Goya’dır. Ancak yaşamsal kaygılarının yanı sıra onu bu derece özel kılan vicdanı sayesinde sarayın boş ve duyarsız yönünü, toplumsal bozuklukları, kilisenin bağnazlıklarını sergilemekten kaçınmaz. Kiliseye karşı bu tavrında kuşkusuz saray ressamı oluşunun himaye edici etkisi de büyüktür.

Yakın dostu zengin Thomas Bilbatuda (Jose Luis Gomez)’nın kızı genç İnes ise kendisine ilham olmaktadır. Bu sırada kilisede yeni bir hareketlilik başlamıştır. Kilise rahiplerinden Lorenzo (Javier Bardem)’nun girişimleriyle engizisyon dönemi geri getirilmiştir. Ve bunun ilk kurbanlarından birisi de, bir tavernada kardeşleriyle eğlenirken, Yahudi adetleri yaptığı öne sürülerek işkenceye alınan masum İnes’tir.

Beni en çok etkileyen sahne; İnes’in babasının Lorenzo’yu Goya ile birlikte evlerine yemeğe davet ettikleri sahnedeki çarpıcı itiraf bölümüydü. İnancın acıya ne kadar dayanabileceğinin sınandığı bu sahne tıpkı Lorenzo’nun İnes’e yaptığı gibi Filistin askısına alındığı, acıya dayanamadığı, kendisi ve kilise hakkında hiç hoş olmayan bir itirafı imzalamak zorunda kaldığı bu sahne oldukça düşündürücü idi. Fakat ne yazık ki bu itiraf krala (Randy Quiad) kadar gittiği halde bir gelişme kaydedilemez. Mektup kiliseye de ulaşır. Lorenzo ise kaybolmuştur.

On beş yıl sonra İspanya’nın Napolyon orduları tarafından işgal edilmesi ile Lorenzo tekrar ortaya çıkar. Kilise işgalciler tarafından alaşağı edilir. Lorenzo ise söylemleriyle yeni iktidarın yanındadır. Goya ise bu süre içinde iyice sağır olmuştur. Fakat işgalin getirdiği insanlık dışı durumları belgelemiştir. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları İspanya’ya kan ile gelmiştir.

Filmde hem genç İnes’i hem de fahişelik yapan Lorenzo’dan olma kızı Alicia’yı başarı ile canlandıran Nathalie Portman’nın performansı göz kamaştırıcı. Israrla gelecek vadeden bu aktris özellikle İnes’in on beş yıl sonra serbest kalıp, aklını yitirmiş halde, fakat kalbinde büyük bir safiyetle Madrid sokaklarında dolaşırken betimlenmesinde muhteşem bir performans sergiliyor.

Özellikle resim sanatının teknik detayları ile ilgili aydınlatıcı sahnelerin ihmal edilmediği film, bu yönü ile baskın bir izlenim vermese de gravür tekniğinin son derece detaylı aşamalarını göstererek ve Hieronymous Bosch, Velazquez ve Goya’nın yapıtlarına yer vererek plastik sanatlarla olan bağını güçlendiriyor.

Son olarak filmin ismine dikkat çekmek istiyorum. Daha önceden belirttiğim gibi Goya saray ressamı olduğu yıllarda maddi ve kariyer kaygılarından dolayı iktidarla hep iyi geçinmiş bir sanatçı idi. Fakat vicdanı ve duyarlılıkları ne İspanya’nın işgaline ne de saray yaşantısının boş ve halktan uzak, dejenere tarzına sessiz kalamamıştı. Bu yüzden Goya gerek “Savaşın Felaketleri” dizisinde, gerekse “Kaprisler” adını verdiği baskı serisinde bütün tepkisini dışa vurur. Evinin duvarlarına yaptığı “Kara Resimler” diye adlandırılacak yapıtlarıyla bu tepkisi doruğa çıkar. Bu yapıtların içeriğine hakim karanlık ve trajik atmosfer filmin bütün olarak ana yapısını oluşturuyor. Filmi yorumladığımızda bu hazin olayların kahramanları işte Goya’nın isyanına sebep olan karakterlerin ta kendileridir. Başta kilisenin bağnazlığı, engizisyonun acımasızlığı ve savaşın felaketleri olmak üzere Goya’nın yapıtlarının filmin ismine nasıl yansıdığını daha iyi anlıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir