Pazar, Ağustos 1, 2021

Goya Bordeaux’da (Evren Gül)

Onu karanlık, dar bir sokakta melon şapkası, takım elbisesi ve siyah pelerini ile yürürken hatırlıyorum. Karısı “Oğlunu yiyen Satürn” resmini görünce “Şeytan” diye çığlık atmıştı. Bu benim çocukluğumun en eski televizyon imgelerinden birisi idi. Yıllarca Goya denildiğinde zihnimde hep bu görüntü belirdi. O benim tanıdığım ilk ressamdı. Yıllar sonra meslektaş olduğumuzda çocukluğumdaki imgesi ile hiç ilgisi olmayan bir hayranlıkla bende hayat buldu. Sanatçının yaşamını konu alan Carlos Saura’nın yönettiği 1999 tarihli “Goya in Bordeaux” isimli filmi izlediğimde artık onu oluşturan bütün ana unsurlardan haberim vardı.

Goya gibi sanat tarihine damgasını vurmuş büyük bir sanatçı söz konusu olunca insanın kendi yeterliliğine olan dikkati daha da yoğunlaşıyor. O yüzden sanatçıyı sosyolojik ve plastik olarak analiz etmekten çok, bir ressam olarak Goya’yı paylaşmayı uygun buluyorum. Francisco Goya, fırçasını son derece rahat kullanan, yüzeydeki görünüme çok hakim ve kendi resimsel izleği içerisinde oldukça yaratıcı ve yenilikçi bir sanatçıdır. Fırça kullanımını bu derece meditatif kılabilen eşine az rastlanır bir ustadır. Saray ressamı olduğu iktidarla uyumlu yıllarında bile, yaptığı portrelerle soyluların ikiyüzlü, basit ve bön bakışlarını sergilemekten kaçınmamıştır. Hurafelere, batıl inançlara, acıya ve savaşa karşı aşırı duyarlılığı bütün “Kaprisler” serisini kaplamıştı.

Napolyon ordularının Madrid’e girmesi ve halkı kıyımdan geçirmesi Goya’nın bütün kabuslarını tetiklemiştir. Artık tiyatral, neşeli açık hava resimlerinin yerini Goya’nın karanlık endişeleri almıştır. Evinin duvarlarına yaptığı “Kara Resimler” diye anılacak resimleri onun ne derece duyarlı ve sorumluluk sahibi bir sanatçı olduğunun kanıtıdır. Onu bu derece özel kılan ustalığının yanı sıra, kabına sığmaz vicdanıdır. Francisco Goya inanmış ve ilkeli bir adamdı. Bir yandan insanoğlunun en karanlık ve umut kırıcı yönlerini çizerken, ışığa olan inancını da yitirmiyordu. “3 Mayıs 1808” isimli tablosundaki dehşet dolu sahnede yerde bulunan fener Goya’nın umuduydu.

Goya’nın dehşetli yüzleşme gücü sanat tarihinde dışavurumculuğun temelini oluşturmuştur. Bugünün sanatına kadar yankı bulan bu yaklaşım, bütünsel okuma adına çizgisel tavırdan ayrılmıştır. Goya’nın estetik lezzeti, resmi kuşatan bu sadık karanlıkta beliren ışıktır. Işık, Goya ile birlikte neredeyse ilahi bir umuda dönüşmüştür. Bu ışık mahkumların, akıl hastalarının ve düşkünlerin üzerine doğan umudun, merhametin ve insanı insana rağmen dolduran imanın ışığıdır. Bu yönüyle Francisco Goya’nın resimleri insan oluştaki kadim değerlere dokunarak zaman ve mekanı aşmaktadır.

2002 yılının soğuk bir şubat gününde Goya’nın orijinal eserleriyle ilk buluşmam gerçekleşmişti. Taksim Sıraselviler’de Bilgi Atölye 111’de “Los Caprichos” sergisini izleme imkanım oldu. Şu an İspanya Devlet Müzesi Museo Xat İva’ya ait olan koleksiyon, Cervantes Enstitüsü ile yapılan bir anlaşmayla dünyanın çeşitli yerlerinde sergilenecekti. Casablanca’dan sonra serginin ikinci ayağı İstanbul’du. Benim bir şansımda sergiyi Hocam Mustafa Pilevneli ile geziyor olmamdı.

Goya’nın sağır bırakan ciddi bir hastalığa yakalandığı ve sanatında bir dönüm noktası oluşturan Los Caprichos gravürleri seksen parça idi. Koleksiyonda sanatçının geniş hayal gücüyle ürettiği eserler, toplumun batıl inançlarını yansıtıyordu. Genel olarak karikatürize edilmiş bir üslubun kullanıldığı gravürlerin, alaycı tavrı oldukça belirgindi. Çok etkilenmiştim.

Şeytanlar, tuhaf yaratıklar, akıl hastaları ve halkın bunlarla sürekli ilişkisi… İnsanların bu ucubeler karşısındaki edilgen tavrı bütün seride kendini gösteriyordu. İspanya’da yaşanan savaş ile halkın cehalet ve bağnazlığı karşısında oldukça etkilenen sanatçı “Uykudaki Aklın” yarattığı karabasanları çiziyordu. “Goya in Bordeaux” filminde geçen bir replik bu durumu çok güzel özetler. “Çocuğu, öcüden onu yaratandan daha çok korkuturlar. Bu sinir bozucu.

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz