28 C
Bursa
Pazartesi, Temmuz 26, 2021

Geceyarısı Ekspresi: Bir Sanatsal Propaganda Malzemesi (Bertuğ Kayhan)

 

Orjinal adı Midnight Express olan Geceyarısı Ekspresi hikayesinde, 1970 yılında Türkiye’de tutuklanıp hapse atılan Billy Hayes isimli bir Amerikalının hikayesini anlatıyor. Filmin hemen başlarında Hayes, Atatürk Havaalanı’ndan iki kilo haşhaş çıkarmaya çalışırken Türk polisine yakalanarak hapse atılıyor ve filmin büyük kısmı Hayes’in atıldığı bu hapishanede geçiyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim, işlenişi itibariyle bu hikaye gerçek. Yani gerçekten Billy Hayes ismindeki Amerikalı 1970’li yıllarda böyle bir işe yelteniyor ve hapis cezası alıyor. Beş yıl boyunca da hapishanede kalıyor. İlk başta ömür boyu olan bu cezası, daha sonra 30 yıla indiriliyor. Ancak Hayes cezaevindeki beşinci senesinin sonunda İmralı Cezaevi’nden kaçıyor ve ülkesine dönüyor. ABD’ye dönen Hayes, büyük popülariteye sahip oluyor ve başlıyor bu hikayesini yazmaya. “Geceyarısı Ekspresi” isminde yayınladığı bu romanı Oliver Stone tarafından beyazperdeye uyarlanıyor. Böylelikle de Türkiye’nin imajı için kabus olan ve yıllar boyu sıkıntısını yaşayacağı, gerçek imajıyla süslenmiş abartı dolu kara propaganda günleri de başlamış oluyor.

DRAMATİK ABARTININ SİNEMATOGRAFİK KULLANIMI  

Geceyarısı Ekspresi’nin etkili bir şekilde kitleye nüfuz edebilmesinin en büyük nedeni kuşkusuz dramatik bir şekilde abartılmasıydı. Ayrıca Hayes’in yaşadıkları, belki de öyle bir kaçak işe yeltenen herkesin başından geçebilecek bir hikayeydi. Ancak Hayes’in bu hikayesini abartarak kitaba dökmesiyle birlikte Oliver Stone bu hikayeyi daha da abartarak senaryolaştırdı ve ortaya bir ülkeyi yerden yere vuran kara propaganda türünde bu film çıktı.

Şimdi diyebilirsiniz ki “madem adam yaşamış, niye abartı olsun ki?” diye… Bu soruya direk Hayes’in ağzından ileride değineceğim…

“BURASI AMERİKA DEĞİL DOSTUM.. LANET KANUNLARINA DİKKAT ET… BURASI TÜRKİYE”  (Filmden bir diyalog)

Öncelikle filmde işlenen Türkiye temasına değinelim. Türkiye hakkında hiçbir fikri olmayan bir insanın bu filmi izledikten sonra duyacağı ilk hissiyat çok büyük ihtimalle Türkiye ve Türklere karşı bir nefret olacaktır. Çünkü filmde değerlerimiz konusunda her şey aşağılanmakta, neredeyse herkese de hakaret edilmektedir. Filmin her anında aşağılanan Türkiye teması, Hayes’in hapishaneden kendisine tecavüz etmek isteyen bir gardiyanı öldürdükten sonra elini kolunu sallayarak çıkması son mesajıyla da sonuç mesajını verir. Hatta o sahneden bahsetmek gerekirse, öldürdüğü gardiyanın elbisesini giyerek kaçmaya çalışan Hayes’e hapishanenin çıkış kapısının anahtarını da onu görevli sanan bir Türk gardiyan verir. Verilmek istenen mesajı da burada açıktır.

Filmin bir sahnesinde de Hayes tuvalete girer. Girdiği tuvalette aynanın iki yanında çocukların 23.Nisan’larda, 19.Mayıs’larda ellerinde salladıkları ufak Atatürk resimlerinden asılıdır. (Geçmişte Türkiye’de askerin siyaset üzerinde büyük ağırlığı olduğu zamanlarda Atatürk figürü her zaman baskın tutuldu. Çünkü Atatürk halk kitlesinin peşinden gideceği bir insandı ve her konuda da desteklenmeliydi. O askeriyenin hassas noktasıydı, toplumu etkileyebilecekleri bir olguydu ve kırmızı çizgilerinin sınırlarını oluşturuyordu. Bu noktalarına zıt düşen her hangi bir düşünce, fikir ve ideoloji de asla kabul edilmeyecekti. Tabi zaman içerisinde Atatürkçülüğe mal edilen, ama aslında hiç Atatürkçülükle alakası olmayan bazı işlere imza atmak gibi de büyük hatalar yaptılar. Sonuçları da uzun vadede çıktı). Atatürk olayın anlatıldığı 1970 yılında da Türkiye’de baskın olan bir olguydu. Ancak otogar tuvaletlerine resimleri asılacak kadar ileriye gidilmiyordu. Ancak o sahnede bu figür kullanıldı. Çünkü Atatürk Türkiye’yi temsil etmektedir ve orada onun resimlerini gören bir insan bu olguyu bilinçaltında otomatik olarak özdeşleştirecektir. Pis bir tuvalet olması da bu durumun verilmek istenen mesajını desteklemektedir.

Filmde kara propaganda örneklerinden sıklıkla görülmektedir. Türk gardiyanlarının gaddarlığından-işkenceciliğine, Türkiye’nin ne kadar çağdışı bir ülke olduğundan örf ve adetlerimizin aşağılanmasına, eşcinsel figürlerimizden sahtekar avukatlarımıza, şişman-bıyıklı-yalancı Türk insanı figürlerine kadar. Hele savcının Hayes’in cezaevindeki beşinci yılı sonunda tahliyesini bozup daha ağır ceza istediği Hayes’in mahkeme sahnesinde çok ağır bir konuşması var. Türkiye olarak yemediğimiz laf kalmıyor. Bu dramatik bir sahne etkili bir müzikle verildiği için de sahne oldukça etkili oluyor. Türkiye temsilindeki karakterler de Hayes’e karşı bir düşünce söylemiyorlar ve adam bir güzel fırça attıktan sonra hikayesine devam ediyor.(Not: Hayes gerçek hikayesinde böyle bir sahne yaşamadığını da ifade etmiştir.)

Sadece Türkiye ve içinde yaşayan insanlara değil, filmde İslam’a karşı da bilinçaltına yönelik bariz bir terörist atfı yapılıyor. Bir sahneden örnek vermek gerekirse, Hayes’in Max isminde kedisini çok seven yabancı bir hapishane arkadaşı var. Kabarık saçlı ve hayattan umudunu kesmiş olan Max bir sabah ezan sesi eşliğinde uyanıyor. Tüm hapishane ahalisinin toplandığı yere yavaş yavaş ilerliyor ve çok sevdiği kedisinin orada asılmış olduğunu görüyor. Kediyi yavaşça ipten aldıktan sonra ona sarılıyor. Bu sırada herkes onlara bakıyor ve arkada da ezan okunuyor.

ABD’NİN 11.EYLÜL SONRASI POLİTİKALARI 1978’DEN İTİBAREN Mİ ATILIYORDU?

Bu noktada bir parantez açalım. Biliyorsunuz ki 2001 yılının 11.Eylül’ünde ABD’ye karşı yapılan İkiz Kuleler saldırısı, dünya siyasetinin kökten değişmesine neden oldu. Saldırıdan sonra 11.Eylül’ün sorumlularını cezalandırmak için harekete geçen ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalesi Ortadoğu’nun dengesini tamamiyle değiştirdi ve içinde etkin bir ABD olan bölgede yeni bir düzene geçildi. O günden beri hem askeriyle hem siyasetiyle bölgede olan ABD etkin bir güç olarak varlığını sürdürüyor.

Şunu da ifade etmekte yarar var. ABD bir yere savaş açacağı zaman oraya sadece askeri olarak saldıran bir ülke değildir. Askeri müdahalenin yanında siyaseti ve medyayı da çok etkin kullanır. Zaten dünya medyasında etkili oldukları için medya kanallarıyla evinizin içine kadar gelerek size seslenebilirler. Bu politikalarını Soğuk Savaş yıllarında Rusya’ya karşı uygulamalarında gördük. Hollywood’un 70 ve 80’li yıllardaki filmlerinde gösterdiği kötü adamlar gölgelerin arasında dolaşan karanlık RUS KGB Ajanları idi. Ama “Dünya’nın Jandarması” olan ABD kuvvetleri filmlerde hep Rus güçlerini hezimete uğratıyordu. Rus askerleri ABD’li komutanlara yeri geldiğinde selam duruyor, ikincil kuvvet olarak ABD’nin büyüklüğü karşısında filmlerin sonunda hep yenilen taraf oluyordu. Uzun yıllar süren bu Soğuk Savaş, 1990’da SSCB’nin yıkılması ile bitti. Artık ABD karşısında yenilen komünizmin yerine NATO’nun ve bölgede uygulanmakta olan mevcut politikaların devamı için artık yeni bir düşman yaratılması gerekiyordu.

Geceyarısı Ekspresi’ne geri dönelim. 11.Eylül’den sonra dünyada İslamofobia bilindiği üzere büyük bir yükselişe geçti. Artık filmlerde de eski karanlık KGB ajanlarının yerini artık uzun sakalları, sarıkları ve ellerinde silahlarıyla İslami figürler almaya başladı. Gösterilen bu figürler kötü ve yok edilmesi gereken, dünyaya tehdit oluşturan hedefler oluyor. Geceyarısı Ekspresi’ni izlerken kedinin asılma sahnesinde de hissettirilen duygu budur. Okunan ezan eşliğinde Türkler gaddar ve mahkumun çok sevdiği kedisini asacak kadar acımasız insanlar. Türkler kötüydü ve onlar Müslümandılar. Bu sahnenin çekildiği tarih 1978…

Politik çerçeveden biraz daha geniş baktığınızda, “11.Eylül ve ABD’nin işleyiş ve günümüz politikaları ile Geceyarısı Ekspresi’nin bir parallelliği var mı?” sorusu bile ortaya çıkıyor. Cevaplamanız için size bir kolay yol göstereyim. En basitinden, Geceyarısı Ekspresi’ndeki bu kedinin asılma sahnesi ile Black Hawk Down filminin açılış sahnesinin birbirleriyle nasıl paralel olduğunu bir gözlemleyin. Bu konunun yorumunu size bırakıyorum…

SENARYOSU DÖNEMİN POLİTİK BİR HAMLESİ MİYDİ?

Hikayenin işleyişi, senaryo itibariyle incelemek gerekirse bu film sinemadan öte politik bir hamle…

Konuya açıklık getirmek gerekirse, çekim yıllarında Türkiye ile ABD ilişkileri çok kötü ilerliyordu. 74’te Türkiye’nin yaptığı Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı ambargo, ilişkileri büyük ölçüde zedelemekte ve Türkiye’ye ekonomik açıdan darbe vurmaktaydı. ABD her koldan Türkiye üzerine oynuyordu o günlerde…

Zaten Yahudi ve Rum lobilerinin de Türkiye üzerinde kurdukları büyük baskılar vardı. Zaten bu filmin yapımcısından yönetmenine, oyuncularına kadar büyük çoğunluğunu da Rum, Ermeni ve Yahudiler oluşturuyor. Çekimlerin İstanbul’da yapılması konusundaki taleplerinin reddedilmesi üzerine film zaten Malta’da çekildi ve hiç bir Türk bu filmde görev almadı. Zaten filmin içerisindeki Türkçe konuşan karakterlerin telaffuzları oldukça bozuktur.

BAŞARIYA ULAŞAN BİR KARA PROPAGANDA

O günlerde Türkiye’de ki hapishanelerin durumlarından da bahsetmekte fayda var. O günlerde hatta şu anda bile hapishanelerin çok ta iç açıcı yerler olmadığı biliniyor. Hapishanelerinde yaşanmış olan vahşetler üzerine çok sayıda yazılmış olan kitap var. İdamlar ve işkenceler var bu tarihte… Ama Türk hapishanelerinin durumlarını o günlerde ABD çok mu umursuyordu da bu konuyu dile getiren bir yapıma imza attı?

Filmin hazırlanmasındaki amacın zaten bir sinema sanatı yapmak olmadığı bariz bir şekilde belli. Asıl niyetleri o günlerdeki mevcut olan durumlar çerçevesinde Türkiye’ye sinema yoluyla zarar vermek ve aleyhine bir kara propaganda yapmaktı. Bu hedeflerinde de başarılı oldular. Geceyarısı Ekspresi lekesini Türkiye hala üzerinden atabilmiş değil. Hala dünyanın çeşitli ülkelerindeki üniversitelerinde gösterimleri yapılıyor, ders konusu olarak bu film işleniyor…

BİR ANLAMSIZ SİNEMATOGRAFİK ÖZÜR…  

Filmi hikayeden uyarlayan Oliver Stone, 2004 yılında Türkiye’ye bir ziyarette bulundu. Bu ziyaretinde Stone, hikayenin çekimler esnasında fazla dramatize edildiğini itiraf etti ve özür diledi. Fakat özrünün Türkiye’ye bir faydası oldu mu? Hayır.

Hikayenin yazarı ve kahramanı Billy Hayes şu anda da New York’ta kendi yaşadığı gerçek hikayesi ile bu filmin pek alakasının olmadığı üzerine bir gösteri yapıyor. Kısacası, hala Türkiye üzerinden para kazanmakta. Hayes başka şeyler yaşamış, daha başka şeyler yazmış, başka birisi de gelmiş onu başka türlü uyarlamış ve ortaya “Yaşanmış Gerçek Bir Olaydır” diye dünyaya verilen bir kara propaganda filmi çıkmış. Madem ki 40 sene sonra hikayenin filmle alakasının olmadığını söyleyecekti ve hatta bu konuda bir sahne gösterisi hazırlayacaktı, neden filmin çekim ve piyasaya sürülme aşamalarında sustuğu ise kendisine sorulmuyor. Türkiye’ye hayran olduğunu o günlerde söylemeyen Hayes şu anda bunu açıkça ifade ediyor. Ayrıca filmde İslam kötüyle özdeşleşirken susuyordu. Ama bu günlerde yaptığı gösterisinde ezanın çok etkileyici olduğunu ifade ediyor. Billy Hayes’in Türkiye’ye maliyeti çok yüksek oldu ve  hala etkisi tam olarak geçmiş değil…

Sinema çok etkili bir sanat olduğunu son 100 senedir yaptıklarıyla zaten gösterdi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yapımlara baktığınızda sinemanın dünya düzeni üzerindeki büyük etkisini görebilirsiniz. Geceyarısı Ekspresi bize etkileri hala süren bir kabus yaşattı. Ancak biz de dünya çapına kültürel olarak etki etmek istiyorsak sanatsal faaliyetlerimizi yüksek tutmalı, insanlarda olumlu etki yapacak büyük yapıtlara imza atarak kendimizi uluslararası alanlarda göstermeliyiz.

HABERLER
- Advertisement -spot_img
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz