Çarşamba, Ağustos 4, 2021

‘Frida’nın Dünyası (Evren Gül)

Envai çeşit botanik bitki ve egzotik hayvanın yer aldığı adeta bir kitsch harikası olan Frida (Selma Hayek) ve Diego (Alfred Molina)’nun mavi evleriyle açılan film konu aldığı sanatsal içeriğe yakışır bir renklilikle başlıyor. Frida’yı sergisine götürülmek üzere evden yatağı ile taşınırken gördüğümüz sahne, ünlü ressamın geçmişe yaptığı geri dönüşle bizi o zamana kadar geçen maceranın başına götürüyor.

Latin Amerika’nın bütün tutkulu ve enerjik halini barındıran Frida, liseli ve neşeli bir genç kızdır. Politika ile ilgilenmekte, aşık olmakta ve eğlenmektedir. Ne var ki erkek arkadaşıyla bindiği trenin kaza yapması bütün yaşamını değiştirecektir. Kaza sonunda genç kızın kanlar içindeki, trenin zeminine gömülmüş vücuduna yağan toz zerreleri filmin unutulmaz sahnelerinden biridir. Bu sahne ile film barındırdığı görsel estetik niteliklerinin haberini veriyor adeta. Ressamın ameliyat sahnelerinde kullanılan kukla animasyonlarda şimdiye kadar olan seyrin büyük sürprizi. Oldukça başarılı ve ironik kullanılan bu animasyonlar filmin devamına dair görsel merakımızı da körükler nitelikte. İlerleyen dakikalarda sık sık şahit olacağımız, hayatı dramlarıyla kucaklayan, tutkusu ve neşesini kaybetmeyen Meksika halkının esrik ruhu bu sahnelerle pekişiyor. Aynı şeyi Frida’nın erkek arkadaşı tarafından terk edildiği ve kendini resme verdiği sahnede de gösterdiği tepki ile görüyoruz. Frida’nın kaza sırasında iki kaburga kemiği kırılmış, bel kemiğinde üç yerde kırık oluşmuş, metal bir çubuk bedeninin sağından girmiş vajinasından çıkmıştı. Sağ bacağında ise on bir kırık vardı ve ayağı ezilmişti. Bunca bedensel hasar karşısında terk edilmek ise gönlünü yaralamıştı. Bu şekilde, onu hayatı boyunca bırakmayacak olan resim uğraşı başlamıştı.

Frida uzun bir tedavi sürecinden sonra sonunda yürümeyi başarır. İlk işi ise devrin, ressamlığı kadar politik şöhreti de dorukta olan ünlü duvar ressamı Diego Rivera’yı ziyaret etmektir. Frida’nın kendi deyimiyle ‘Tosuncuk’ dediği Rivera’dan tek istediği onun fikrini alıp resimleri ile geçinebilecek parayı kazanmaktır. Frida’nın resimlerini çok orijinal bulan Rivera ile arkadaş olurlar. Diego onu kendi çevresine, sanatsal ve politik camialara sokar. Antonio Banderas’ın kısa bir rol aldığı bu sahneler Diego’nun bu ortamdaki konumunun tanıtıldığı ve Frida’nın lezbiyen eğilimleri ile ilk karşılaştığımız sahneler. Frida dansla beraber Latin Amerika’nın tutkulu yaşamının hayat bulduğu bu bohem dünyanın bir parçasıdır artık.

Yaptıkları politik çalışmalar ve katıldıkları eylemler ile iyice yakınlaşan çift, beklediğimiz üzere sevgili olurlar. Hemen arkasından evlenen çift için tirajı komik bir hayat başlar. Çünkü Diego’nun eski karısı çocuklarıyla bir süre onlarda kalmak zorundadır.

Frida ve Diego iki sosyalist olarak, Rivera’nın aldığı bir teklif üzerine Amerika’ya giderler. Bu gidiş yolculuğu ve Amerika macerasında kullanılan ironik animasyonlar filmin dilini daha eğlenceli kıldığı gibi Frida’nın bu dönem resimlerine de gönderme yapıyor. Gelişmekte olan Amerika’nın bu yeni dünyası ikisinide çok etkiler. Ama Frida Diego’ya göre daha gözlemcidir. Diego ise bu yeni dünyanın göz kamaştırıcılığında kendini kaybeder. Bağımsız ilişkiler yaşayan çiftin bu süreci Frida’nın eşcinsel ilişkileri ile sürer. Milyoner Rockffeller’in sahip olduğu binanın lobisini boyama teklifi alan Rivera yoğun bir tempoya girerken Frida kocasından hamile kalır. Tekrar Meksika’ya dönen çifti çalkantılı maceralar beklemektedir.

Edindikleri aktif siyasal rollerden ziyade çiftin yirmi beş yıllık ilişkisinin bir kronolojisini çıkarmayı tercih eden film, sanatçı oluşun esnek, ilkeleri zorlar nitelikleriyle karşımıza çıkıyor. Filmdeki marjinal yaşam tarzları bu durumun apaçık göstergesi niteliğinde. Yoğun feminist göndermeler içeren yapım, hitap edebileceği politik kesimleri ise tedirgin edici özelliklere sahip. Bu yoğunluklar ise toplumcu gerçekçi yaklaşımlardan çok sanatçı doğasına ve konu aldığı karakterlerin kişiliğine odaklanılmasından kaynaklanıyor

Devrimci yazar Troçki (Geoffrey Rush)’nin yaşamlarına girişiyle yeni bir ivme kazanan filmin içinde adeta ikinci bir perde başlıyor. Yaşadığı suikast tehlikesi neticesinden dolayı Rivera’nın ricası üzerine ünlü düşünür ve siyaset adamı Troçki’yi Frida, ailesinin yaşadığı eve kabul eder. Silahlı adamların koruduğu bu evde, devrin siyaset ve kültür arenasına dair de bilgi sahibi olmaktayız. Stalin ile Troçki arasındaki kutuplaşma detaylandırılmadan güruhun neşesine karışıp gider. Rivera ile kız kardeşinin arasındaki kaçamağa şahit olan Kahlo’nun kocası ile arasını düzeltmeye bu ortam yeterli değildir. Aksine Frida, Troçki ile beraber olarak Diego’ya misilleme yapar. Troçki Ailesi’nin evden ayrılmasına ve Diego’nun çok kırılmasına sebep olan bu olay tarihe bir söylenti olarak karışır. Açıkçası Troçki’nin önemini kabul eden filmin, düşünürün yaşamındaki bu detay ile kendisini hafifletmesini biraz şüphe ile karşıladığımı itiraf etmeliyim. Kapitalizmin kalbi bir ülkenin yapımcılarının da bu mesafeyi korumasını da Amerikan sinemasının bir cilvesi olarak kabul ediyorum.

Yer yer anlatımı ironik, yer yer ise dramatik bir şekilde destekleyen görsel efekt ve ağırlıklı olarak animasyonların dozunda kullanıldığı kanısındayım. Özellikle Frida’nın resimlerinin olaylarla ilişkilendirildiği sahne animasyonları filme özgü bir anlatım dili oluşturuyor. Böylece hangi olay ve bakış açısının hangi resmin üretilmesine sebep olduğunu anlayabiliyoruz. Film bu yönüyle bir rehberliği de üstleniyor. Yoğun bir görsel tasarım emeği taşıyan filme gösterilen özeni her karede görmek mümkün. Filmde, yaşamlarını estetiğe adamış insanların bu tavırlarıyla paralel giden bir görüntü yönetmenliği söz konusu. Yönetmen Julie Taymor, ister siyasi ister sosyolojik ve psikolojik, isterse sanatsal olsun birçok disiplinin ilgi alanına girebilecek bir film çıkartmayı başarıyor.

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz