Cumartesi, Eylül 25, 2021

Falih Rıfkı Atay’ın Mimarlığı ve Şehirciliği (Prof. Dr. Gürhan Tümer)

Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerinden, yazılarında Atatürk devrimlerini ve Batılılaşmayı savunan Falih Rıfkı Atay, aynı zamanda mimarlık ve şehircilik alanları ile yakından ilgilenen bir yazar. “Şehirciler ve mimarlar (…), uzmanlıkları şehircilik ve mimarlık (…) olmıyanların emirlerine veya dileklerine alet olmaktan kurtarılmalıdır” diyen, ama aynı zamanda Ankara Şehir Planı Jürisi’nde üyelik ve İmar Komisyonu’nda başkanlığı yapan bir yazar…

Hoca Hilmi Efendi ile Huriye Cemile’nin oğlu olan Falih Rıfkı Atay, 1894 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Rehber-i Tahsil Mektebi’nde tamamlamış, sonra Mercan İdadisi’ne devam etmiş, II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 yılında girdiği Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ni 1912 yılında bitirmiştir. Tanin gazetesinde, Sadaret Mektebi Kalemi’nde çalışmış, Talât Paşa’nın, Cemal Paşa’nın özel kalem müdürlüğünü yapmıştır. 1918 yılında, Necmettin Sadak, Ali Naci (Karacan) ve Kazım Şinasi ile birlikte Akşam gazetesini çıkarmış; bu gazetede yazdığı yazılarda Milli Mücadele’yi ve Mustafa Kemal’i övdüğü için Divan-ı Harbe verilmiş; İnönü Savaşı’nın kazanılması üzerine serbest bırakılmıştır. 10 Eylül 1922’de Anadolu’ya geçen Falih Rıfkı Atay, Tanin, Hakimiyet-i Milliye, Ulus ve Bedii Faik ile birlikte kurduğu Dünya gazetesinde yazdığı yazılarla Ankara Hükümeti’ni desteklemeyi sürdürmüş; 1923-1927 arasında Bolu, 1927-1950 arasında da Ankara milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapmış; 20 Mart 1971’de İstanbul’da ölmüştür. (1)
 
Yukarıdaki paragrafta sözünü ettiğim yazarın, bu yazı bağlamında önem taşıyan özelliği ise, mimarlıkla, şehircilikle çok yakından ilgilenmiş; halkı bu konularda bilgilendirmek, bilinçlendirmek için çalışmış; bu yolda, Gönül Tankut’un da vurguladığı üzere, “Bütün edebiyatını seferber etmiş; […] yüzlerce yazı yazmış” olmasıdır. (2)
 
Aşağıdaki satırlarda, Falih Rıfkı Atay’ın bu yönünü, kendi yazılarından yapacağım alıntılarla da destekleyerek, daha kapsamlı bir biçimde ele alacağım.
 
MİMARLIK MİMARLARA BIRAKILMALIDIR
Dünyadaki yapıların, büyük, çok büyük bir bölümü mimar olmayanların ürünüdür. Paris’in yakınındaki Versailles Sarayı’nın, Madrid’in yakınındaki Escurial Sarayı’nın yapım süreci içinde sırasıyla 14. Louis’nin ve 2. Felipe’nin haberi ve bilgisi olmaksızın tek bir çivi bile çakılamadığı söylenir. Dolayısıyla, o iki kralın o iki sarayın asıl mimarları olduğu ileri sürülebilir. St. Petersburg kenti ise Rus Çarı 1. Petro’nun varettiği bir kenttir.
Modernizmin habercisi olan Crystal Palace bir mimar tarafından değil, bir bahçıvan tarafından tasarlanıp inşa edilmiştir. Bu akımın öncüleri arasında yer alan Le Corbusier de, Mies van der Rohe de, Frank Lloyd Wright da akademik mimarlık eğitimi görmemiştir. Avusturyalı ressam Hundertwasser yalnızca ilginç birtakım evler yapmakla kalmamış, her isteyenin mimarlık yapabilmesini savunan bir bildiriyi, daha çok ilgi çekmek için olsa gerek, çırılçıplak soyunarak okumuştur. Bernard Rudofsky ise Mimarsız Mimarlık (Architecture Without Architect) adını taşıyan bir kitap yazmıştır. Büyük kentlerimizin çevresindeki gecekonduların mimar elinden çıktığını ileri sürmek gülünç olur.

Oysa, Falih Rıfkı Atay bu durumun kesinlikle karşısındadır ve mimarlığın, şehirciliğin birer uzmanlık alanı olduğunu, dolayısıyla da, mimarlara, şehircilere bırakılması gerektiğini 1950’lerde kaleme aldığı “Yap Yık” başlıklı yazısında şöyle ortaya koymuştur:
“Şehirciler ve mimarlar […], uzmanlıkları şehircilik ve mimarlık […] olmıyanların emirlerine veya dileklerine alet olmaktan kurtarılmalıdır […] Uzman olmadıkları için […] elektrik tesislerini çözüp bağlamağa (3) cesaret edemeyenler, bir yapı plânı, bir park plânı, bir meydan plânı ve bir mahalle plânı üzerinde çocuklar gibi oynamışlar veya oynamaktadırlar. Bütün memleketi temelden çatıya kuracak olan bizlerde bu illet, tehlikeli bulaşık hastalıklara karşı olduğu kadar savaşılarak giderilmek lazımdır.” (4)

Şu satırlar da yazarın aynı başlıklı yazısından alınmıştır:
“İki şey suç olmalıdır: Plânsız herhangi bir şey, bir ev, bir sokak, bir bahçe veya mahalle kurmak ve yapılmış plâna idareler ve belediyeler tarafından karışılmak! Keyif, vatanın bayındırma davasında ke’sinden fe’sine kadar ve kökten kaldırılmalıdır.”

Atay’ın bu konularda neden bu kadar titizlendiğini, plansız, keyfi girişimleri, idarelerin, belediyelerin işe karışmamaları gerektiğini neden özellikle vurguladığını, yazarın Çankaya adlı kitabını okuduğumuzda anlıyoruz:
“Bir imar komisyonu yapmıştık. […]. Rahmetli vali ve belediye reisi Nevzat da komisyonun âzâsı idi. Bir ecnebi mütehassısın [Jansen’in] dediklerini yapmaktan başka elinden bir şey gelmeyen belediye reisi olmaya daha ilk günü isyan etti. Açıkca muhalefet de edemeyeceği için, adet olduğu üzere devamlı bir baltalama yolu tuttu.” (5)
 
“Malatya’da dağ başında yollar yapmışım. Jansen bana şehir içinde sokak yapmayı mı öğretecek?” diyordu.

Ve bir göstermelik olmak üzere, parasının çoğunu Atatürk’ün daima geçtiği bulvarı, plan disiplininin tersine süslemek için harcıyordu. (6)
 
Afyon milletvekili rahmetli Ali bey, Bayındırlık Bakanı olduğu vakit, birinci işi, “Minaresiz kubbe kilise kubbesi demektir” diye Yargıtay toplantı salonunun kubbesini yıktırmak olmuştur. Böylece bütün ses tekniği bozulmuştur.(7)

Rahmetlinin ikinci işi: “Bu kadar boş toprak bırakılır mı?” diye daireler semtinin umumi ahengini bozarak şuraya buraya dilediği üslupta yapılar kondurmak olmuştur. (8)

Falih Rıfkı’nın Çankaya’sını okumayı sürdürdüğümüzde, “Profesör’ün” yani Jansen’in, adı geçen bürokratı, yani Nevzat Tandoğan’ı şöyle eleştirdiğini öğreniriz:
“Tuhaf zat bu valiniz, evinde iki ampulu yanmasa bir elektrikçi çağırır. Tesisata el sürmez; çünkü elektrikte ölüm vardır. Ölüm olmadığı için benim planıma durmadan karışıyor. Halbuki şehircilik, elektrik tesisatçılığından çok daha ince bir sanattır.” (9)

Kitapta anlatılan şu öykü ise daha da ilginçtir:
“Jansen şehir planını yaptığı vakit, onun bir yandan Çankaya, bir yandan telsizler istikametine doğru genişleyeceğini ve istasyon arkasının da endüstri bölgesi olacağını düşünmüştü. Şehir Çankaya yolunun etrafına alabildiğine yayıldı. Profesör bu hadiseyi kabul etmek lazım geldiğini, ancak istasyon yerini de aynı geliştirmeye uydurmak zarureti baş gösterdiğini izah etti. […] Gitmiş, Bayındırlık Bakanı’nı görmüş. Ali bey, “Ben öyle fikrinden cayan mütehassıs istemem” demesin mi?”(10)
 
İMAR İDARE HEYETİ BAŞKANI, ŞEHİRCİLİK YARIŞMASI JÜRİ ÜYESİ BİR YAZAR
Gelgelelim, aynı Falih Rıfkı, uzmanlığının mimarlık ya da şehircilik, olmamasına karşın, 1531 sayılı ve 28.05.1928 tarihli yasayla kurulan ve Jansen Planı’nı uygulamakla görevli olan Ankara İmar İdare Heyeti’nin Başkanlığı’nı, kendi deyimiyle “uzunca bir süre” yapmıştır.(11)
 
Konusu mimarlık ya da şehircilik olan pek çok gazete makalesi yazmış olan Atay, ayrıca Ankara’nın imar planı için açılan uluslararası yarışmada jüri üyesidir.
 
Atay’ın bu görevleri kabul etmekle kendi ilkelerini çiğnediği, bunun “kaderin tuhaf bir cilvesi” olduğu ve ironik bir durumun ortaya çıktığı apaçık bir gerçektir. Konuya biraz farklı bir açıdan bakan Prof. Dr. Gönül Tankut’un değerlendirmesi de, doğal olarak biraz daha farklıdır. Şöyle der Tankut:
“1929 yılı, Ankara İmar Müdürlüğü’nün ilk faaliyet yılıdır ve tüm veriler lehinde gözükmektedir. Devletin desteğiyle ve yasanın tanımladığı geniş yetkilere ek olarak, İmar İdare Heyeti’nin Başkanı da Falih Rıfkı’dır. Başkan, Ankara imarının sürekli savunucusu ve sözcüsü olan bir düşünür ve yazardır. Teknisyen olmamasına, profesyonel bilgiden yoksunluğuna rağmen, planlı imara olan inancı ile, ilk yıllar için belki en iyi seçimdir.”(12)
 
MACAR ELEKTRİKÇİ, MİMAR KOYUNOĞLU VE YAZARIN EVİ
Öte yandan, mimar Seyfi Sonad, Behçet Ünsal’la yaptığı bir söyleşide, Atay’ın Ankara’daki evinin projesini, Macar bir elektrikçiye çizdirdiğini ileri sürmüştür. (13) Oysa Metin Sözen’e göre, daha sonraki yıllarda yıkılıp, yerine Polonya Büyükelçiliği’nin binası yapılan bu evin mimarı Arif Hikmet Koyunoğlu’dur. (14)
 
ALBERT GABRIEL, FALİH RIFKI ATAY VE ŞİŞLİ CAMİSİ
Mimarlığın mimarlara bırakılması gerektiği savı, hiç kuşkusuz, yerinde, doğru bir savdır. Ancak, her konuda olduğu gibi, bu konuda da fanatik olmamak, mimarlıkla ilgili konularda, doğruları, gerçekleri, her zaman ve mutlaka, mimarların, yalnızca mimarların gördükleri; her zaman ve mutlaka, onların, yalnızca onların dile getirdikleri sanılmamalıdır.

Şişli Camisi ile ilgili söylemler, benim yukarıdaki söylemimi destekler niteliktedirler. Şöyle ki:

Yapımına 20. yüzyılın ortasında, 1945 yılının Haziran ayında başlanan bu yapı, Arkitekt dergisinde şu sözlerle tanıtılır:
“Camiin planı, klâsik Türk mimarisindedir. Duvarlar eski yığma usulde işlenmiş küfeki taşı ile yapılmıştır. Kubbe, bu duvarlara beton arme olarak oturtulmuştur. Camiin mimarisi ve planı hakkında bir çok tenkitler yapılmışsa da, bunlar esaslı bir iddiaya dayanmamaktadır.[…] Bazı kimselerin yersiz tenkitlerine mukabil, Şişli Camiini gören ve gezen bir çok yabancı sanatkâr ve mimarlar, eserin mimarına lâyık olduğunu göstermişlerdir.
Memleketimizi ve mimarimizi iyi tanıyan, fikir ve görüşlerine kıymet verdiğimiz Prof. Albert Gabriel, 24 Temmuz 1949 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, caminin mimarı hakkında aynen şunları yazmaktadır:
“Geçenlerde açılan Şişli Camii, üzerinde konuşulmaya değer bir eserdir. Bu camiinin inşaatını idare eden mimar Vasfi Egeli’yi sade bir görmüşlüğüm var, nasıl yetiştiğini bilmem. Fakat eserini bitaraf bir gözle tetkik etmek zahmetini gösterecek herkesin teslim edeceği gibi, ben de, onun usta bir mimar olduğunu söyliyebilirim. Esasen, üzerine aldığı ve iyi bir neticeye ulaştırdığı iş, onun kabiliyetlerini ortaya koymaktadır.” (15)

Şu satırlar da aynı dergideki aynı yazının devamında karşımıza çıkmaktadır:
“Bazı sanat münekkitlerinin neler söyliyeceğini gayet iyi biliyorum. Yirminci asrın ortasında camiin içine daha yeni, daha asri bir şekil bulunamaz mı idi? diyecekler. Nazari olarak bu hiç de imkansız bir şey değildir. Fakat mesela Fransa’da şimdiye kadar yapılan teşebbüsler pek iyi netice vermemiştir. Mühendis de Baudot’nun eseri olan (Montartre) [Montmartre olacak] kilisesi birbirini tutmıyan unsurların bir araya toplanmasından başka bir şey değildir. Saint-Pierre de Chaillot Kilisesi de, mimarlarının muhakkak olan kabiliyetlerine rağmen, hiç de bir şaheser gibi görünmüyor.

Bu gibi işlerde çok tecrübeli olan Profesörün mutalâalarına kıymet vermek yerindedir.

Şişli Camii hakkında bazı mimarlarımızın ve sanatkârlarımızın tenkitlerini zaman zaman işitiyor veya okuyoruz. Eseri beğenenler olduğu gibi, beğenmiyerek tenkit edenler de var! Bu gün, tamamen eskinin bir kopyası mahiyetinde eser yapılır mı? diyenlere, Prof. Gabriel’in cümleleri iyi bir cevaptır. […] Başka bir arkadaş bugün yeni bir camii inşasile vazifelendirilse, belki eserini günümüzün malzemesile meydana getirmek, planda ve mimari elemanlarda yenilikler yapmak isteyecektir. Fakat bu teşebbüs eserin ne dereceye kadar başarılı olacağını önceden bilmemize imkân verir mi? […] Vasfi Egeli’nin başarısı küçültülemez. Şişli Camii başta Egeli olmak üzere Türk sanatkârlarının başarılı bir eseridir.(16)

Tıpkı Ankara’daki Kocatepe Camisi gibi, “anakronik”, “revivalist” bir yapı olan Şişli Camisi’ne yöneltilen eleştirilerin, Arkitekt dergisinde “yersiz” olarak nitelenmesi ve bu yapının o dergide böyle kabul görmesi hayli şaşırtıcıdır. Bu durumda adı geçen derginin tutucu bir tavır sergilediği yadsınamaz.

Buna karşılık Falih Rıfkı Atay’ın 31 Aralık 1967 tarihli Dünya gazetesindeki “Pazar Konuşması” tam tersine daha doğru, daha çağdaş bir yaklaşım ortaya koymaktadır. O yazısında Atay şunları söyler:
“Bizim gericiye göre dünya durmuş, şeriat da dönmekten kalan dünyanın bir gününde donmuştur. Kımıldanamaz. Hiçbir şey değişmez. Yedinci asırda banka yoktu, herkesin gelirine göre vergi yoktu, cemiyet yoktu, dernek yoktu. Para veren tefeciydi. Tefeci profesyonel dilenciyi zenginleştirmek yerine, hayır cemiyetlerine yardım etmeyi kitabına uyduramaz. Günahtır bu. Mimariyi bile, Sinan der bir devirde durdurur, dondurur. Her türlü değişmeyi, yenileşmeyi önlemek ister. Süleymaniye’yi Ayasofya’ya benzetmez de yeni sistem minareyi füzeye benzetebilir. […] Şişli Camii yapılırken mimarına sormuştum: ‘Bizim güzel camilerimizin bir çirkinliği dış kemerleri karşı duvara bağlayan gergi demirleridir. Tekniğin bunca ileri çağında o çirkin demirleri neden yapıştırdınız?’ ‘Klâsiktir!’ demesin mi? Kopyacılığa bakın siz. Sanatın ölümü demektir kopyacılık! Üstelik, Şişli Camii betonarme olduğu için gergi demirleri püsküllü uydurmaydı.” (17)
 
“FALİH RIFKI BİZİM ÇOK ALEYHİMİZDE ÇALIŞTI. YABANCILARI TASVİP EDİYORDU.”
1920’lerin sonlarında, ama asıl 1930’larda, çoğunluğu Alman ve Avusturyalı olan ve Hitler’den kaçan çok sayıda mimar ve şehirci Türkiye’ye göç etmiştir. O yıllarda, bu yabancıların ülkemizde çalışmaları, devletin içinde, önemli konumlarda bulunan Türk bürokratlar tarafından desteklenmiştir. Ancak, bunların kimileri, desteğin de ötesine geçmişler, Türk mimarları küçümser, yabancı mimarları ise kayırır olmuşlardır.

Abidin Mortaş’a ve Zeki Sayar’a bakılırsa, Falih Rıfkı da o tür bürokratlardandır. Mortaş, oldukça ağır bir dille kaleme aldığı bir yazısında bu konuyla ilgili olarak şunları söyler:
“Falih Rıfkı Atay, 21 Şubat 1944 tarihli Ulus’ta neşrettiği bir İstanbul mektubunda, yersiz bir öküz hikayesi anlattıktan sonra, Türk mimarlarının aleyhinde bulundu.

Muharrir, hikayesile, proje müsabakalarında hakemlik edenleri saf ve cahil köylülere benzettikten sonra bir binanın yalnız ecnebi mecmuaların ilhamile yapılan şatafatlı cephe resimlerinden olmıyan ve (bin çeşit teknik bilgiye ihtiyaç gösteren nazik bir cihaz) olduğunu hatırlatmak suretile mimari dersler veriyor. Proje müsabakalarında (biraz da kuru milliyetçilik demagojisi) araya girdiğini yazan muharrir netice itibarile ve dolayısıyle büyük yapılar kuran tecrübeli bir ecnebi sanatkarı tavsiye ediyor.

Falih Rıfkı Atay binadan ve mimariden anlamadığı için bir taraftan tecrübeli sanatkârının kötü eserleriyle övüne dursun; diğer taraftan beynelmilel kıymette mimarlar Ankara’yı gezdiği zaman Devlet Demir Yolları Umumî İdare binasını Ankara’nın mimari bakımdan en değerli eseri olarak vasıflandırıyor ve bu binanın genç bir Türk mimarının eseri olduğunu öğrenince taktir ve hayranlıkları bir kat daha artıyor.[…]

Biz kuru milliyetçilik demogojisi yapmıyoruz. Bu memlekette, bütün ecnebi eserlere, anlamadan körü körüne tapmanın hatalı olduğunu, yetişmiş bir Türk zümresinin iyi eserlerile iftihar etmek icap ettiğini haklı olarak iddia ediyoruz. Muharrir bütün bu dertlerin iç yüzünü tetkik etmeden yazı yazmasın. […]

Memlekette kendisine mevki yapmış bir Türk muharririnden, daha doğru görüşlü yazılar beklemek hakkımızdır.” (18)
 
Falih Rıfkı, 14 Eylül 1938 tarihli Ulus gazetesinde Türk mimarlarını, “işin detayını bilmeyen efkârı umumiye karşısında hodbin [kibirli, bencil] ve zayıf gösteren” bir yazı yayımlamıştır. Bu yazıya karşı da mimar Şevki Balmumcu, bir başka gazetede, Kurun’da bir makale yazmıştır ve orada şöyle demiştir:
“Falih Rıfkı Atay’ın son yazısını gördük. Edebi kıymetini taktir ettiğimiz sanatkârın mimariye karşı beslediği derin alâka, ekseriya yerli sanatkârı hırpalamak heves ve arzusunda tecelli eder. Son yazısı da – bundan evvelkilere nisbetle – hayli hafif olmakla beraber, bu tecellinin bir misâlidir.”(19)
 
Atay’ın 6 Ağustos 1939 tarihli Ulus gazetesinde çıkan bir makalesinde, birlikte seyahat ettiği bir Avrupalı şehircinin Sübhan Köyü’ndeki kerpiç evlerin iklimle ilişkilerini, pencereleriyle ilgili değerlendirmelerini doğru bulduğunu belirtmesi üzerine yazdığı bir yazıda ona şöyle seslenmiştir:
“Hep Avrupalı mimarlar, Avrupalı şehircilerin laflarında büyük keramet aramak merakından kurtulup, bir memleket mimarlarının konuşmalarını da dinlemiş olsaydı, şehirci mimarın herhalde ağzından çıkanları […] yanlış anlamış bulunmazdı.”(20)

Falih Rıfkı’nın, ağırlığını yabancı mimarlardan yana koymasının, Türk mimarları çok öfkelendirdiği, gösterdikleri tepkinin şiddetinden ve yayımlanan karşı yazıların miktarından anlaşılmaktadır.

İşte bir örnek daha: Bir başka Türk mimarın, ama yabancı bir ülkede yaşamayı seçmiş olan bir Türk mimarın, Seyfi Sonad’ın sözleri:
“Nallıhan’ın fes rengi taşıyla yaptığım Halkevi binasının açılış törenindeyiz. Falih Rıfkı da hazır bulunuyor; ona dedim ki Holsmeister gibi bize de imkan verseydiniz ne olurdu? Onun 500 liraya yaptırdığı doğramayı, ben burada 5 liraya çıkarmak zorundaydım. Benim için sürpriz bu. Ne şartla çalıştığımızın farkında değilsiniz. Hep bizim mimarları tenkit edersiniz. İhtisasa hürmet etmeliyiz dersiniz […] herkese verir talkımı kendi yutar salkımı.” (21)
 
Zeki Sayar ise, yıllar sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Falih Rıfkı bizim çok aleyhimizde çalıştı. Yabancıları tasvip ediyordu” demekten kendini alamamıştır.(22)
 
DAHA BAŞKA POLEMİKLER
Buraya kadar yaptığım alıntılardan anlaşıldığı üzere, bir zamanlar, mimar olmayanların mimari konulara karışmamaları gerektiğini ileri süren, ancak daha sonraları bu sorunları yazılarında ele alan, tartışan, eleştiren Falih Rıfkı Atay’la mimarlar arasındaki polemiğin dozu o yıllarda epeyce yüksektir. İşte bunun böyle olduğunu kanıtlayan, atışmaların neredeyse hakaret düzeyine varabildiğini ortaya koyan iki somut örnek daha:

Behçet Ünsal, yazarın 6 Ağustos1939 tarihli Ulus gazetesinde çıkan ve iklimle binaların yönlendirilmesinden sözeden makalesine karşı kaleme aldığı yazısına şöyle başlar:
“Falih Rıfkı Atay seyahat notları ve siyasi makalelerinin ardı gelince bazı bazı heykelden, resimden ve mimarlıktan konuşmaya başlar. Ulus’ta çıkan bu son yazısını da böyle bir yorgunluk sonunda yazdığını tahmin etmek güç değildir.

Bazı fırsatlarla gördüğü proje ve binalarla yine aynı tarzda işittiği bir çok mimarlık meselelerini birbirine karıştırmış veya yanlış kavramış olduğu kadar bazı noktalarda da hakikati hatırlayabilmiştir.[…]

Atay yazısına oryantasyon meselesi ile başlıyor, bu meselenin sakat ve yanlış bir biçimde tatbik edildiğini, hatta gaflet bile edildiğini ilâve ederek misâl olarak Ankara’da büyük bir yapımızda büroların güneş cihetinde sabahtan akşama kadar kavrulduğunu yazıyor. Buna mukabil diğer büyük bir binamızda meselenin nasıl halledilmiş olduğunu işaret ederek: Binanın projesi üzerinde mesul makam düşüncelerini söylerken mimar yine ön cephenin koridora hasredildiği, çalışma odalarının avlu üzerine alındığını bu vaziyette daima tenkid edileceklerine nazarı dikkati çekiyor.

Falih Rıfkı Atay’ın bu bapta ancak kulaktan dolma malûmat sahibi olduğu meydandadır. Meseleyi mevzubahse saik olan yukarıda işaret ettiğimiz otoritenin ve mimarın proje üzerindeki konuşmalarını duymuş olmasıdır.(23)

23.10.1944 tarihli Ulus gazetesinde çıkan “Pazar Konuşması” yazısında Falih Rıfkı Atay, zelzele bölgelerinden birinde inşa edilen bir memur evinde mutfaktan doğrudan doğruya helâya girildiğini duyduğundan bahsederek mimarlarımızda sağlık ve temizlik zihniyeti bulunmadığından şikayet etmektedir.”(24)

Aynı yazının devamından, aslı olmadığı söylenen bu suçlamanın mimarlar arasında büyük bir tepkiye neden olduğunu anlıyoruz:
“Nafia Vekâleti’nin ilgili makamları nezdinde yaptığımız tetkike göre hiçbir Y. Mimar tarafından doğrudan doğruya mutfaktan helâya girilir şekilde bir proje tanzim edilmemiş olduğu gibi, hiçbir Y. Mimar tarafından da bu tarzda bir bina inşa edilmemiştir. Bu itibarla yanlış ve asılsız malûmata dayanan bu tenkit ve şikayetin tamamen haksız ve yersiz olduğunu bildirirken Falih Rıfkı Atay gibi tanınmış yazarlarımızdan memleketin bir meslek erbabını top yekûn tenkit eden yazılarını daha esaslı ve doğru bilgilere istinat ettirmelerini bekleriz.” (25)
 
FALİH RIFKI VE JANSEN PLANI
Yukarıdaki alıntılardan da anlaşıldığı üzere, Falih Rıfkı yazdığı gazete makalelerinde, mimarlığa tek bina düzeyinde yer vermiş, birtakım ayrıntılara inmiş ve onlarla ilgili düşüncelerini dile getirmiştir. Ama hem ilgi alanı hem de görevi, konumu gereği Ankara’nın imarına ilişkin konular onun için çok büyük önem taşımaktadır. Bu, Çankaya kitabının “Bir Şehir Yapmak” başlıklı bölümünün hemen hemen bütününü o konuya ayırmasından da bellidir.
 
Falih Rıfkı’ya göre uluslararası bir yarışmayla elde edilen ve kendisinin de jürisinde yer aldığı imar planı kağıt üzerinde başarılı bir plandır. Uygulama sözkonusu olduğunda ise aynı şeyin ileri sürülmesi pek olanaklı görünmemektedir.

Yazara göre spekülasyon sorunu çözülememiştir. Atay bu durumu şöyle yakınarak dile getirir:
Yansen plânının ve umumiyetle plân disiplinciliğinin spekülasyoncular ve keyifçiler elinde iflas etmesine yandığım kadar hiçbir şeye yanmam. (26)
 
Başarısız olunan bir başka alan da, yine Falih Rıfkı’ya göre, daha sonraları gecekondu olarak nitelenecek bölgelerle ilgilidir:
Şehir plânında evsiz fakirlere verilmek üzere bir ucuz arsalar bölgesi ayrılmıştır. Bu arsalar her isteyene parasız da verilebilecek, fakat yapılanlar ufak kulübeler de olsa bir mühendisin kontrolü altında bulunacaktı. Tam merkezde mektep, çarşı ve dispanser gibi umumi tesisler için bir yer ayrılacaktı. Belediye bu vazifesini de bir yana bıraktı. Dışardan gelenler Ankara Kalesi tarafındaki sırtlarda ilk gecekonduları tecrübe ettiler. İmar Komisyonu yıkılma kararı verdi, vilayet ve belediye aldırış bile etmedi. Türkiye’de gecekondu faciası, işte o zamanlar Ankara Belediyesi’nin imar plâncılığını bu türlü baltalamasıyla aldı yürüdü. (27)

Plânlı imara ve doğrudan doğruya imara karşı yalnız Atatürk anlayış göstermiştir. Hükümetler, hayır! (28)

Yazarın sözünü edegeldiğim Çankaya adlı kitabında yer alan şu satırlar ise hayli düşündürücüdür:
Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemal, şapka ve Latin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir plânını tatbik edebilecek kuvvette bir idare kuramamıştı. (29)

NOTLAR
 
1. 2001, Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, cilt:I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, ss.116, 117.

2. Tankut, Gönül, 1993, Bir Başketin İmarı, Anahtar Kitaplar, İstanbul, s.255.

3. Bütün alıntılarda özgün üslûp ve yazım biçimi aynen korunmuştur.

4. Atay, Falih Rıfkı, 1945, “Bayındırma ve Yerleştirme Plânlarımız”, Ulus Gazetesi’nden aktarılmıştır, Mimarlık, sayı:1/1945, ss.21-35.

5. Atay, Falih Rıfkı, (tarih yok), Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, s.490.

6. Atay, tarih yok, s.492.

7. Atay, tarih yok, s.491.

8. Atay, tarih yok, s.491.

9. Atay, tarih yok, s.493.

10. Atay, tarih yok, s.492.

11. Tankut, 1993, s.95.

12. Tankut, 1993, s.73.

13. 1977, Arkitekt, s.161.

14. Sözen, Metin, 1984, Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, s.40.

15. Arkitekt, sayı:261-262, s.172, 173,176.

16. Arkitekt, sayı: 261- 262, s.177.

17. Özer, Bülent, 1993, Yorumlar – Kültür Sanat Mimarlık, Yapı Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul, s.7.

18. Arkitekt, sayı:145-146, s.48.

19. Tümer, Gürhan, 1998, Cumhuriyet Dönemi’nde Yabancı Mimarlar Sorunu, Mimarlar Odası İzmir Şubesi Yayınları, İzmir, s.18.

20. Tümer, 1998, s.18.

21. Arkitekt, 1977, s.161.

22. Tümer, 1998, s.16.

23. Ünsal, Behçet, 1939, “İklim ve Yapı Dertleri”, Arkitekt, s.181.

24. Mimarlık, sayı:5, s.28.

25. Mimarlık, sayı:5, s.28.

26. Atay, tarih yok, s.487.

27. Atay, tarih yok, s.493.

28. Atay, tarih yok, s.495.

29. Atay, tarih yok, s.495.

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz