Kapat

Estetik Yönleriyle Müzik (Prof. Cevad Memduh Altar)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Estetik Yönleriyle Müzik (Prof. Cevad Memduh Altar)

Büyük bir müzik eserinin, uygulanış süreci içinde, aydın bir kafayı, durmadan değişen, daha çok ruhsal bir düşün ve yorum aşamasına itmesi, bu sanatın, tüm sanatlardan farklı olarak, dinamik ve sembolik bir özelliğe sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. O halde “müzik sanatı nasıl bir sanattır?” yorumunu, estetik bir araştırmaya bağlamak gerekiyor.

Müziğin hasıl bir sanat olduğunu düşünmek, ister istemez duygusal olduğu kadar, akılsal da olan bazı yorumlara yol açıyor; ve bu yorumların tam benzerleriyle, öteki sanat dallarında pek o kadar karşılaşılmıyor.

Müzik sanatı, kendine özgü (sui generis) bir oluşum-gelişim süreci içinde hayata gözlerini açar, çünkü müziğin bir Yapıcıya, bir Uygulayıcıya, bir Dinleyiciye, bir de Eleştiriciye gereksinimi var. Bu böyle olunca da görülüyor ki, fazlalık, Yapıcı-Uygulayıcı ilişkisinde. Ve müziği yapan, yaptığını çoğunlukla dinleyiciye kendisi iletemiyor, bir aracıya bağlanıyor ki, biz de bu aracıyı yerine göre “sanatçı”, “virtüoz”, “okuyucu” türünden terimlerle niteliyoruz. O halde müzik sanatına hayat vermede, öteki sanat dallarına karşıt anlamda bir gerçek var; yani: “Yapıcı-Uygulayıcı-Dinleyici-Eleştirici”den oluşan dörtlü bir çabanın ortak katkısı, apaçık görünen bir gerçek. Hattâ eleştiriyi bir meslek dalı olmaktan çıkarıp, bu çok önemli ve uyarıcı görevi Uygulayıcıya ya da Dinleyiciye yüklemek de olanaksız; çünkü müzik sanatına katkısı olan faktörlerin, kendi ortamlarındaki uzmanlaşma çabaları yanında eleştiri, hele günümüzde, bağımsız bir meslek dalı olma niteliğini başarıyla kanıtlıyor ve müzik sanatına özgü Eleştirici, öteki sanat dallarının eleştiricileri arasındaki yerini eşit hak ve düzeyde almış oluyor; böylesine bir sonuç, aşağı yukarı iki yüz yıla yaklaşan evrimsel bir çabanın verimi oluyor.

İşte bu noktada, istesek de istemesek de, müzik sanatına da yöneltilecek olan “Güzel!” yargısının, yani estetik bir yargının niceliği ve niteliği üstünde durmamız, düşünmemiz gerekiyor. O halde “güzel” sözcüğünü estetik bir terim olarak değerlendirebilmenin uyacağı prosedür nedir? İşte böylesine bir sorun karşısında, her şeyden önce, büyük filozof Immanuel Kant’a (1724-1804) yönelip, bu akılcı insanın, “Güzellik Yargısı”nı nasıl yorumladığını kısaca incelemek gerek.

Kant’a göre, güzelin ve güzelliğin vereceği heyecanı, bir anda ve düşünmeden oluşturuvermişsek, o yargı “a priori” yargıdır, yani Kant’a göre, herhangi bir ön hazırlıktan beslenen bir bilgiye, deneye ve bulguya dayanmadan ve deneyi ancak yargının verildiği anda kendisiyle birlikte getiren yargı, “a priori” yargıdır. Gene Kant’a göre, önceden yapılmış bir hazırlığa, deneye, bilgiye ve bulguya dayanarak ve düşün potansiyelinden de gereğince yararlanarak oluşan bir yargı ise,“a posteriori” yargıdır.

Bunlardan ilki, “a priori” olanı, sanat zevk ve heyecanlarımız karşısında aniden oluşturduğumuz yargıyı niteler; bunlar duygusal ya da artistik gücümüzün zamanla ulaştığı üstünlük düzeyi ile orantılı olarak ansızın sonuç veren yargılarımızdır. İkinci türe giren “a posteriori” yargılarımızda ise, önceki deneylerimizden, bulgularımızdan, bilgilerimizden yararlanarak ve enine boyuna düşünerek verdiğimiz yargılardır ki, bu tür yargılarda, duygudan çok aklın payı büyüktür. Bu böyle olunca, Kant’a göre, sanat değerleri karşısındaki “a priori” yargılarımız, artistik, yani daha çok duygusal davranışlarımızdan beslenen artistik yargılarımızdır; “a posteriori” yargılar ise, çoğunlukla araştırmalarımıza dayanan bilimsel yargılardır; kurallaşmış, yasalaşmış, değişmezlik niteliğini kazanmış ve bir tür yöntemleşmiş yargılarımızdır bunlar.

Burada konumuz, sanatın ani heyecanından ansızın doğan (a priori) yargılarımıza yöneliktir ve bu yolda verilen yargıların, daha ileri düzeylere ulaşabilme yolundaki çabalarımızın nitelik ve nitelikleridir. Şimdi böylesine bir çabayı özellikle müzik satarına yönelerek değerlendirebilmenin yolunu arayalım:

Şunu kesinlikle bilmemiz gerekir ki, güzelliğin nedenini araştıran estetik, hiçbir zaman bağlayıcı, kesin ve değişmezlik niteliğini kazanmış bir bilim dalı değildir ve olamaz da. Onun belki de kural ya da yasa diye niteleyebileceğimiz tek yönü, duyarlı olarak, hattâ bir bakıma aklın da katkısıyla ulaşabileceğimizyargılama düzeyimizin sürekli gelişimi, yani yerinde durmazlığıdır. Ve bunun aksi ise, estetik oluşum ve gelişimde duraklama, yani haz ve zevk yeteneğimizin donmuşluğu, hattâ gerilemesidir ki, bu hal, insanı ancak kısır ve verimsiz yargılara iter.

Kültür tarihine mal olmuş, örneğin Itrî gibi, Mozart ya da Beethoven gibi üstatların oluşturdukları büyük boyutlu eserleri dikkat ve ilgiyle dinledikten sonra, bizleri duygulandıran nedenleri araştıracak olursak, bu nedenlerin hemen çoğunu, aynı çabayı gösteren başkalarıyla da paylaştığımız açıkça görülüyor. Yalnız şurasını kesinlikle unutmamak gerekir ki, bireysel karakterler arasındaki akla hayale gelmedik farklılıklar ve sınırlılıklar, büyük çoğunluğun uyabileceği, genel bir estetiğin oluşumuna da imkân vermez, çünkü “a priori” estetiğin bilimselleşip kesinleşmesi olanaksızdır. Belki işin en önemli, hattâ en ilginç yönü de budur.

Böylesine bir gerçeği, sanatlarında olağanüstü yüceliğe ulaşmış büyük bestecilerin bireyler tarafından değerlendirilebilmelerindeki ayrılıklar bile, açıkça kanıtlamaya yetecek niteliktedir. Onun için müzik estetiği açısından sadece şöyle bir yargıya varılabilir: “İnsanlığın büyük çaptaki eserlerini, ancak gereğince anlayabilme yolunda elde edilecek bilinçli bir ilişkiyle kavrayıp yorumlayabilmek mümkündür”. Mümkündür ama, bu tür yorumların da estetik yargı oluşturma yolunda dogmaya dönüşmeden oluşması şarttır! Çünkü müzik, insanlık tarihinde, müzik estetiğinden önce de vardı ve bundan dolayı da, müziğin estetiğe değil, estetiğin müziğe yardımcı olması gereklidir. Nitekim insanlığın kültür tarihi, estetik düşünce ve davranışların, müzik sanatına ne oranda yardımcı olduklarını kanıtlayan sayısız örnekler vermektedir.

Şimdi de bunlardan birkaçını ele alalım: Büyük düşünür Pitagoras (M.Ö. 584-504) ile başlayan bilim anlayışına göre, zamanla yedi koldan oluşan kültürün altıncı kolu müziktir; yani bu yedi kol, önem derecesine göre, şöylece sıralanmıştır: 1) Gramer, 2) Retorik, 3) Mantık, 4) Aritmetik, 5) Geometri, 6) Müzik, 7) Astronomi. Bu sıralama, zamanla değişip daha başka sınıflamalara da dönüşmüştür; ama müzik sanatı bu tür sıralamalarda da gene yerini almış ve heyecan verme gücünden hiçbir şey kaybetmemiştir.

Bakalım 18. yüzyılın tanınmış Alman kadın şairi Bettina von Arnim (Brentano) (1785-1859), müzik sanatının en büyük dahisi olarak niteleyebileceğimLudwig van Beethoven (1770-1827) için ne diyor şimdi onu dinleyelim:

Bilindiği gibi şair Bettina Brentano, zamanının büyük edibi, düşünürü Goethe’ye (1749-1832) âşıktı, delicesine bağlıydı. Ama 1810 yılında, sırfBeethoven’la tanışmak için Viyana’ya gidip onu tanıdıktan sonra, bilgisini, kültürünü, aşkını, kısacası her şeyini, ama her şeyini borçlu olduğu Goethe’yi bile unutmuştu. Bettina bu konuda Goethe’ye yazdığı uzun bir mektupta kısaca şöyle diyordu: “…Sana şimdi anlatmak istediğim insanı görür görmez, tüm dünyayı unuttum, o an aklıma geldikçe dünya da benden uzaklaşıyor… Ayaklarımın ucunda biten ufkum, beni kubbesiyle örterken, kendimi senin yarattığın bir ışık denizinde buluyorum ve mutlu bir coşkunluk içinde sana doğru uçuyorum. Sana burada anlatmak istediğim Beethoven’dir ki, onun yanında seni de unuttum; evet belki de bütün bunların içyüzünü anlayabilecek güçten yoksunum, ama onun, insana özgü yüceliğin kat kat üstünde olduğunu söylersem ve acaba ona yetişebilir miyiz? dersem,… yanılmamış olurum… Yalnız o, kafasındaki güçlü ve yüce sorun en ileri evrime ulaşıncaya kadar yaşasın, evet o, en son amaca varsın ki, bizleri gerçek mutluluğa bir adım daha yaklaştıracak olan tanrısal bir bilimin anahtarını elimize versin…”.

Şimdi de Goethe’yi dinleyelim; Goethe de sevgilinin bu vefasızlığı karşısında üzülüyor, sarsılıyor, ama ruhunu saran estetik heyecanla, gene de şu gerçeği açıklamaktan kendini alamıyor ve şöyle diyor: “…Şüphesiz benden çok daha üstün bir anlayışa ve sağgörüye sahip olan Beethoven’a bir şey öğretebilmeyi düşünmek cinayettir; çünkü onun yolunu, kendi dehası aydınlatıp, ona bir şimşek gibi ışık verirken, karanlıkta kalan bizler, daha günün nereden doğacağını bilemiyoruz… Kısacası,… her istediğinde başarılı olurken, her yararlı şey sende mutlu bir zevk yaratırken, bu halin, senin, hattâ dostlarının arasında sayılmamın yararını çok iyi bilen benim için de sonsuza dek sürüp gitmesini istemekten başka elden ne gelir…O halde, yerini ne kadar değiştirsen, çevrendeki şeyler ne kadar değişip güzelleşseler de, beni o her zamanki büyük sevginle unutma…”.

Acaba şair Bettina’nın Beethoven’e ve sanatına olan bağlılığı, müzik sanatının hangi tür anlatım potansiyelinden besleniyor? Yani müzik sanatına özgü anlatım esprisine yönelik olarak autonomie estetiğinden mi, yoksa hétéronomie estetiğinden mi güç alıyor? Bunu bilemiyoruz; çünkü şairin mektubunda Beethoven müziğinin açıklamak istediği anlam yönünden herhangi bir yorum yok; ve düşünceler sadece Beethoven’in kişiliğine yönelik. Şairin, Beethoven sanatına yalnız autonomie estetiğinin egemen olduğuna inanması, yani müziğin, müzik sanatı dışında bir olaya, bir düşünce ya da felsefeye bağlanamayacağı seçeneğini benimseyerek, müzikte, müzik dışında bir şeyin var olabileceği görüşünü kabul etmemesi, Beethoven sanatını, autonomie estetiği anlayışına bağlamasını gerektiriyor. Bunun aksi ise hétéronomie estetiğidir ki, bu takdirde, müzik sanatına özgü anlatım potansiyelinin, müzik dışı düşünce, olay ya da felsefeye bağlanarak yorumlanması gerekmektedir. Örneğin Beethoven’in en son eseri olan 9. Senfoni’de, filozof Platon’un (M.Ö. 427-347) “Devlet” adlı eserindeki felsefeyi, müzik sanatının aracılığıyla dile getirmeyi prensip olarak benimsemesi, heteronomie (Fransızcası hétérogène) estetiğine yönelik bir yaratma ideolojisini açıklar. Onun içindir ki, Rönesans’tan bu yana hemen tümüyle hétéronomie estetiğine bağlı olarak gelişimini sürdürmekte olan çağdaş besteciliğin, geniş bir kültürden beslenmesi ve bestecilerin, tarihi, felsefeyi, sosyolojiyi tüm yönleriyle yakından bilmesi gereklidir. Ne var ki şair Bettina, mektubunda, Beethoven’in bu yönüne de değinmiyor, sadece Beethoven’in kişiliğini, estetik bir hazzın yorumuna bağlıyor.

Beethoven çapında büyük bir müzik yaratıcısının ise, müzik sanatına yönelik yorumunun daha çok autonomie estetiğinden güç alıyormuş gibi görünmesi, yani müziği, kendine özgü simgesel anlatım esprisinden gelen bir yoruma bağlaması, sanatçının her şeyden önce bir senfoni üstadı olarak evrimini sürdürmüş olduğunu kanıtlamaktadır. Nitekim şair Bettina von Arnim de, Goethe’ye yazdığı mektupta, büyük bestecinin müzik üzerine kendisine şu sözleri söylemiş olduğunu bildiriyor: “…Müzik, akılsal yaşamdan ruhsal yaşama geçişte, en yüce bir aracıdır… Melodi, şiirin duygusal yaşamıdır. Bir şiirin, düşünden beslenen özü, melodinin yardımıyla daha da duyulur bir aşamaya erişmez mi?… Goethe’ye benden anlatınız ve ona benim senfonilerimi dinlemesini söyleyiniz… Müzik sanatı, insanı yüce bir erişime götüren ruhsal bir geçit olduğu için, Goethe bana hak verecektir… Müziği, özüyle kavrayabilmek, ancak ruhun ritminden yararlanmakla mümkündür. İşte bu öz, insana seziş verir… Ruh, duygusal besinini bu özden elde etme yolunda geliştikçe, onunla mutlu bir ilişki kurma yolunda da evrimini sürdürür… İnsan, kendini, müziğin açıklanabilmesi olanaksız yasalarına kaptırmakla ruhunu eğitir ve böylece müziksel gerçeğin fışkırıp akabilmesi olanağını sağlamış olur…”.

Müzik estetiği üstünde, özellikle 19. yüzyıl başlarından bu yana, çok söz söylenmiş ve yazılmıştır. Batıda çağdaş düşünce anlayışının, müzik sanatının yorumuna yönelik filozofları, şairleri, bestecileri ve yazarları arasında şüphesiz en başta pesimist filozof Arthur Schopenhauer (1788-1860) gelmektedir. Kendisini yalnız sanatın ve özellikle müziğin mutlu kıldığını söyleyen bu karamsar filozof, bizlere müzik için ne diyor; şimdi onu dinleyelim: “…Müziğin ne olduğunu çok düşündüm ve sizlere, her şeyden önce bu sanatın zevkine varabilmenizi öneririm. İnsanı, bu sanat kadar hiçbir sanat, doğrudan doğruya, derinden derine etkileyemez. Çünkü öteki sanatların hiçbiri, dünyanın gerçek yönünü insana onun kadar derinden ve doğrudan tanıtamaz. Ulu, dolgun ve güzel bir müziği dinlemek, aynı zamanda ruhu arıtır: kişi mizacından gelen pürüzleri, küçüklükleri giderir ve kişiyi, ruhsal yaşamın en yüce doruğuna ulaştırır;büyük bir müziği dinlerken, kişi, gerçek değerin bütünüyle ne olduğunu iyice anlar, hattâ daha çok nelerin değer sayılması gerekeceğinin farkına varır… Şurasını da unutmamalıdır ki, sanatları gereği gibi anlayıp kavrayabilme yeteneği, en çok kültürle güçlendirilebilir; çünkü sanatın amacını ve neye yönelik olduğunu anlayabilmek de, her şeyden önce, ona yaklaşabilmiş olmanın bilincine varmakla mümkündür. Onun içindir ki, müzik sanatı da pek çok bilgiyi gerektirir. Şöyle ki: zamanla ve ruhu sürekli bir çalışma aşaması içinde tutmakla, sayısı çok olan ve çeşitlilik içinde oluşan seslerin tümünü aynı oranda kavramak ve onların birbiri ardından çabucak akışlarıyla bağlantı kurabilmek mümkündür. Eğer bir kimse, ‘bu bir sürü rengârenk müziğin bence hiçbir değeri yok, bana yalnız dans müziği, ya da gitar eşliğinde şarkı dinlemek yeter’ derse, bu davranış sadece kültür yoksunluğundan başka bir şey değildir. Bu alandaki kültürün ve bu alanda elde edilebilecek zevkin, insan için düşünülebilen fırsatların en güzeli olduğuna inanınız. Müzik gibi düzeltici, iyilik getirici bir sanatın gereğince anlaşılabilmesi için, onu dinlemeniz, hattâ uygulamanız her bakımdan öneriye değer bir nitelik taşır. Kendini bilgiye veren kişi, aklını ve ruhunu tümüyle yücelten kişidir… Dünyaya tat veren sanatsever, kendini mutlu kılan her işte yaratıcıdır; ruhsal ve düşünsel mutlulukların en yücesini anlayabilmenin çabasındadır…”.

Şimdi biraz da Doğuyu ele alalım: Şirazlı Gülistan yazarı şair Sadi’nin (1193-1291) müzik sanatı karşısındaki estetik anlayışı, tümüyle dinleyicinin -filozof Schopenhauer’in de üstünde durduğu gibi- kültürel yeteneği ile ruhsal duyarlılık gücüne yöneliktir. Nitekim şair Sadi, kendisine “Müzik nasıl bir sanattır?” diye yöneltilen bir soruyu, şöyle cevaplandırır: “Müziğin ne olduğunu mu bana soruyorsun kardeşim! Bana dinleyeni göster de, sana müziğin ne olduğunu söyleyeyim!”.

Biraz da Hindistan’ın büyük şairi Rabindranath Tagore’a (1861-1941) dönelim ve onun, hétéronomie ve hatt autonomie estetiklerine eşsiz bir örnek olarak kaleme aldığı, Hint musikisi ile Batı müziği üstündeki yorumunu dinleyerek araştırmamızı, az çok belirli bir yargıya bağlamaya çalışalım; Tagore da şöyle diyor: “Batı müziğinin ruhuna inebildiğimi sanmam, ama onu, dış görünüşüyle olsun anlayabilme yolunda öğrendiğim zararsız şeyler bile beni tüm gücüyle bu müziğe bağladı… Burada açıklamak istediğim etken, çeşitlilik içinde dolup taşan bir görüntü, yaşam denizinin bitmez tükenmez gölge-ışık belirtileri arasında, sonsuz bir hareketle inip çıkan dalgaların müziği. Bütün bunların yanında, karşıt bir görüş de var. Dümdüz bir dünyanın, masmavi ve sessiz bir göğün görünüşü, uzak ufuklarda tüm sessizliğiyle sonsuzluğu simgeleyen bir halin görünüşü. Başkaları ne derse desin, amacımı tam olarak anlatamasam bile, gene de söyleyeceğim şey şudur: Ne zaman Batı müziğinin etkisi altında kalırsam, kendi kendime hep şöyle derim: Bu müzik, romantik bir müzik, bu sanatta, ölümlü yaşamın ta kendisi müzik olmuş… Bizim nağmelerimiz, yıldızlı göklere ve günün ilk ışığına ses katan, bulutların koyu gölgesine sığınan, gökleri karartan acıdan, ormanlara sızan baharın, tam bir içe yönelişle yansıttığı sessiz neşesinden söz eden bir müziktir”.

Tagore, bu sözleriyle bizlere müzik içi ve müzik dışı esinlenişlerle oluşan, autonomie ve hétéronomie estetiklerinin âdeta ortak bileşimine önemli bir örnek vermişe benziyor. Burada Tagore, iki ayrı dünyanın, Avrupa ve Hindistan’ın müziklerine özgü sezişlerini, kâh autonomie estetiğinin, kendi prensibine bağlı düzeni içinde, kâh hétéronomie estetiğinin, müzik dışı etkilenişlere yönelik yorum potansiyelinde açıklıyor. Bana göre Tagore’un bu yorumu, tüm dogmalara karşıt ve alabildiğine özgür bir duygulanış olmanın niteliğini taşıyor. Ne yapalım ki, Rabindranath Tagore’un özgürce yorumu da bu!

(Cevad Memduh ALTAR’ın, 139 sayılı ve Haziran 1979 tarihli Bilim ve Teknik dergisinde çıkan yazısı.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir