Kapat

Erzurumlu Mutasavvıf Halk Şairi Zikri (Doç. Dr. Dilaver Düzgün)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Erzurumlu Mutasavvıf Halk Şairi Zikri (Doç. Dr. Dilaver Düzgün)

GİRİŞ

A. Yazılı Kaynaklarda Zikrî

XIX. yüzyılın son çeyreği ile XX. yüzyılın ilk yarısında Erzurum’da yaşamış olan ve halk arasında şiirlerine sık- ça rastlanan mutasavvıf halk şairi Zikrî hakkında yazılı kaynaklarda yeterli bilgi yoktur.

Zikrî’nin adına rastlanan en eski yayın, 1946 yılında neşredilen Erzurum Halkevi dergisidir. Bu dergide 1946 yılının Şubat ayı ortalarında Erzurum Halkevi’nin düzenlediği Erzurum Şairleri Gecesi’nden bahsedilmekte ve bu programda Necati Öner’in Zikrî (Abdulgani)’ye ait bir şiiri okuduğu belirtilmektedir. (Erzurum Şairleri Gecesi, 1946: 57-58)

H. Basri Erk’in 1947 yılında yayımladığı Erzurumlu Bilginler adlı eserin ön sözünde ise birinci fasikülden sonra yayımlanacak fasiküllerde yer alacak şairler arasında Zikrî de söz konusu edilmektedir (Erk 1947: 4). Ayrıca kitabın arka kapağında Erzurumlu bilginler serisinde yer alacak şairler arasında Zikrî’nin de adı geçmektedir.

1972’de yayımlanan Zeki Başar’ın Erzurum’da Tıbbi ve Mistik Folklor Araştırmaları adlı eserinin altıncı bölümünde “Ölümle İlgili Destanlar, Ağıtlar” başlığı altında Zikrî’nin bir şiirine yer verilmiştir (Başar 1972: 258-259).

Zikrî’yi genel anlamda tanıtmayı amaçlayan ilk müstakil yazı, Sıtkı Aras tarafından kaleme alınmıştır. Aras, 1990 yılında yayımladığı bir yazısında Zikrî’nin kısa yaşamöyküsüne değinerek şiirlerinden örnekler ortaya koymuş ve uzmanların konuyla ilgilenmesi yönündeki dileklerini ifade etmiştir (Aras 1990: 17-22).(1)

1999 yılında yayımlanan Erzurum Şairleri adlı eserde ise Sıtkı Aras’ın anılan yazısındaki biyografik bilgiler aktarılmış ve şairin iki şiirine yer verilmiştir (Kasır 1999: 182-184).

B. Derleme Çalışmaları 1983 yılında Zikrî adlı bir şairin varlığı tarafımızca öğrenildiğinde yoğun bir derleme çalışmasına başlanmış, söz konusu şairle görüşme olanağı bulan veya onun hakkındaki halk rivayetlerini bilen kaynak kişilerle görüşülmüş, böylece az da olsa birtakım bilgilere ulaşılmıştır. Bu kaynak kişilerden ilki olan Erzurum Ilıca-Kavaklıdere köyünden Halil Yazıcı, Aralık 1983’te şairin iki şiirini vermiştir. 1985 yılında Ilıca-Beypınarı köyünden Mehmet Karagöz, Naim Karagöz ve Hayrettin Uzunoğlu ile, 1986’da ise Ilıca ilçesinde oturan İsmail Kuluş ile görüşülmüştür. Bu görüşmelerde Zikrî’nin hayatı ve hakkında anlatılan birtakım menkıbelerle ilgili bilgiler elde edilmiş- tir. Aralıklarla yapılan derleme çalışmalarından sonra 7 Ağustos 1992 tarihinde Mehmet Karagöz’de bulunan ve Karagöz’ün kendisine ait bozuk bir eski harfli yazıyla yazılmış olan defterdeki 52 şiirin fotokopisi yoğun ısrarlar sonucunda temin edilmiştir. Ayrıca Mehmet Karagöz’de bulunan ve Zikrî’nin kendi el yazısıyla kaleme alındığı belirtilen şiirlerin yer aldığı 9 sayfalık bir metnin fotokopisi alınmıştır.

1996 yılında Zikrî’nin hayatta olan tek oğlu Abdülkerim Oğuz ile görüşülmüş, ayrıca Sıtkı Aras’ta bulunan ve yeni harflerle yazılmış olan bir defter incelenmiş, elimizde bulunan diğer şiirlerle karşılaştırılarak nüsha farkları belirlenmiştir. 11 yıl aradan sonra, Şubat 2007’de Zikrî’nin oğlu Abdülkerim Oğuz ile tekrar görüşülerek şairin yaşamöyküsü ile ilgili bazı ayrıntılar hakkında bilgi edinilmiştir.

Bu araştırmada, yukarıda belirtilen çalışmalar sonucunda elde edilen bilgiler aktarılacak, elimizde bulunan şiir metinlerinden hareketle şairin sanatı ele alınacak ve şiirlerinden örneklere yer verilecektir.

I. HAYATI

Asıl adı Abdulgani olan halk şairi Zikrî, bugün Erzurum’un Oltu ilçesi’ne bağlı olan Çamlıbel (Ardos) köyünde doğ- muştur. Zikrî’nin doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi yoktur. Halk rivayetleri onun 63 yıl yaşadığını iddia eder. Ölüm yılından (1939) 63 yıl geriye gidildiğinde 1876 yılına ulaşılır. Ancak, Zikrî’nin bir şiirinde yer alan “Doksandır tevellüt altmış bir yaşım” dizesinden hareketle onun H.1290/M.1873-1874 yılında doğ- duğunu söylemek mümkündür.

Küçük yaşlarda köyünde dini öğrenime başlayan Zikrî, hocasının referansıyla Erzurum’da Kurşunlu Medresesi’nde öğrenimini sürdürür. Öğrenimini tamamladıktan sonra Erzurum’un Horasan il- çesine bağlı Sanamer köyünde imamlık görevine başlar. Kendi köyünden bir kızla evlenir. Sanamer’de imamlık yaptığı yıllarda o köyde oturan Rıfai şeyhi Hacı Ahmet Baba’ya intisap eder. Hacı Ahmet Baba’nın ölümünden sonra Rıfai geleneğinin temsilcisi olarak yaşamını sürdürür ve öğrenciler yetiştirir.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında eşi ve oğlunun da aralarında bulunduğu on bir yakınının kısa aralıklarla ölümü, şairi derinden etkiler. Sanamer köyünden ayrıldıktan sonra Ilıca-Canören, Aşkale-Küçükgeçit, Ilıca-Tebrizcik ve Ağaver, Erzurum-Merkez-Çiftlik köylerinde de imamlık yapar. 1935 yılının Mayıs ayında Ilıca-Beypınarı (Öznü) köyünde imamlık görevine başlar. Soyadı kanununun ardından Oğuz soyadını alır. İlk eşinin ölümünden sonra iki kez daha evlenen ve bu evliliklerinden İkisi kız, üçü erkek olmak üzere beş çocuk sahibi olan Zikrî, Ağustos 1939’da Beypınarı köyünde vefat eder.

Ölümünden sonra Tebrizcik, Çiftlik ve Beypınarı köylüleri Zikrî’nin naşını kendi köylerinde defnetme çabalarını ortaya koymuşlar, sonuçta Zikrî, Beypı- narı mezarlığına defnedilmiştir. Şairin ölümünden birkaç yıl sonra öğrencilerinden Vehbi Efendi, mezar taşlarını Erzurum-Merkez-Alacasırt köyünden Kâzım Usta’ya yaptırmıştır.

Mezarın baş kısmındaki taşın dışarıya bakan yüzünde eski harflerle şu kayıt vardır:

Hüve’l-hayyü’l-baki

Lailahe illallah Muhammedün resulullah

El-merhumü’l-mağfur Narman’ın Ardos köyünden(2) Tarikat-ı Rıfai hulefasından Öznü İmamı Şeyh Abdulgani Efendi’nin Ruhu için el-fatiha

Ağustos Rumi 1355

Aynı taşın iç kısmında şu şiir yazılıdır:

Müznib-i biçareyim derdime derman ey Huda

Sen keremler kânısın etme lutfundan cüda

Geçti dünya geldi uhra oldu can tenden cüda

Kıl şefaat destgir ol ya Muhammed Ahmeda

Der-i dergâhına geldi bu Zikrî kemter geda 1939

Kabrin kıbleye bakan yan taşına ise şu iki beyit kaydedilmiştir:

Dilimde tevhidin ya Rab

Bihamdillah bu ihsana

Bu cism-i uryanım tozu

Yol oldu vuslat-ı yare

II. ŞİİRLERİ

Sanamer köyünde görev yaptığı ve tasavvuf kültürüyle tanıştığı yıllarda şiir yazmaya başlayan Zikrî’nin şiirlerini toplu halde içeren bir esere rastlanmamıştır. Kendisi tarafından müstakil kâğıt parçalarına yazılan şiirlerin ölümünden sonra sevenleri arasında paylaşıldığı ileri sürülmektedir. Onun şiirleri çoğunlukla sözlü gelenekte yaşatılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Elimizde bulunan 52 şiir, yukarıda belirtildiği gibi Mehmet Karagöz’ün kişisel cep defterinden alınmıştır. Yine Mehmet Karagöz’den temin edilen ve Zikrî’nin kendi el yazısıyla kaleme alınmış olan 11 şiirin fotokopisi de elimizdedir. Bu 11 şiir, söz konusu cep defterinde de mevcuttur.

Bir şiirinin “Besmeleyle başladım divanıma ben ibtida” biçimindeki ilk dizesinden ve bir başka şiirindeki “Ey didelerim defter-i divanıma bir bak” dizesinden şairin geleneğe uygun bir divan tertip ettiği yahut bunu gerçekleştirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır.

A. Biçim Yönünden

Zikrî’nin şiirlerinin tümünde hece vezni kullanılmakla birlikte bazı şiirlerinde karşımıza çıkan aruzlu mısraların çokluğu düşündürücüdür. Şiir bütünlüğü halinde aruz vezninin görülmemesi, sözlü gelenek içinde yayılan manzumelerin birtakım değişikliklere uğradığı ihtimalini düşündürmektedir. Ancak, Zikrî’nin kendi el yazısıyla ortaya konulan şiirlerde de aynı hataların varlığı bu ihtimali zayıflatmaktadır. Şiirlerin tümü göz önünde bulundurulduğunda Zikrî’nin klasik şairleri okuduğu, önemli düzeyde bir aruz kültürüne sahip olduğu, ancak aruzu şiirlerine uygulamak konusunda özel bir itina göstermediği anlaşılmaktadır.

Zikrî’nin şiirlerinin üçü beyitler, diğerleri dörtlükler hâlinde yazılmıştır. Beyitler halinde yazılanlar, gazel nazım biçimindedir. Dörtlükler hâlinde yazılan 22 şiir, divan şiiri nazım biçimlerinden “murabba” veya âşık tarzı şiir içinde “divani” olarak adlandırılan nazım biçimi özelliklerine sahiptir. Dörtlükler hâlinde yazılan 27 şiir ise “koşma” nazım biçimindedir.

B. İçerik Yönünden

1. Tema

Zikrî, tasavvufun temel ilkelerini aktarmak için şiiri bir araç olarak kullanmakla birlikte azımsanamayacak ölçüde lirik söyleyişiyle estetik kaygıyı da öne çıkarır. Böylece mesajını verirken kuru ve didaktik olmaktan uzaklaşır.

İyi bir tasavvuf eğitimi alan, bu nedenle ilahî aşkı şiirlerinin ana eksenine oturtan şair, bunu tasavvufun bilinen kuralları çerçevesinde dikkatlere sunar.

“Tanrıya ulaşma yolunda nefis terbiyesini gerçekleştirme” biçiminde özetlenebilecek tasavvufi görüş, Zikrî’nin şiirlerinin tümüne egemen durumdadır. İyi bir nefis terbiyesinin ardından ortaya çıkması beklenen “insan-ı kâmil” modeli, sıklıkla şiirlerinde yansımasını bulur. “İnsan-ı kâmil” hedefine ulaşabilmek için çeşitli öneriler ortaya koyan şair, öncelikle yaratıcının sıkça anılmasını gerekli görür:

Zikrî’yi Zikrînden ayırma bir dem

Gönlümü meşgul kıl zikr ile her dem

biçiminde Tanrı’ya yakarır. Sülûk yolunda salikin katlanması gereken sıkıntıların sürekli bulunacağını belirtir.

Hiç var mı alemde âşık-ı safa

Bir dem safa bulsa gelir bin cefa

dizeleri, tasavvuf yolunu seçerek olgun insan olma yolunda yürüyenlere yapılan bir hatırlatma niteliğindedir.

Şair, alçak gönüllü olmayı da “olgun insan”ın kaçınılmaz özelliklerinden biri olarak kabul eder:

Zikrîya setredip aybın kemalat eyleme izhar

Zikrî, Tanrıya ulaşmak için varlıktan sıyrılmayı, masivadan kurtulmayı, ciğeri aşk ateşiyle yakmayı önerir.

Varlığın terk edip olanlar üryan

Aşkın ateşiyle ciğerin büryan

Soyundur varlıktan et beni üryan

Kıl aşkın narıyla ciğerim büryan

ve

Zikrî aşk oduyla ciğerin dağla

dizelerinde bu endişeyi dile getirir. Masivanın gönüldeki yansımasını şöyle değerlendirir:

Kiminin gönlüne verir masiva zulmet dolar Kiminin gönlü münevver nur-ı iman eyleşir.

Şair, kimi kez bu düşünceyi şiirlerinde “ben” duygusunu ortadan kaldırmak biçiminde ortaya koyar: “Ben benim benliğimi terk eyledim her ne ki var.”

“Kuran kurmuş bu eyvanı, seni ol eylemiş mihman” dizesiyle insanın bu dünyada bir konuk olduğunu ileri süren Zikrî, bu geçici dünyada ortaya konulan davranışlardan dolayı bir sorgulamanın söz konusu olacağını hatırlatır. Öte dünya ile ilgili olarak Mahşer, Ruz-ı Mahşer Ruz-ı ceza, Cennet, Cehennem, Ravza, Tuba, Kevser, Huri, Gılman gibi kavramlara yer verir:

Ya Rab ruz-ı mahşer kılma mükedder

 

Lutf eder cennetlerini cümleten mü’minlere

Kamu mü’min hûr ile gılman ile bulur safa

Zikrî’ye göre gönül, aşka burhan, üç yüz altmış şehre sultan, hükmünü ilan eden mühr-i Süleyman, sırr-ı Sübhan, tavafgâh-ı Huda, beyt-i Rahman, deryayı ummandır.

Zikrî, yaratıcıyı; Allah, Rahman, Rahim, Rezzak, Hak, Huda, Rab, Mevla, Hazret, Sübhan adlarıyla ve cenab-ı kibriya, şahlar şahı, kemterler reh-nüması gibi sıfatlarla anar. Hz. Muhammed’den ise çoğunlukla nur-ı Ahmed, cenab- ı Ahmed biçiminde bahseder. Hz. Muhammed’in ashabına ve ailesine de şiirlerinde yer verir. Dört halifeyi “çar-ı yar-ı bâ-safa” biçiminde anar.

Dinî-tasavvufi halk şiirinin en belirgin özelliği olarak kabul edilen “hem dinî, hem tasavvufi ögeleri bir arada ve iç içe bulundurma” tavrı Zikrî’nin şiirlerinde de açık bir biçimde ortaya çıkar. Şair, aşkın yanında zühd ve takvaya da önem verir. Rindane söyleyişlerden uzaktır. Mistisizmi, dinî inançlar içinde eriterek bazen yan yana, bazen iç içe bir görünüş içinde sunar. Şiirlerinde Allah ve peygamber sevgisi, ibadetin önemi vurgulanırken yer yer belli başlı tasavvufi kavramlara da başvurulur. Zikir, sabır, şükür, aşk, tevekkül, mürşit, can gibi terimlere sıkça rastlanır.

Zikrî’nin şiirlerinde devir nazariyesini açıklayan veya hatırlatan mısralara sıkça rastlanır. Özellikle,

Ayn-ı hidayettir lutfun ezeli

Bildim bu dünyaya gelmezden evvel

dizeleriyle başlayan kısa şiirde devir nazariyesinin temel kavramları levh, alemi ervah, elestü, alem-i vücut, entemut, mürşid-i kâmil biçiminde sıralanarak bir tür devriye örneği ortaya konulmuştur.

2. Dil ve Üslup

Hayatını daha çok köy çevrelerinde sürdüren ve tasavvuf geleneği içinde yer alan Zikrî’nin şiirlerinde kullandığı dil ve üslup iki koldan beslenmiştir. Anonim halk şiiri ve âşık tarzı içinde yaygınlık kazanmış olan koşma biçimindeki şiirlerinde şairin sade bir halk dili kullandığı görülür. Bu şiirlerde halkın duyuş ve düşünüş tarzını daha fazla hissetmek mümkündür. Divan şiirinde kullanımı yaygınlık kazanan gazel ve murabba biçimindeki şiirlerinde ise dilin biraz ağırlaştığı, Arapça ve Farsça kelimelerin yoğunlaştığı görülür. Bu şiirlerde aruzu andıran veznin yanı sıra dinî ve tasavvufi kavramların çokluğu da dikkat çeker. Yoğun divan ve tekke şiiri etkisi, birtakım iktibas ve telmihleri de beraberinde getirir.

a. İktibaslar

Ayetler: Başlıca amacı tasavvuf düşüncesini şiir yoluyla ifade etmek olan Zikrî, şiirlerinde çok sayıda iktibasa yer vermiştir. Bunlardan lafzi olanların tümü yarım iktibas biçimindedir. Manevi iktibaslar ise hem yarım, hem tam olarak karşımıza çıkar. Ayetlerden yapı- lan iktibas örnekleri:

1. Alleme’l-esma: “Ve alleme âdeme’l-esmāe küllehā…” “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti…” (Bakara, 31)

Zikrî, bu iktibasa şu dizelerde yer verir:

Ararken seherde gönül levhinde

Okudum alleme’l-esmayı buldum

 

İsteyene ol verir alleme’l-esmadan haber

Hükmünü ilan eden mühr-i Süleymandır gönül

2. Elestü: “Elestü birabbiküm kālū belā…” “Ben sizin rabbiniz değil miyim (dedi). (Onlar da) evet (buna) şahit olduk dediler. (A’raf, 172)

Âlem-i ervaha ruhlar gelende

Elestü hitabı Hak buyuranda

Bazılar bu sırra vakıf olanda

Secde kıldım kimse kılmazdan evvel

3. Elif Lam Mim: Kuran’da altı ayrı surede geçen ve din bilginlerince “huruf-ı mukattaa” olarak adlandırılan bu ayetle ilgili çeşitli yorumlar yapılmıştır. Zikrî de şiirinde bu ayeti şöyle yorumlar:

Elif Allah Lam lutfudur kitabı

Mim mülküdür cümle âlem hesabı

4. Besmele: Neml suresinde ayet olarak yer alan ve Tevbe suresi dışındaki tüm surelerin başında bulunan “Bismillahirrahmanirrahim” sözü, “besmele” olarak adlandırılmıştır. Zikrî, şu dizelerde besmeleyi anar:

Besmeleyle başladım divanıma ben ibtida

İstianettir muradım ta erince intiha

5. Yevme la yenfa’: Yevme la yenfa’u malün ve la benūn” “O gün ne mal fayda verir, ne de evlat.” (Şuara, 88)

Yevme la yenfa sırrıdır bana vakt-i ecel

Zikrîya gayrı kelam bilmenin vakti değil

Hadisler: Zikrî, mutasavvıflar arasında hadis olarak kabul edilen, ancak farklı İslam kaynaklarının hadis olup olmadığı konusunda kuşkuyla yaklaştığı bazı sözlerden de iktibaslar yapmıştır.

Örnekler:

1. Entemut: “Mūtū kable en temūtū.”

“Ölmeden önce ölünüz.”

Alem-i vücuda geldim geleli

Entemut sırrını bildim bileli

Mürşid-i kâmilden dersim alalı

Öldüm bu dünyada ölmezden evvel

2. Men aref: “Men arefe nefsehū fekad arefe rabbehū.” “Kendini bilen Rabbini bilir.”

Men aref sırrından dersin alanlar

Küntü kenz’in esrarına erenler

 

Men aref dersin okuyup mekteb-i irfanda sen

Ruh nedir cism içinde sen seni bilsen nolur

3. Küntü kenz: “Küntü kenzen mahfiyyen.” “Ben (gizli) bir hazineydim.”

Hak Teala küntü kenz esrarını kıldı sebep

Ol sebepten nur-ı Ahmed halk olundu ba-edep

 

Halas eyleyip yedinden din ile imanını

Vakıf olup küntü kenz esrarını bulsan nolur

Dinî ve tasavvufi kaynaklı sözler: Zikrî, dinî-tasavvufi gelenekte yer etmiş olan ve günlük hayatta sıkça kar- şılaşılan çeşitli sözleri de iktibas etmiş- tir. Aşağıdaki örneklerde Hz. Muhammed için dua amacıyla okunan “salat ü selam”, Hallac-ı Mansur menkıbelerinde yer alan “enelhak”, ezan ve kamette yer alan “es-salah”, tasavvuf erbabınca cevap, tasdik, soru, kabul, teşekkür ve yemin anlamlarında kullanılan “eyvallah” sözleri iktibas edilmiştir.

Hem salat ile selam olsun Cenab-ı Ahmed’e

 

Enelhak sırrına mazhar olmayan olamaz berdar

 

Gönül mihrabına etmiş es-salah

 

Diline vird eyle sen eyvallahı

b. Telmihler

Zikrî, şiirlerinde çok sayıda dinî ve tasavvufi kişiliğe ve çeşitli olaylara telmihte bulunmuştur. Aşağıdaki örneklerde Hz. Musa ve Hızır kıssasına, hikmet ve hekimliğin piri kabul edilen Lokman’a, ünlü mutasavvıf Hallac-ı Mansur’a, Leyla ve Mecnun hikâyesine, masal ve mitoloji kuşu Zümrüd-i Anka’ya telmih vardır.

Kıssa-yı Musa’ya vakıfsın Hızır’a ne dedigün

Zikrîya faş eyleme esrarı sen irfan mısın

 

Dert çekmeyen bilmez sırr-ı sübhanı

Derd-i Hakk’ı bilen Lokman’ı neyler

 

Enelhak sırrına mazhar olmayan olamaz berdar

O esrar-ı hakikate erip Mansur olan vardır

 

Gör nice meftun olan var Leylî’nin divanesi

Zümre-i aşka varanlardan muamma görünür

 

Her makamda kendi nefsini görürsün kibr ile

Kanatsız uçmak dileyen Zümrüd-i Anka mısın

III. ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

1

Besmeleyle başladım divanıma ben ibtida

İstianettir muradım ta erince intiha

Sürerim ruy-ı siyahım yerlere yalvarırım

Affede cümle kusurum ol cenab-ı Kibriya

 

Hak Teala küntü kenz esrarını kıldı sebep

Ol sebepten nur-ı Ahmed halk olundu ba-edep

Ol lütuftan cümle âlem rahmetin kıldı talep

Rahman ismin hürmetine eyleme ondan cüda

 

İns ü cinni cümle zi-ruh emrolunca mahşere

Hükmeder ism-i rahimle azabı kâfirlere

Lutf eder cennetlerini cümleten mü’minlere

Kamu mü’min hûr ile gılman ile bulur safa

 

Hem salat ile selam olsun cenab-ı Ahmed’e

Çar-ı yar-ı bâ-safa gark ola bahr-ı rahmete

Âl ü ashab yevm-i baki ta erince izzete

Bu günahkâr Zikrî’yi Hak affede ruz-ı ceza

2

Bekledim bab-ı gülistan nev-baharım gelmedi

Açmadı goncasını ol taze narım gelmedi

Aşıkam leyl ü nehar her yanı gözler gözlerim

Kalmadı sabra tahammül cümle varım gelmedi

 

Ben benim benliğimi terk eyledim her ne ki var

Bu cismimde ta’dad ile can bulunsa sad-hezar

Cümlesin kurban edeydim rahında her ne ki var

Hayf ola kim geçti eyyam ol hünkârım gelmedi

 

Çekemez ins ü melek bu hasreti dağ ile taş

Yedi deryaya mukabil çeşmimden akan bu yaş

Ömrümü eyledim ifna günbegün yavaş yavaş

İhtiyar oldum bu yolda hâlâ yarim gelmedi

 

Eyle ya Rabbi inayet sen keremler kânısın

Bu dil-i mecruhuma sen dertlerin dermanısın

Zikrî’yi affeyle kim sen cümle şahlar şahısın

Can içinde beyt-i rahmana cânânım gelmedi

3

Ey püser eyle teemmül aşka burhandır gönül

Sende olan üç yüz altmış şehre sultandır gönül

İsteyene ol verir alleme’l-esmadan haber

Hükmünü ilan eden mühr-i Süleyman’dır gönül

 

Makamın â’lada ister esfelde kılmaz karar

İstemez ömründe olmak mihnet ile şermsar

Cümle mahlukat içinde etmek ister iftihar

Âlem-i ecsam içinde sırr-ı Sübhan’dır gönül

 

Nadana etmez muhabbet yâra can kurban eder

İzzetin buldukça ol dem ah ile feryad eder

Gâh zeminde gâh zamanda dem be dem devran eder

Gâh tavafgâh-ı Huda’dır beyt-i rahmandır gönül

 

Bazı gülşene varır şeyda gibi güller derer

Çağırır ya leyl sadası ta varır arşa erer

Her seher katre gözünden akıtıp Ceyhun eder

Bazı kerre cuş edip derya-yı ummandır gönül

 

Zikrîya bildin mi sen kim âlem-i eşya neden

Sende senlik bende benlik bu kuru dava neden

Ya nedir kalbin içinde durmayıp cevlan eden

Sen senin esrarını bilmeye irfandır gönül

 

4

Uyan gafletten ey canım seni senden alan vardır

Beslersin bağ ile bostan akıbet bir talan vardır

Kuran kurmuş bu eyvanı seni ol eylemiş mihman

Ne yedin sen ne içtin neyledin bir gün soran vardır

 

Üç yüz altmış sefineyle sen ol derya-yı ummansın

Sakın gark olma girdaba sen ol deryada kaptansın

On iki vezirin var hem sen ol âleme sultansın

Nice sultanların tahtın yıkıp viran eden vardır

 

Zikrîya setredip aybın kemalat eyleme izhar

Semaya isteyen pervaz cenahsız olamaz tayyar

Enelhak sırrına mazhar olmayan olamaz berdar

O esrar-ı hakikate erip Mansur olan vardır

 

5

Gönül mir’atına bak âlem-i eşya görünür

Her eşya içinde Mecnunlara Leyla görünür

Kör olan görmez veli âlem nedir eşya nedir

Âşıka baktıkça her eşyada Mevla görünür

 

Bağrını kılmış müzeyyen sahib-i gülşen olan

Gör nice feryat ediyor goncaya şeyda olan

Her seherde ah ediyor huzur-ı divan olan

Arifana her nazarda arş-ı â’la görünür

 

Cümle canlı hem cemadat zikreder Mevla’sını

Kimse inkâr eyleyemez matlab-ı â’lasını

Vakıf olmadı melaik allemel esmasını

Sen seni bildikçe esmadan müsemma görünür

 

Zikrîya gitti elinden bu ömür sermayesi

Var mıdır gönlün içinde Hakk’ın mihmanhanesi

Gör nice meftun olan var Leyli’nin divanesi

Zümre-i aşka varanlardan muamma görünür

6

Hikmet-i Bar-ı Huda’dır cesette can eyleşir

Bazı gamgin bazı mesrur bazı handan eyleşir

 

Bazı dünya misl-i cennet bağ u bostan görünür

Ta mizac oldukça o can ah u figan eyleşir

 

Nimetle dolu olsa bu âlem şark u garb

Rızkı olmayan tükenir ömrü şivan eyleşir

 

Can kafes içre kuş gibi karar etmez ruz u şeb

Ta ömrü ahir olunca sanki mihman eyleşir

 

Kimiler derviş olup bir nana ah kılar gezer

Kimi nimetle mesrur tahtında hünkâr eyleşir

 

Kimileri hâkim olup hükmünü ilan eder

Kimiler mahkûm olup huzurda divan eyleşir

 

Kimiler zalim olup zulmün kılıpdur aşikâr

Kimileri mazlum olup zar-ı giryan eyleşir

 

Kimi ömrünce sıhhat-i ber-murad olup müdam

Kimiler iniler dert ile ah u zar eyleşir

 

Kimine aşk verip aşk ile eyler kâr u zarar

Kimine vermez muhabbet sanki hayvan eyleşir

 

Kiminin gönlüne verir masiva zulmet dolar

Kiminin gönlü münevver nur-ı iman eyleşir

 

Kiminin gönlünü şeytan ahzedip eyler harabe

Kiminin gönlünde daim sırr-ı Yezdan eyleşir

 

Zikrî’nin Zikrî gönlünde olduğunca ta-ebed

Lutfedip ihsan ile gönlünde canan eyleşir

 

7

Gönül gülşeninin babı açıldı

Cuş eyleyip şeyda feryada geldi

Görünce revnakı gonce-i bülbül

Ağlayıp ah ile giryana geldi

 

Zar u zar ağlayıp vurur nağmeler

Öyle ah eyler ki yürekler deler

Anı işitmeyen gaflet perdeler

Bülbül o aşk ile divana geldi

 

Bülbül nağmesinden alanlar şevkı

Gönül gülşeninin solmaz revnakı

Gönül deryasına vurup zevrakı

Zikrî devr-i ahir zamana geldi

 

8

Dertlerime Hak’tan derman dilerken

Eski dertler üzre dert tazelendi

Gönül süruruna derman dilerken

Eski gamlar üzre gam tazelendi

 

Nice bir dert ile olam mübtela

Sabır eyledikçe artıyor bela

Meğer ki lutf ede yaradan

Huda Ağızda duaya dil tazelendi

 

Ya Rab ruz-ı mahşer kılma mükedder

Günahkâra affın eyle mukadder

Gönlüm şita olmuş gelmiyor bahar

Erenler bağında gül tazelendi

 

Ya Rabbi sen artır derdim zikrinle

Daim lisanımı doldur şükrünle

Leyl ü nehar rahm et bize affınla

Çeşmim pınarından sel tazelendi

 

Zikrî’yi zikrinden ayırma bir dem

Gönlümü meşgul kıl zikr ile her dem

Affınla nazar kıl sakla ağyardan

Dü çeşmim abından kan tazelendi

 

9

Gönül sifinesin uğrattım bahre

Dalga sefinemi parelendirdi

Yeni dertlerim çün vardım tabibe

Tabip eski derdim tazelendirdi

 

Dünyada çok çektim ah ile hasret

Dostumdan muhabbet ağyardan mihnet

Zannettim ki buldum akıbet sıhhat

Bu hasret yüreğim yarelendirdi

 

Muhibb-i sadıklar aldı yönümüz

Derunum ahından çıkar ünümüz

Gözlerken gele mi sürur günümüz

Sürur günüm takdir karelendirdi

 

Gönül şita oldu gelmedi bahar

Nice ola bu hal leyl ile nehar

Zikrî Hakk’ı zikret her şâm ü seher

Huda zikredeni çarelendirdi

 

10

Ayn-ı hidayettir lutfun ezeli

Bildim bu dünyaya gelmezden evvel

Aradım levhinde olan takdirim

Buldum bu dünyaya gelmezden evvel

 

Âlem-i ervaha ruhlar gelende

Elestü hitabı Hak buyuranda

Bazılar bu sırra vakıf olanda

Secde kıldım kimse kılmazdan evvel

 

Âlem-i vücuda geldim geleli

Entemut sırrını bildim bileli

Mürşid-i kâmilden dersim alalı

Öldüm bu dünyada ölmezden evvel

 

Safa da bir cefa da bir dem de bir

Bu dünyada çekdiceğim gam da bir

Ömür de bir ecel de bir can da bir

Ağladım bu hâle gülmezden evvel

 

Yeter olma Zikrî dillere destan

Gönül bahçesini eyle gülistan

Göz yaşıyla suvar hoş ola bostan

Feryad ede bülbül solmazdan evvel

 

11

Ararken seherde gönül levhinde

Okudum alleme’l-esma’yı buldum

Katre arar iken aşkın abında

Saldım sefinemi deryayı buldum

 

Elif Allah Lam lutfudur kitabı

Mim mülküdür cümle âlem hesabı

Zikreyledim doksan dokuz esmayı

Bî-kesem nusrete Mevla’yı buldum

 

Benim kemter ednaların zerresi

Ancak oldur kemterler reh-nüması

Bir ismi Rezzak’tır doyurur nası

Cümleye rahmeden Rahman’ı buldum

 

Doksandır tevellüt altmış bir yaşım

Bizden yüz çevirdi yaran yoldaşım

Nice dolandırdım bu garip başım

Zikrî’yim gönlümde mihmanı buldum

 

12

Gönül bahçesini seyran eyledim

Bülbülleri mahzun güller perişan

Solmuş çiçekleri bozulmuş revnak

Esen rûzigârdan dallar perişan

 

Uğramış şitaya gelmez baharı

Bilinmez zulmetten leyl ü neharı

Yıkılmış etrafı burcu hisarı

Kesilmiş suları göller perişan

 

Şecerler kurumuş açılmaz güller

Kasavet bağlamış ötmez bülbüller

Diledim ki kaçam kalsın bu eller

Her etrafa baktım yollar perişan

 

Binaları olmuş sanki çölistan

Dağları kurumuş şol Arabistan

Diledim tamiri hoş ola bostan

Baktım vücdumda kollar perişan

 

Yağmıyor yağmurlar bitmiyor lale

Acaba hâlimiz böyle mi kala

Rahmet deryasından gelen bu ele

Seherlerde esen yeller perişan

 

Tahammül kalmadı gündüz ne gece

Dinle bu razımı eyle netice

Dilerim Hazret’e edem iltica

Ağızda duaya diller perişan

 

Gönül mizacından almış bu rengi

Baksan hakikatte bulunmaz dengi

Zikrî sen terk eyle adüye cengi

Vücutta takat yok eller perişan

 

13

Gönül sana senden şikâyetim var Daim ağlat beni güldürme sakın Ruhuma bir sürur gelse aşikâr O zalim nefsime bildirme sakın Soyundur varlıktan et beni üryan Kıl aşkın narıyla ciğerim büryan Dünya safa olsa derya-yı umman Bir kadeh benimçün doldurma sakın Gaflet hicabını keşfeyle her dem Feryad ü figanım artır dembedem Hayat-ı hakika yürü bas kadem Ruh-ı sultanımı öldürme sakın Seyyah ol yürü var canan iline Bülbül ol gülşende dostun gülüne Feryad ü figan et sağ u soluna Gülün revnakını soldurma sakın Zikrî aşk oduyla ciğerin dağla Gam hasret kuşağın beline bağla Leyl ü nehar kanlı yaş ile ağla Yağlıkla gözlerin sildirme sakın

 

14

Bugün canan bizi davet eyledi

Buyurun nasibi olanlar gelsin

Gönül mihrabına etmiş es-salah

İktida eyleyip kılanlar gelsin

 

Zümre-i uşşaka vasıl olanlar

Men aref sırrından dersin alanlar

Küntü kenz’in esrarına erenler

Dürr ile mercanı derenler gelsin

 

Varlığın terk edip olanlar üryan

Aşkın ateşiyle ciğerin büryan

Dide abın eden derya-yı umman

O bahre sefine olanlar gelsin

 

Ol bad-ı seherden alanlar nida

Açıldı rahmetin babı mutlaka

Canını canana kılanlar feda

Sıdkında necatı bulanlar gelsin

 

Zikrî zikret Hakk’ı her seherlerde

Seherde keşfolur yetmiş bin perde

Yağar derya gibi şifa her derde

Rahmet deryasına dalanlar gelsin

 

15

Bir kuluna lutf eylese tecelli

Dünyada başına belalar gelir

Âşık eyledikçe ah u figanı

Maşukun gönlüne safalar gelir

 

Hiç var mı alemde âşık-ı safa

Bir dem safa bulsa gelir bin cefa

Akıbet mihnetten bulur ol vefa

Şeş cihet sırrına sadalar gelir

 

Kimi der âşıktır kimi der veli

Kimi der ariftir kimi der deli

Kimi der şaşırmış Allah’ın kulu

Her lisandan nice hatalar gelir

 

Tevekkül kıl gönle çağır Allah’ı

Allah diyen darda kalmaz billahi

Diline vird eyle sen eyvallahı

Umulur ki Hak’tan atâlar gelir

 

Zikrî sabredince yetişir bela

Tez varsan ileri bulursun bela

Çilekeşler böyle olmuş mübtela

Âşıka maşuktan heda[ya]lar gelir.

 

SONUÇ

Asıl adı Abdulgani Oğuz olan mutasavvıf halk şairi Zikrî, 1873-1939 yılları arasında Erzurum’da yaşamıştır. Sözlü gelenek içinde yayılmış olan şiirleri, bir kitap bütünlüğü halinde bulunmamaktadır. Elimizde şairin dörtlükler ve beyitler halinde ortaya koyduğu 52 şiiri mevcuttur. İlahî aşkı şiirlerinin ana eksenine oturtan şair, özellikle tasavvuf düşüncesinde önemli bir yere sahip olan “insan-ı kâmil” modelini sıkça gündeme getirmiştir. Koşma biçimindeki şiirlerin de sade bir halk dilini kullanan Zikrî, gazel ve murabbalarında Arapça ve Farsça kelimelere, dinî ve tasavvufi kavramlara yer vermiştir. Şiirlerinde genellikle lirik bir söyleyiş egemendir.

NOTLAR

1 Bu yazı daha sonra şu eserde yer almıştır: Sıtkı Aras, Erzurum’un Manevi Mimarları, İstanbul 1996, s. 81-90

2 Ardos (Çamlıbel) köyü, 1926 yılına kadar Erzurum’un Narman ilçesine bağlıydı. 1926’da yapılan değişiklikle Oltu’ya bağlandı. Zikrî’nin öldüğü yıllarda da Oltu ilçesine bağlı olmasına rağmen halk arasında yaygın bilinen biçimiyle mezar taşına “Narman’ın Ardos köyünden” şeklinde kaydedilmiş olmalıdır.

KAYNAKLAR

Aça, Mehmet (2004), “Halk Şiirinde Tür ve Şekil”, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, (Ed. M. Öcal Oğuz), Ankara, 363-314.

Akarpınar, R. Bahar-M. Arslan (2004), “Tekke-Tasavvuf Edebiyatı”, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, (Ed. M. Öcal Oğuz), Ankara, 213-262.

Akkuş, Metin (2006), Klasik Türk Şiirinin Anlam Dünyası-Edebi Türler ve Tarzlar, Erzurum.

Akkuş, Metin (2000), Osmanlı Edebiyatı Araştırmaları, Erzurum.

Aras, Sıtkı (1990), “İlim ve İrfan Erlerinden Abdulgani (Zikrî) Efendi”, Mina, 1 (11), Ocak, 17- 22.

Aras, Sıtkı (1996), Erzurum’un Manevi Mimarları, İstanbul

Başar, Zeki (1972), Erzurum’da Tıbbi ve Mistik Folklor Araştırmaları, Ankara.

Erk, H. Basri (1947), T, İstanbul. “Erzurum Şairleri Gecesi” (1946), Erzurum (Halkevi Kültür Dergisi), 3 ( 8-9), 19 Şubat, 57-58.

Güzel, Abdurrahman (2004), Dinî-Tasavvufi Türk Edebiyatı, Ankara.

Kasır, Hasan Ali (1999), Erzurum Şairleri, Erzurum. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali (1993), (hzl. A. Özek vd.), Ankara.

Pala, İskender, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Ankara

Seyidoğlu, Bilge (1983): “Halk Şairlerinde Tasavvuf”, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi II, İzmir 1983, 134-147.

Tatçı, Mustafa (1990), Yunus Emre Divanı-I- İnceleme, Ankara.

Uludağ, Süleyman (1995), Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul.

Yılmaz, Mehmet (19929, Edebiyatımızda İslami Kaynaklı Sözler (Ansiklopedik Sözlük), İstanbul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir