Kapat

Enver Gökçe’nin Şiiri (Hayrettin Filiz)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Enver Gökçe’nin Şiiri (Hayrettin Filiz)

“Söz istemez.

Yaşlı göz istemez.

Çelenk melenk lazım değil.

Susun!

Sıra neferi uyusun.”

 

 

 

Bu yazıda dar bir çevrenin bildiği Türk sosyalisti, şair Enver Gökçe’nin şiirleriyle; 19 yaşında öldürülen Turan Emeksiz adlı bir öğrencinin hikâyesini koşut olarak inceleyeceğiz. Yazımızın arka planına da 27 Mayıs 1960 askeri darbesine giden süreci aldığımızda; sanat adamı, duyarlı genç ve devlet ilişkisine ait tozlu, sararmış ama güncelliğini kaybetmemiş dramatik bir fotoğraf elde edeceğiz. Ancak dramatik olan o günlere ait anlatacaklarım değil, bugünkü gençliğin kaybolmuş fotoğrafı olacak bence.Öncelikle şairin beslendiği sosyolojinin öne çıkan olaylarına bir göz atmakta fayda var.

Her şey, 22 Mayıs 1947’de ABD Başkanı Truman’ın, Türkiye ve Yunanistan’da, olası bir komünizm tehlikesine karşı, bu iki ülkeye komünizmle mücadele için mali yardım yasasını imzalamasıyla başladı denilebilir. Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı sonrası bloklara ayrılan dünyada, açıktan ya da dolaylı sömürge kapmak için ABD ve SSCB garip, soğuk ve gizli bir yarış içine girmişti.

Avrupa’nın yarısı komünist rejime geçerken, stratejik önemi olan ülkemiz bir anda iki blok için de dikkat çekici olmuştu. Öyle ya; Rusya’ya sınır, Ortadoğu’nun Avrupa kapısı ve son derece köklü bir uygarlıklar bütünü olan Türkiye, doğal ve maden zenginlikleriyle de iştah kabartan bir ülkeydi. Mutlaka saflara alınmalıydı.

Türkiye’yi yakından izleyenler yüzde 85’inin okuma yazma bilmediği bu yoksul ülkede Köy Enstitüleri denen bir kıpırtıyla hızla ilerlendiğini ve sosyal yapıda; sorgulayan, üreten ve merak eden bir toplumun mutlaka önce öz kültürünü öğreneceğini/öğreteceğini, hiç durmadan üreteceğini, sonra da dünya kültürü içinde hak ettiği “çağdaş uygarlıklar seviyesini” elde edeceğini biliyorlardı.

Köyler kalkınıyor, imece yaygınlaşıyordu. Bölgesel kalkınmada bölge değerleri ve oluşum koşulları üretime başlangıç oluşturuyordu. Örneğin Karadeniz’de balıkçılık ve çay üretimi geliştirilirken, Ege’de incir ve zeytin, üretimin merkezini oluşturuyordu. Zonguldak’ta kömür, Batman’da petrol, Batı Karadeniz’de ormancılık sektörüne hız veriliyordu.

 

 

Bölgesel kalkınmayla, ulusal bütünlüğe ulaşma fikri bir çeşit Türk sosyalizmi kabul edildiğinden; ABD gibi sömürgeci ülkeler, yoksul ülkemizi; karşılıksız mali yardımlarla, ücretsiz eğitim yatırımları adındaki kandırmacalarla ya da çok uzun vadeli borç vermelerle yani ekonomik ve kültürel işgal taktikleriyle etkilemeye başladılar. (Ünlü Marshall yardımı, ülke kültürümüzün ve özgür, ulusal politikamızın sonunu hazırlayan en büyük siyasi manevralardan biridir. Ben de aynı dönemde inşa edilmiş bir meslek okulundan mezunum. Temrin yaptığımız malzemelerin neden hep Amerikan malı ve neden 50 yıl önceden kalma malzemeler olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.)

1949’da ABD ileülkemiz arasında NATO Anlaşması imzalandı ve ne ilginç bir rastlantıdır ki, bir yıl sonra Kore Savaşı patladı.(Temmuz 1950).

Kore Savaşı, ikiye bölünen dünyanın karşı karşıya geldiği ilk savaş olması adına önemlidir. Bizim içinse önemi NATO’ya üye olmadığımız halde, Birleşmiş Milletler kararını onaylayan hükümetimizin, ABD önderliğinde kurulan birleşik komutanlığa 4500 asker yollamayı kabul etmesidir. “Kore nire?”diyen ilk muhalif ses öğrencilerden gelir. “Ne işimiz var yolunu, izini bilmediğimiz, bir yudum suyunu içmediğimiz Kore’de? Birileri istedi diye gidip niye birilerini öldürelim ki, niye ölelim ki?…”

Bence Kore Savaşı bir alışverişti. 4.500 askerimizden 717 ölü, 2.246 yaralı, 167 kayıp verdik. Karşılığında 20 Eylül 1951’de NATO asil üyeliğini aldık. Al gülüm, ver gülüm… Kan verdik, ölü verdik, sonraki savaşlarda silah ve savunma garantisi aldık (Aldık mı acaba?).

Neyse, biz bu ön açıklamayla konumuzun sınırlarını çizmeye çalışırken, 6-7 Eylül 1955’te, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalandığı iddiasıyla ortalığın birbirine girdiğinden de söz etmeliyiz. Bu olaydan sonra özellikle İstanbul’da azınlıklara karşı bir yağmalama ve şiddet hareketi başladı. Turancılık 10 yıl sonra yeniden hortladı ülkemizde. Milliyetçilik adıyla dayatılan bu olaylar nedeniyle üç büyük kentimizde sıkıyönetim ilan edildi. Hükümet, bu olayları başlatanların komünistler olduğunu açıkladı. Savaş alenen ilan edilmiş, içimizde durmadan akan kan politikaya alet olmuştur artık.

Aynı günlerde Demokrat Parti iktidarı, ABD güdümlü programları hızla uygulamaktadır. Yüz akımız Köy Enstitüleri 1954’te resmen kapatılır. İslam düşüncesi, iktidarın elinde bir propaganda aracına dönüşür. Ezan, 18 yıl sonra yeniden Arapça okunmaya başlanır. Halkevleri kapatılır. Anayasanın dili yeniden Osmanlıcaya dönüştürülmeye çalışılır ve “Demokraside Parlamento Tek Hakimdir” çığlıkları atılmaya başlanır. Bu kültür ve siyasi kıyımın karşısında duran bir avuç onurlu kişi sürülür, hapsedilir ya da bir şekilde ortadan kaldırılır. İyi de, herkes mi korkup bir kenara siner? Ülke elden giderken bir kişi de çıkıp “Ne oluyor millet, uyanın! Bu adamlar vatanı satıyor!” dememiş miydi?.. Tabii ki demişti ve ne varsa yine gençlerdeydi. Duyarlı, ülkesini seven, cesur ve üretken gençlerde. Çalışmaktan, düşünmekten ve eyleme geçmekten korkmayan gençlerde…

23 Ocak 1956’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Fikir Kulübü, “Demokraside Parlamento Hakim-i Mutlak Değildir” konulu bir toplantı düzenler. Ünlü hukukçuların katıldığı bu toplantı, özellikle genç kesimlerden büyük destek görür.

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ise “Üniversitelerin çanına ot tıkayacağını”söyleyerek bu hareketlenmeye karşı tavrını çok net bir şekilde ortaya koyar.

Gençlik ve iktidarı karşı karşıya getiren ilk eylem olarak tarihe geçen bu “çanına ot tıkama” tehditleri, genç çevrede büyük tepkilere yol açar. Devrik CHP ve İnönü bile komünizm propagandası yapmakla suçlanıp, yerlere çalınır. Örneğin, Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa’nın, Kurtuluş Savaşı’nda karargâh olarak kullandığı Uşak’taki evi ziyaret etmek istemesi, DP’li Uşak Valisi tarafından engellenmek istenir. Valinin bu yasadışı buyruğunu kabul etmeyen emniyet müdürü ve jandarma komutanı aynı gün görevden alınırlar. Olası bir tepkiye karşı çevre illerden Uşak’a silahlı DP partizanları getirilir. Sanki ülkemiz işgal altındadır ve milli bir kahramanımıza karşı gizli savunma hatları kurulmaktadır. (Dikkatinizi bir kez daha çekmek isterim: Milli kahraman İsmet Paşa ülke içinde bir ili ziyaret etmek istemektedir sadece.)

Bu olayın ertesi günü (1 Mayıs 1959) tren istasyonuna gitmekte olan İnönü’nün arabası durdurulur. Arabadan inip, istasyona yürüyerek gitmek isteyen İnönü, ardından atılan taşlarla yaralanır ve İzmir’e başından kanlar akarak ulaşır.

İzmir’de planlanan CHP toplantısı da engellenir ve CHP yanlısı Demokrat İzmir gazetesi basılarak, matbaa makinaları parçalanır. Ülkenin vardığı siyasal manzara bunları gösterirken, öğrenciler yaklaşan baskı ve diktatörlük provalarını dehşet ve tedirginlik içinde izlemektedir. O cinnet günlerine biraz daha yakından bakmakta fayda var.

Tarih 4 Mayıs 1959. İstanbul’da İnönü’nün arabasının önü kesilir. Hem de Topkapı’nın göbeğinde. Hem de trafik müdürü tarafından…Bu aşağılama yetmezmiş gibi, önceden hazır bekletilen birçok hapçı ve serseri bir anda arabanın çevresini sarar.Amaç İnönü’yü linç etmektir.Bir binbaşının olaya müdahale edip,askerlere emir vermesi sonucu,linç girişimi son anda engellenir.

Tarih bu kez 14 Mart 1960.İnönü Kayseri’ye giderken yolu yine kesilir. Asker ve DP partizanlarının arasında kalan İnönü çok fena şekilde hırpalanır. Olayın gazetelere yansıması iktidar tarafından yasaklanır. Basın,muhalefet partisi CHP’ye ait haberleri yazamaz olur.Buna yeltenen birçok gazeteci hapse atılır.Gazeteler gece kalıp değiştiremeyeceği için,yasak kararına karşı,sütunları kazıyıp beyaz sütunla çıkarak protesto ederler iktidarı.

Bütün bunlara karşın, Amerikancı teslimiyetle baskıcı bir yönetim anlayışına kayan DP iktidarı,12 Nisan 1960 günü bir bildiri yayınlar.

Bildiri, CHP’yi ‘silahlı ve organize olmuş bir ayaklanma yapmaya hazırlanmakla’ suçlar.Aynı bildiri bir kısım basın organını da olayları çarpıtmakla yada yalan haber yazmakla CHP’yi desteklediğini bildirmektedir.Oysa ne DP’nin bir şeyleri sakladığı vardır ne de CHP’nin bir ayaklanma başlatmaya niyeti.Her şey,herkesin gözü önünde olmaktadır.Gidiş,diktatörlük sisteminde, Amerikan uydusu olan,bağımlı bir ülkeye dönüşün işaretlerini vermektedir.Kısa bir zaman içinde baskı tüm toplumsal dinamiklere uygulanmaya başlanır.Üniversiteler,basın,anayasa,muhalefet,diğerleri…

Demokrat Parti doymamaktadır. Belki de koşulların en uygununu yakaladığını, muhalefetin eylemsizliği içinde üç tane öğrenci derneğinin tepkisinin de ciddiye alınacak tepkiler olmadığını düşünmektedir. Ancak 18 Nisan 1960’ta,15 DP’li milletvekilinden oluşmuş ‘Tahkikat (İnceleme) Komisyonu’nun hayata geçirilmesi bardağı taşıran son damla olur.Bu komisyon tam yetkiyle donanmış olacaktır ve çalışmalarını yayınlamak zorunda değildir.Yani bu komisyon olağanüstü yetkileriyle bir giyotin gibi Meclisin üstünde kara bir gölge gibi duracaktır.Sözde niyet,CHP’nin yapacağı ayaklanmayı istihbarat etmektir.Oysa ülke yavaş yavaş DP’nin keyfi ve esir siyasi dalgalarına doğru kaymaktadır.

Aynı gün (18 Nisan 1960) İnönü, mecliste tarihe geçen ünlü bir konuşma yapar. Kurulacak böyle bir komisyonun demokrasilerde iyi sonuç vermeyeceğini, hatta böyle bir sistemin demokrasilerde yasadışı olduğunu ve bu gidişin demokrasiden uzaklaşma olduğunu bildirir. Zabıtlara geçen şu ünlü tümceyle konuşmasını tamamlar İnönü: “Demokratik rejim yönünden ayrılıp ülkeyi baskı rejimine götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben bile sizi kurtaramam.”

Tabii ki bu konuşmanın yayınlanması hemen yasaklanır. Her ne kadar gazetelerde yayınlanması engellendiyse de, teksir makinaları ve daktiloyla yapılan çoğaltmalarla konuşma metni bir anda bütün ülkeye yayılıverir.

Şimdi birazda şu ünlü komisyonun donandığı yetkilerden söz edip, ardından öğrenci hareketlerini anlatmaya başlayabiliriz. Tahkikat Komisyonu gazetelere ve matbaalara el koyma yetkisine sahipti. Ayrıca komisyon, kararlarına karşı çıkanları mahkemeye bile gerek duymadan üç yıla kadar tutuklamak gibi korkunç yetkilerle donatılmıştı. (Örneğin İnönü, yukarıda işaret ettiğim tarihi konuşmasının bedeli olarak 12 oturum meclisten çıkarılma cezasına çarptırılmıştı.)

Bu olaylar ülkeyi özellikle üniversiteli gençliği kaynama noktasına getirmiştir. Artık öğrenci dernekleri yaptıkları toplantılarla tepkilerini dile getirip; baskıcı ve diktatörlüğü andıran gidişattan memnun olmadıklarını bildirmeye başlamışlardır. Çok geçmez,27 Nisan 1960’ta eş zamanlı iki siyasi hareket, hanidir beklenen kıvılcımı tutuşturuvermiştir.

27 Nisan 1960’ta Tahkikat Komisyonu ‘bir kısım basın ve siyasi partiler hakkında’ gerekli incelemeyi yapmak ve bunlara karşı önlemleri almak için toplanırken; öte yanda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği’nin Beyazıt Beyaz Saray Toplantı Salonu’nda düzenlediği öğrenci kongresi polisler tarafından basılır ve öğrenciler coplanır. Artık fitil ateşlenmiştir. Kanlı bir dönem devletin resmi eliyle davet edilmiş, günler toprağa düşecek ilk şehidi beklemektedir artık.

O gece İstanbul’daki bütün öğrenci yurtlarında şöyle bir haber kulaktan kulağa yayılır: ‘Yarın üniversite bahçesinde 09:00 ile 13:00 arasında bir miting yapılacak’.

Sadece bildirim yapılıp, hiçbir ayrıntı açıklanmaz. Ne gelir misin, ne uyarı, ne tehlike, ne şöyle ne böyle…Sadece ‘yarın miting var.’

28 Nisan 1960 gününün sabahı,birinci sınıf amfisinde kurulan öğrenci kürsüsünde Hukuk Fakültesi’nden Nuri Yazıcı adlı bir öğrenci son derece açık ve net bir konuşma yapıyor ve Tahkikat Komisyonu’na baskıyı reddeden öğrencilerin sesini duyuruyordu: “Hukukun bittiği yerde hukuk okunmaz.”

Sonrası malûm, bütün öğrenciler, yüzlercesi aynı anda üniversitenin bahçesine çıkarlar. Bahçe tıklım tıklım dolar. Öğrencilerin ‘Hürriyet’ sloganı bütün İstanbul’u titretir. Sanki uyuyan bir dev, ‘Yeter artık’ diyerek ayağa kalkmaktadır.

DP’nin emriyle polisler ciplerini öğrencilerin üstüne sürerler önce. Sonra eli tabancalı polisler hukuk profesörü Rektör Sıddık Sami Onar’ı tartaklayıp yerlerde sürüklerler. Tepki gösteren öğrencilerin üstüne gaz bombaları atılır. Ama çevik öğrenciler gaz bombaları henüz patlamadan aynı bombaları polislere geri gönderirler.

Ardından atlı polislerin gençlere açıktan saldırıları başlar. İşte tam da bu sırada Malatya doğumlu,Orman Fakültesi öğrencisi,henüz 19 yaşında bir ‘çocuk’ olan Turan Emeksiz polisin kurşunlarına hedef olur veoracığa yığılıp kalır.Cumhuriyet tarihinin ilk öğrenci şehididir Turan Emeksiz.Ardından onlarca yaralı çocuk serilir yerlere.Hukuk Fakültesi öğrencileri; Cengiz Ballıkaya,Kenan Özten,Hüseyin Onur,Tıp Fakültesi’nden Mevlüt Kurtoğlu,İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden Hüseyin Irmak ağır yaralanırlar.Sol kasığından giren kurşun damarını patlatmıştır Hüseyin Onur’un.Onu,sol bacağını dibinden keserek kurtarabilirler ancak.Kenan Özten’in bacakları tank paletinin altında kalarak parçalanmıştır.Polisler vurdukça öğrencilerden çıkan tek ses : ‘Hürriyet‘tir.Aynı gün DP hükümeti Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan eder.

İstanbul olayları 29 Nisan 1960 günü Ankara’ya sıçrar. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri zulme ve diktatörlüğe karşı baş kaldırırlar.

Bu tepkiye karşılık fakülte binası polislerce kurşunlanır. Olaylar dur duraksız sürerken gerilim DP hükümetini belki de ilk kez huzursuz eder.30 Nisan 1960’da İstanbul Sultanahmet’te çıkan olaylarda İstanbul Lisesi öğrencisi Nedim Özpolat da öldürülür. İstanbul’daki öğrenciler apar topar gemilerle, trenlerle ailelerinin yanına gönderilmeye çalışılır.Bu kez Harp Okulu öğrencileri protesto için yürüyüşe geçerler.Bu olaylarda da Harbiye son sınıf öğrencisi genç teğmen adayı Ali İhsan Kalmaz toprağa düşer.Artık ok yaydan çıkmıştır.

Hükümet değişik gösterilerde Sökmen Gültekin ve Ersan Özey’in de ölmesine neden olunca, ülkede gerilim son noktasına tırmanır.Gösteriler 26 Mayıs 1960’a kadar sürer.Şimdi o kanlı günlere biraz daha yaklaşalım. Ardından kanın yarattığı şiirleri, başka bir deyişle Enver Gökçe şiirlerini daha iyi anlarız.

 

 

Bu gerilim 0içinde Demokrat Partililer de boş durmuyor; hükümete destek vermek için Ankara’da büyük katılımlı bir mitinge hazırlanıyorlardı.

Tarih 5 Mayıs 1960. DP’lilerin miting için seçtiği alan Ankara’nın kalbi Kızılay’dır. Daha sonra tarihe (555 K) diye geçecek ünlü karşı miting de aynı yerde yapılır. Hükümet yanlılarının bu destek mitingini haber alan muhalif öğrenciler ve halk aynı yerde aynı saatte onlardan çok daha fazla bir birikimle toplanırlar. (Meraklısına Not; Siyasi tarihimizin önemli eylemlerinde biri kabul edilen 555 K ; “beşinci ayın, beşinci günü, saat beşte, Kızılay’da” diye okunmalıdır.)

 

Ardından 16 Mayıs 1960’ta, Milli Eğitim Bakanlığı, grup katılımı yüksek olur korkusuyla, 19 Mayıs gösterilerinin yasaklandığını açıklar. Bu, tarihine ve milli birliğine bağlı Türk insanında büyük bir şaşkınlığa ve öfkeye yol açar. Hatta Bülent Ecevit bir makalesinde bu kararın, askerle hükümet arasındaki son zayıf ipi de koparan karar olduğunu yazar. Aynı gün birçok gazete birden kapatılır.

22 Mayıs’ta tragedyanın boyutları iyiden iyiye genişler ve sıkıyönetim komutanlığı beş kişinin bir arada gezmesini yasaklar. Patlamaya ramak kalmıştır. Herkes huzursuzdur şimdi.

Sabır saati durmuştur. Saat tamı tamına 27 Mayıs 1960 günü, 03:52’de durmuştur. O saatte uykusuz Türk insanı radyolarından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyduğunu ve yönetimi Milli Birlik Komitesi’nin üstlendiğini bildiren o tok sesli albayın sesini duymuş ve o sesle heyecanlanıp, sabahı zor etmişlerdir. O tok sesli albayın adı Alparslan Türkeş’tir.

Milli Birlik Komitesi’nin başkanlığını Orgeneral Cemal Gürsel üstlenmiş ve Komite ilk iş olarak TBMM’yi ve hükümeti feshetmiştir. Bir gün sonra da Kütahya gezisinden dönen eski Başbakan Adnan Menderes yol üstünde tutuklanmıştır. Ardından gözaltılar, hapisler vs… Eski İçişleri Bakanı Namık Gedik’in intiharı ve 150 sanıklı Yassıada duruşmaları…

 

 

24 Eylül’de kurulan Yüksek Adalet Divanı, 14 Ekim’de çalışmalarına başlar. Yargılamalar Eylül 1961’de sonuçlanır. Başbakan Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un da aralarında olduğu 592 sanıktan 228’i hakkında idam cezası istenir.

16 ay Yassıada’da kalan Menderes aleyhine açılan altı davadan sadece biri beraatle sonuçlanır. Divan, sonuç olarak 15 sanığın idamına karar verir. Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül, Adnan Menderes 17 Eylül 1961’de asılarak idam edilirler. Sanıklardan Celal Bayar’ın idamı ‘yaş sınırı’ndan dolayı iptal edilirken, diğer 11 idamlığın kararlarıysa ömür boyu hapse çevrilir.

Beş general, sekiz albay, yedi  yarbay, on binbaşı ve sekiz yüzbaşıdan oluşan Milli Birlik Komitesi, 25 Ekim 1961’e kadar görevde kalır. Sonra komite, aralarında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle tarihe ‘’14’ler” olarak geçen muhaliflerin yurt dışına elçi olarak gönderilmesiyle dağılır.

Kısaca 27 Mayıs’a giden siyasal süreci hatırladıktan sonra şimdi biraz da bu fon resminin önündeki ayrıntılara bakalım.

O günlerde yayınlanan dergiler, gazeteler isteseler de istemeseler de politik olmak zorundaydılar. Çünkü ‘54 sonrası DP’nin dayatmacı iktidar anlayışına kadar her ne kadar Turancılık, İslam donanımlı devlet mekanizmaları ya da Amerikancılık tırmanmışsa da sosyalist Türk şiiri ya da sosyalist bir muhalif edebiyattan da söz edilebilir.

Sabahattin Ali’nin Makropaşa’sının başını çektiği muhalif yayınlar; aslan pozlarındaki iktidarı sürekli tedirgin eden bir sinek gibi onların burnuna burnuna konmaktadır. Bu dönem ayrı bir inceleme gerektirdiğinden bu yazı uzar gider; bu yüzden biz sözü hemen hükümete direnen ‘’Ant” dergisine ve Enver Gökçe’ye getirelim.

Ant,  1940’lı yılların toplumcu şairlerini bir araya toplayan bir dergiydi. A.Kadir (Abdülkadir Meriçboyu) , Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Ömer Faruk Toprak, Hasan İzzettin Dinamo, Ahmed Arif, Mehmed Kemal, Sabri Soran, Fethi Giray ve Enver Gökçe bu derginin iskeletini oluşturuyordu. Yalnız Enver Gökçe ve Ahmed Arif diğer ozanlardan bazı yönlerden ayrılıyordu.

 

 

Halk söyleyişlerinden yararlanma ve folklör ögesi bu iki şairi belirgin olarak diğerlerinden farklı bir yere koyuyordu. Her iki ozan da sömürülmüş bir halkın dramını yansıtmışlardı. Bu insanlar, “rastgele doğup, ezbere büyüyen ve yanlışlıkla ölen” insanlardı. Onların şiiri bazen küfür, bazen arabesk ve en çok hüzün dolu isyan şiiriydi. Enver Gökçe daha ilk şiirinde bakın nasıl sesleniyordu:

“Anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar,

Kan kardeşiz, sizlere kanım kaynıyor.

Sizlerle beraber herk ettik toprağı,

Beraber yattık hapiste, beraber tezkere aldık.

Ve maniler yaktık hasret için;

Gülemediysek de boş verdik beraber…

Halay mı çekmedik kol kola,

Horon mu çekmedik diz dize,

Cepken mi vermedik rüzgâra?

Koyun koyuna yattık toprak damlarda

Sıtmayla, sığırla, davarlarla,

Daha da yatarız dostlarım daha da…

Gün gelirse eğer

Halay çeker, türkü söyler gibi yan yana

Mavzer mavzere verip de

Düşmana kurşun da atarız.

Sizlere kanım kaynıyor,

Yabancı değilsiniz bana…”

 

 

Diyordu ki Enver Gökçe; “Sanatçı, ne körü körüne halk hayranlığına kapılmalı, ne de ona tepeden bakmalıdır. Halka ışık tutacak bir yaratmanın, devrimci sınıfları sömürü çarkından kurtaracak bilimsel öğretinin doğru kullanılmasından ve bu uğurda savaş verilmesinden geçtiği unutulmamalıdır.”

Yani şair Gökçe, yaşamı, bir yandan egemen güçlere karşı ezenin karşısında ezilenin yanında saf tutmak, diğer yandan sanat içinde yer alan ayrık otlarına, yoz sanata karşı da mücadele vermek olarak görüyordu. Sanat kesinkes toplum için olmalıydı ona göre.

Zaman toplumsal içeriği boşaltılmış, dizelerde süsleme aracı gibi kullanılan sosyetik pırlantalar türü imgeler yığınının şiir olmadığına vurgu yapan Gökçe’nin çok da haksız olmadığını kanıtlıyor gibi günümüzde. Boyalı medyada kliplerini izlemek zorunda kaldığımız, arabesk, “anam avradım olsun” , “Allah seni kahretsin sevgili” çığlıkları, ağlamaktan gözleri kızarmış şiir soytarılıkları ve hayali sadizm soslu lümpenlikler burjuva tüketim paketiyle sunulurken; banka ve şirketlerin kültür havariliği, sosyalist ya da rejime muhalif bütün şairlerin içini boşaltmakta…

Bu koşullar içinde bu insanların dergilerinde ya da televizyonlarında inandığımız sanattan söz etmek mümkünsüz görünüyor. Peki ne yapmalı? Öylece söverek beklemeli miyiz? Asla!.. Sanatta tarafsızlık yoktur. Bu uğurda elini taşın altına sokmaktan korkmadan, bu kararının peşinden gidebilme cesareti taşıyanlara sanatçı denir bana kalırsa… (Çünkü – bence – bugün, Gökçe’nin döneminden daha çok buna ihtiyacımız var. Yarın çocuklarımızın yüzüne bakamama korkusu, “Siz sanat adamları döneminizde Türk sanatına ne kattınız?” dediklerinde söyleyecek söz bulamamak korkusu beni çok ürkütüyor.)

Enver Gökçe şiir diye yazılan, halktan kopuk, halkın anlaması ve çözmesi için bilmece yollarına dayatan zihniyetle hiç anlaşamadı. Ona göre şiir (sanatların tümü) sınıf bilincine hizmet etmeliydi. Belki de bu yüzden (ayrıca tartışma konusu yapılmalı bence) Orhan Veli ve Garip anlayışını yoz olmakla suçladı.

Orhan Veli’yi en çok ; “cımbızlı, kadehli” şiirleriyle suçlarken, “sol ele” acıyan, bacakların arasındaki “kuşa” şiirler yazan adam olmakla itham etti. Onu “berduş, kaderci ve ölümü bekleyen çileci biri” olarak tanımladı. (Belki Orhan Veli’ye haksızlık etti Gökçe. Çünkü enstitülerin kapatılmasına tepkiden, Nâzım’ın açlık grevine destek vermesine, Yaprak Dergisi’yle yeni bir anlayış yaratmasından dilindeki sadelikle Türk şiirine yeni bir soluk getirmesine kadar Orhan Veli’nin övülecek o kadar çok yanı vardır ki.)

Bu dönemi anlatması için Enver Gökçe’nin kendi sesine kulak verelim:

“O gün iki şey vardı ortada benim için. Bir yanda Garip sanat anlayışı, diğer yanda dinamik halk edebiyatının yüzü. Bunlar karşı karşıya getirilince ben elbette ki kendi sınıfımdan gelme halk ozanlarından taraftım… Biz tavrımızı belirlemiştik. 945 yılında yani Garipçilerin edebiyatımıza egemen oldukları bir çağda dergi yayınlamaya ihtiyaç duymuştuk. Bu devre henüz toplumcu akımı güçlendirmeye çalıştığımız bir devreye rastlar. Orhan Veli ve arkadaşları o zaman devrimci şiirleri yok sayan ve yozlaştıran bir çalışma içindeydi. Ve bu sebeple biz Ant çevresinde, küçük bir topluluk da olsak, devrimci sanat sorumluluğunu üstlenmiştik. Daha evvelden Yeni Edebiyat Dergisi tarafından yürütülen akımın mümessili (temsilcisi) olarak karınca kaderince çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Bu devrede biz, bir avuç devrimci genç tarafından ele alınan anti-faşist ve devrimci bir gençlik ve onun devrimci sanatı etrafında yeni bir akımın mümessili toplumcu sanatı ortaya çıkarmayı amaçlayan gençlerdik denebilir. Bizim varlığımız aslında önemsizdi, küçüktü ama doğruydu. Biz bu doğrudan dolayı bir aradaydık.

Bu sırada Nurullah Ataç ve arkadaşları bizim bu tutumumuzdan habersiz gibi görünüyorlardı… Ataç yalnız kendi dar çevresinde ve Orhan Veli etrafında yaygara koparıyordu… 948 yılında, o zaman anti-faşist bir dernek kurmuştuk. Türkiye Gençler Derneği… Derneğin Ankara Denizciler Caddesi’nde bir ahşap evde merkezi vardı. Faaliyetleri arasında halka her türlü yardım vardı. Örneğin, halkın hasadına bilfiil iştirak etmek, katılmak gibi faaliyetler bunların arasındaydı… Dernek, Ankara çevresinde bulunan ırkçı Turancıları rahatsız etmeye başladı… Turancılar derneğin gidişine karşı birtakım eylemlere geçtiler. Gösteri yapmaya başladılar… Biz o zaman safça, yirmi – otuz kişi bir odacık yerde toplandık ve elimizde sopalarla gelenleri bekledik…Turancılar saldırdı. Dernek yıkıldı birkaç saat içinde. Kitaplar yırtıldı. Sokaklara atıldı. Dernek üyelerinden yakaladıkları birkaç kişiyi dövdüler. Sonucunda dernek üyelerinden iki kız arkadaş, biri Melahat Kürşal, diğeri Nural ve ben, Mehmet Kemal, Şevki Akşit tevkif edildik. Gerekçe… komünizm propagandası… Ankara Cezaevi’ne götürülüp tıkıldık.”

GÖRÜŞ GÜNÜ

Bu gün görüş günümüz

Dost kardeş bir arada

Telden tele

Mendil salla el salla

Merhaba!

İzin olsun hapishane içinde

Seni

Senden sormalara doyamam

Yarım döner cıgaramın ateşi

Gitme, dayanamam

27 Mayıs’a giden sürece, ardından Enver Gökçe ve şairlik anlayışına şöyle kısaca bir göz attıktan sonra şimdi de politik nedenlerle öldürülen ilk üniversite öğrencisi olan Turan Emeksiz’den söz edip bu üç ayrı konu başlığını bir araya getirelim.

Fakültenin yanı demirden köprü

Fakültenin önü bir sıra kavaktı.

Biz bir garip yiğit kişiydik.

Bütün hürriyetler bizden uzaktı.

Faşistler camlara yürüdüler

Kürsüleri kırdılar, höykürdüler

Tığ taber şahı merdan

“Tanrı Dağı kadar Türktü bunlar

Hıra Dağı kadar Müslüman”

Ve de kanlı bıçaklı düşman

Gökler ışıyordu yer yer

Ortalık ala şafaktı.

(Fakültenin Önü şiiri, Enver Gökçe)

 

 

Mezardan bir ses duyuyoruz. Bu Turan Emeksiz’ in sesidir.

Adım Turan Emeksiz siz beni tanıyorsunuz. Yaşım şairin dediğine göre on dokuz. Ne yaşlı bir devlet adamı, ne de büyük zaferler kazanmış bir komutanım. Yalnızca bir üniversite öğrencisiyim. Ve topu topu on dokuz yaşındayım. Buna karşılık adımı bir yemekhaneye, bir vapura, Malatya’da bir okula ve sayısız sokağa verdiler. Küçük de olsa iki büstümü diktiler. Öldürüldüğüm yere (şimdi orda olmasa da) bir anıt diktiler. Adına da “Hürriyet Anıtı” dediler. Ülkemiz için pek alışık olmadığımız bir durum değil mi?.. Bu onura layık olmak için ne yaptım ki ben? Pek bir şey, daha doğrusu olağanüstü bir şey yapmadım aslında. Yaşıtlarım, arkadaşlarım ne yapıyorsa ben de onu yaptım. Bundan elli yedi yıl önce bir Nisan günü, üniversite öğrencileri demokrasi ve bağımsızlık için yürüyüşe geçtiğinde ben de o binlerce öğrencinin arasındaydım. On dokuz yaşındaydım ve on dokuz yaşımın ateşiyle haykırıp hürriyet türküleri söylüyordum. Biraz sonra kör bir kurşunun gelip beni bulacağını ve beni arkadaşlarımdan ayırıp on dokuz yaşıma mıhlayacağınıysa bilmiyordum. Gençlerin üzerine atlı polisler ve tank paletleriyle yürünen o günden önce isimsiz bir gençtim. Sıradan, herhangi biri, sizin gibi… Şimdi de sizden biriyim. Ama sizden bir farkım var. Ben o günden beri hiç yaşlanmıyorum. Çünkü beni öldürdüler. Beni öldürüp, hiç yaşlanmamaya mahkum ettiler. İşte o gün bu gündür buralarda, Hürriyet Meydanı dedikleri bu koca meydanda dolaşıp dururum. Beni öldürdükleri zaman 28 Nisan’dı. Yıl 1960. Ve çok çok uzaklarda, kalbini bir kırmızı elma gibi insanlığa sunmak isteyen bir şair ardımdan bir ağıt yazdı. Ölümsüz dizeleriyle beni ölümsüzlüğe biraz da o şair, o şiiriyle mahkum etti.

“Bir ölü yatıyor

On dokuz yaşında bir delikanlı

Gündüzleri güneşte

Geceleri yıldızların altına

İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda

Bir ölü yatıyor

Ders kitabı elinde,

Bir elinde başlamadan biten rüyası

Bin dokuz yüz altmış nisanında

İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

Bir ölü yatıyor, vurdular

Kurşun yarası

Kızıl karanfil gibi açmış alnında

İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda.

Bir ölü yatacak

Toprağa şıp şıp damlayacak kanı

… şıp şıp damlayacak kanı

… şıp şıp damlayacak kanı

Silahlı milletim hürriyet türküleriyle gelip

Zapt edene kadar büyük meydanı.”

(Nâzım Hikmet, Beyazıt Meydanı’ndaki Ölü Şiiri)

Ah, evet! Kan! 57 yıldır toprağa şıp şıp damlıyor şu kan. Bir türlü baş edemedim. Önce şıp şıp damladı. Sonra oluk oluk aktı. Sonra topluca öldüm. 57 yılda belki de beş bin kere öldüm. 77’de Taksim Meydanı’nda, 78’de, 79’da, 16 Haziranlarda ve hâlâ ölümüm devam etmekte…  Adım Turan Emeksiz. Öldüğümde tutup beni, Atatürk’ün karşısına, Anıtkabir’in eteklerine gömdüler. Benimle ölen İstanbul Lisesi’nde öğrenci olan Nedim Özpolat, Teğmen Ali İhsan Kalmaz, Ersan Özey ve Sökmen Gültekin’i de yanıma gömdüler. Bize “Devrim Şehidi” dediler. Sonra? Sonrası ölenlerin bir hiç, koskoca bir hiçti ölümleri. “Kim vurduya gitti” dediler. “Yazık oluyor bu gençlere, niye birbirlerini öldürür ki şu gençler?” dediler. Ve bizi öldürüp ölülerimize basarak kanlı iktidarlarına yürüdüler. Duydum, sanmayın ki ölüler duymaz; 1972’de üç tane fidanı ipe çektiler. Menderes’lerin rövanşı gibi, “üç bizden, üç sizden” der gibi.

İşte böyle… İlk kez bundan 57 yıl önce öldüm ben. O zamanlar gençlerin ölümü önemliydi, alışılmadıktı, şaşırtıcıydı. O dönem gençlerin ardından bütün ülke yas tutar, hesap sorar, adımızı bir yerlere verip, bir yerlere heykelimizi bile dikerlerdi… Adım Turan Emeksiz. 19 yaşındayım. Hep buralarda ve bu yaşta olacağım. Sanmayın ki ölüler duymaz. Duyar! Sizi de öldürüyorlar, uyanın! Benim gibi bir anda öldürmüyorlar sizi. Yavaş yavaş öldürüyorlar; düşünmeyin sadece tüketin diyerek öldürüyorlar… Politik olmayın, politik olmak terörist olmaktır diyerek… Beni ve adını bilmediğiniz binlerce gencin hikâyesini öğrenmeyin, tarih eskide kaldı diyerek… Sizi öldürüyorlar arkadaşlar, uyanın! … Umarım hepiniz yaşlılık günlerinizi görürsünüz. 19 yaşında ölmek hiç de iyi bir şey değil. Ve 57 yıl sonra hala “hürriyet” diyorsanız, benim hikâyemi bilmelisiniz. Adım Turan Emeksiz, sizden biriyim. Beni unutmayın! Beni unutursanız 19 yaşında daha bir çok genç hürriyet uğruna ölecek demektir.

 

 

Bu ne derin bir acıdır ki, mezardakini dile getiriyor. Emeksiz öldü de kurtuldu mu? Acı, geride kalanın şanı mıdır? Değildir… Değildir. Enver Gökçe’nin şiirlerini belki de çoğunuz bilmiyordunuz. Ama onun şiirinden bestelenen Turan Emeksiz şarkısını hiç mi merak etmediniz?

“Bir yürüyüş eylediler sabahtan

Ilgıt ılgıt kan gider loy loy!

Dayan dizlerim dayan!’

Ağla gözlerim ağla!

Namlu puşt olmuş, at ayağı puşt.

Yine düşman elindeydi vatan.

Bir oğul çıktı Malatya’dan

Anası Yılmaz çağırırdı.

Haram süt emmemişti anadan.

Ve Beyazıt derler büyük bir alan.

Düşman sarmıştı sağı solu

Düşman çok, cephane yoktu.

Yetişmemişti daha Cemal Paşa kolu

Amandı el aman !

Tank paletleriydi alanda dönen

Kusan namlularda, kalleş ölümcül

Ve vuran ve kıran ve haykıran

Malatyalı şöyle baktı bir

Ana baba günüydü herhal

Her yönde toz duman !

Vay anam vay !

Bu belalı başınan

Kime ne diyem

Kime ne diyem

Nerelere gidem

Ya derdime derman

Ya katlime ferman !

Başı daralınca Yılmaz’ın

Baktı atacak taşı yoktu

Baktı eli durmuş, ayağı durmuştu

Vurulmuştu

Çıkardı yüreğini kan içinde

Çarptı kötünün kafasına

Hay bu nasıl devran?

28

Nisandı

Yavri

Hey !

Ham

Meyveyi

Kopardılar

Dalından.

(Turan Emeksiz şiiri, Enver Gökçe, Mayıs 1960)

 

 

27 Mayıs 1960 askeri darbesi, ardından gelen tarihimizin en temiz anayasası ( 1961 Anayasası ) Türkiye siyasi tarihinde bir dönüm noktasıdır. Ardından yükselen öğrenci hareketleri, hemen on yıl sonra 1971 Muhtırası, yükselen milliyetçilik (31 Temmuz 1964’te, Milli Birlik Komitesi’nden ihraç edilen Alparslan Türkeş CKMP’nin başkanlığına getirilir. Ardından 1965’te Ülkü Ocakları Derneği kurulur. 9 Şubat 1969’da da CKMP adını MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) olarak değiştirir.) ve Denizlerin idamı…

Son olarak bu karışık günlerin kahramanlarının “sonraki durumlarını” izleyelim.

MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ VE ‘ ONLARLA’ İLGİLİ ; Tarihte ilk kez yasaklanan 19 Mayıs gösterileri 26 Haziran’da büyük bir coşkuyla kutlandı… Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar vatana ihanet suçundan 7 Temmuz 1960’da Yüce Divan’a verildi… 23 Temmuz 1960’da Peyami Safa, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Samet Ağaoğlu baskı rejimi savunucuları olduklarından Türk Edebiyatçılar Birliği’nden ihraç edildiler… 27 Temmuz 1960’da eski Bayındırlık Bakanı Tevfik İleri Yassıada’da felç oldu… 25 Eylül 1960’da Celal Bayar bel kemeriyle intihara kalkıştı… 27 Ekim 1960’da Milli Birlik Komitesi 147 profesörü görevden aldı. Bunu protesto eden; İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar, Ankara Üniversitesi Rektörü Suut Kemal Yetkin, ODTÜ Rektörü Turhan Feyzioğlu istifa etti… Eski Başbakan Adnan Menderes 10 Haziran’da yargılanmak üzere Yassıada’ya gönderildi. 16 Haziran’da sinir krizleri geçirip revire yatırıldı. 17 Eylül 1961 günü asılarak idam edildi…

 

 

ENVER GÖKÇE ; Gerek sanat anlayışında ve gerekse toplumcu duruşunda bir kâhin gibi haklı çıktı. “Ölüm adın kalleş olsun“ dizeleri tarihe çakıldı. 19 Kasım 1981 günü, 61 yaşındayken, Ankara Seyranbağları Huzurevi’nde öldü. ”Dost Dost İlle Kavga“ ve “Panzerler Üstümüze Kalkar“ kitaplarıyla bilinir. Pablo Neruda’dan ve Panova’dan çeviriler yaptı.

TURAN EMEKSİZ ; Hep on dokuz yaşında kaldı. 9 Haziran 1960 günü vurulduğu meydanda yapılan büyük bir cenaze töreniyle Anıtkabir’in eteklerine gömülmek üzere, Nedim Özpolat’ın cenazesiyle birlikte defnedilmek üzere Ankara’ya gönderildi. Adını bir vapura verdiler.( Şu an Mudanya Belediyesi o vapuru, Turan Emeksiz adını silerek  restoran olarak işletmektedir.) Malatya’da adını taşıyan lise başka bir isimle Milli Eğitim’e hizmet vermeye devam ediyor.

D O S T

Bizsiz Ilgaz’ın çam ormanları güzel değildir.

Hayda günlerim hayda !

Sırtını düşmana verdikçe

Murat dağları güzel değildir.

Dost dost ille kavga !

Biz olmazsak gökyüzü, biz olmazsak üzüm,

Biz olmazsak üzüm göz, kömür göz, ela göz;

Biz olmazsak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,

Ayın on beşi ;

Biz olmazsak Taşova’nın tütünü, Kütahya’nın çinisi,

Yani bizsiz

Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi

Güzel değildir.

Gel günlerim gel de dol

Gel Aydınlım, İzmirlim

Gel aslanım Mamak’tan

Erzincan’dan Kemah’tan

Düşmanlar selam ister

Gözden, gezden, arpacıktan.

(Gün Dergisi, Enver Gökçe, 15.07.1946)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir