Cumartesi, Temmuz 31, 2021

Elçin Efendiyev Yorumuyla ‘Shakespeare’ (Ege Küçükkiper)

 

“Shakespeare” bir Azeri’nin (Elçin Efendiyev) kaleminden çıkıp, bir başka Azeri’nin (Melahat Abbasova) yönetiminde hayat bulan ilginç bir oyun. İlginç olmasından kastım, oyunun bana farklı bir bakış açısı kazandırmasından ileri geliyor. Ana fikri sistem eleştirisi olan oyunlar üç aşağı beş yukarı aynıdır. Kimi vermek istediği mesajı gözüne sokar, kimi içten içe sezdirir. Ben içten içe sezdirenleri her zaman daha çok sevmiş, bazı şeyleri seyircinin anlaması gerektiğini düşünmüşümdür. Bahsettiğim oyun bu düşünce tarzıma uygunluğu açısından “sevdiğim” kısımda yerini aldı. Genelde oyunları izlemeden önce Ekşi Sözlük’te, o oyun hakkında yazılan yorumları okur bir fikir edinmeye çalışırım. Bir oyun hakkındaki yorumların hepsi olumsuz ise orada bir problem var demektir. Tersini düşünürsek, yani hepsinin olumlu olduğunu varsayarsak yine bir problemin olduğundan söz edebiliriz. Ben, arada mutlaka “çatlak seslerin” çıkması taraftarıyım. Karar vermeden önce o çatlak sesleri fazlasıyla duydum ve istemimi netleştirdim. Gitmeliydim…

Oyun için ön araştırmamı yaparken, “iki Azeri birbirinin dilinden anlar mı?” sorusunun yanıtını aradım ve oyunu izledikten sonra kendimce bir yanıt buldum. Bulduğum yanıta geçmeden önce yazar ve rejisör hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Çünkü adı geçen yazar ve rejisörün daha önce hiçbir oyununu izlemedim. (Melahat Abbasova’yı “oyuncu” olarak izlemiştim) Bu nedenle de önceki yazılarımda bahsetme fırsatım yakalayamadım.

Elçin Efendiyev, 1943 Bakü doğumlu, hikaye, roman, senaryo ve oyun yazarı. “Shakespeare” adlı yapıtı İBBŞT’nda sahnelenen ikinci oyunu. Bundan önce “Yıldızlar Altında Cinayet – Katil” adlı eseri yine Melahat Abbasova rejisiyle sahnelenmiş. Yani bir aşinalık söz konusu. Konu aşinalıktan açılmışken İBBŞT Genel Sanat Yönetmeni Hilmi Zafer Şahin, oyun broşüründe buna benzer açıklamalarda bulunarak, “artık oyun yazarının sözcüklerine, tümcelerine, anlatım biçiminin arka planına daha hakim olduğumuzun farkındayız” demiş. Elçin Efendiyev ise, yönetime ricada bulunarak, “Shakespeare”in de Melahat Abbasova tarafından sahneye konulmasını istemiş. Belli ki en başta söylediğim “uyum” ve “birbirinin dilinden anlama” meselesi onların nezdinde olumlu sonuçlanmış.

Eserleri: “Min Geceden Biri”, “Bülbül”, “Ömrün Son Seheri”, “Özümüz ve Sözümüz”, “Mahmut ile Meryem”, “Ölüm Hükmü”, “Şuşa Dağlarını Duman Bürüdü”, “Ak Deve”, “Sarı Gelin”, “Gümüşün Beyaz Kervanı”, “Kırk Ambar”, “Şuşa’ya Sis Çöktü”.

Doktorlar (normaller?) ile hastalar (deliler ?) arasında geçen “kara komedi” türündeki oyun, bir yandan çeşitli kimliklere sahip bireylerin birbirlerine karşı olan özentiliğini anlatırken bir yandan da ağır bir sistem eleştirisi yapıyor. Metnin geneli birey üzerine yoğunlaşıp evreni hedef aldığı yani özelden genele giderek bir bütün oluşturduğu için ben de yazıyı karakterler üzerinden şekillendirip, oyunun özüne inmeyi uygun buldum.

BAŞHEKİM (ERTUĞRUL POSTOĞLU)

İnsanlardan, dünyadan ve sistemden bıkmış. Riyakarlıktan, sahtelikten ve ikiyüzlülükten nefret ediyor. Mutlu geçirdiği tek bir günü yok. Hayatı monoton ve sıkıcı. Fakat yanında çalışanlara hayatın güzelliklerinden, olumlu taraflarından bahsedip, kendi hayatını da öyleymiş gibi gösteriyor. Altından kalkamayacağı işleri başka bir doktora havale ediyor.

Oyunculuğu: Karakterinin ruhuna tamamen girmiş, ses tonu etkileyici, tonlamaları yerinde.

DOKTOR (MERİÇ BENLİOĞLU)

O da hayatından hiç memnun değil. Başhekim’in bahsettiği güzelliklerin yaşadığı hayatta olmadığını biliyor ama bilmiyomuş gibi davranıyor. Başhekim’in arkasından konuşup, yüzüne karşı gülüyor. Yalnızlıktan bunalmış ve kadınlığını unutmuş. Hayallerindeki erkeği arıyor. Başhekim’e göre daha gerçekçi.

Oyunculuğu: Arka sıraların sesini duyamadığına eminim, rolü gereği mesafeci ve soğuk tavrını iyi kullanabilmiş.

HASTA BAKICI (NEVZAT ÇANKARA)

Başhekim ve Doktor’dan daha çok şey biliyor. Saf ayağına yatıp, kurnazı oynuyor. Her şeyin farkında ama çaktırmıyor. İnsani değerleri baz alıp, başka insanların duygularını sömürüyor. Hak ve hukuktan söz edip, başkasının hakkını gasp ediyor.

Oyunculuğu: Tipik Hasta Bakıcı, görevinin düşük düzeyde oluşundan dolayı ezilmişliğini ses tonuyla son derece başarılı canlandırmış.

SARAH BERNHARDT (SELMA KUTLUĞ)

Sürekli hayal kuruyor, Shakespeare ile görüştüğünü, “Juliet” karakterinin kendisi için yazıldığını söylüyor. Jüliet’i de “hayal” olarak tasarlayıp, yapılan “gerçek” heykelini görmek istiyor. Aşk için yaşıyor ve oynuyor.

Oyunculuğu: Oynadığı karakter neticesinde tiyatral yönü ağır basmış, hayalciliği, seyirciye de hayal kurdurmuş. Selam Kutluğ’a özel alkış…

STALİN (SEZAİ AYDIN)

Gerçek Stalin’in kendisi olduğunu iddia ediyor. Stalin’in yaptığı kötülükler aklına geldiğinde günah çıkarıyor. Tüm insanlıktan af diliyor. Kutsal kitabı önemli görüp, Kapital’i dışlıyor. Materyalizmden kurtulmaya bakıyor.

Oyunculuğu: Evet o bir Stalin, mimik ve jestler bunu söylemiş.

KARI – KOCA (ELÇİN ATAMGÜÇ)

Çift karakteri tek bünyede taşıyor. Barındırdığı iki ruhu devamlı tartıştırıp, doğruyu bulmaya çalışıyor. İnsanın isterse neler yapabileceğini kanıtlıyor. Mantığı ön planda tutup, gerçeği arıyor. Diğer ruhu için endişe duyuyor.

Oyunculuğu: İki karakterin de hakkını vermiş, ses tonları ayrım yapabilmeyi kolaylaştırmış, akıllara “Yüzüklerin Efendisi”ndeki ‘Gollum’u getirmiş.

DROP 13 (MURAT COŞKUNER)

Aralarına sonradan katılıyor. “Telepati” yoluyla insanların düşüncelerini okuyabiliyor. Başka bir gezegenden geldiğini söylüyor. Yaşadığı gezegen ile geldiği gezegen (dünya) arasındaki ayrımları anlatıyor. Sistemi çözen tek kişi olduğu için diğer insanları da kurtarmak istiyor.

Oyunculuğu: İnsancıllığı duruşundan ve konuşmalarından sezinlenmiş, bu hayatta onun gibi biri olmadığına seyirciyi inandırmış. Çok iyidi…

VENÜSLÜ (ÖZGÜR DAĞ)

Her karakterin bir özelliğini taşıyor. Metinde geri planda kalmasına rağmen, olabilecek şeylerin öncüsü konumuna geliyor.

Oyunculuğu: Elinden gelenin en iyisini yapmış, rol çalmayarak az ama öz oyunculuğunu ortaya koymuş.

Bütün bunların ışığında metne bakacak olursak…

Metin, bir ana temanın (sistem eleştirisi) etrafında birçok alt temaya değiniyor. Bahsi geçen meslek gruplarındaki uzmanların, “anormal” insanları, “normal” hale getirmeye çalışmaları sırasında, aslında kendi hayatlarının “normalliğinden” hiçte memnun olmadıklarını anlamaları konusunda bir uyarı yapıyor. “Anormaller”i ise bu uyarının yapılmasına katkı sağlayan kişiler olarak görevlendiriyor. Buradan hareketle biçimlenen oyun, “birinin akıllı, diğerinin deli olduğuna kim karar veriyor?” sorusunun cevabını arıyor.

Malum, Doktorlar bilimin üstünlüğüne inanan ve bu üstünlüğün yanılmazlığını ilke edinen, hatta bunun için yemin eden kişilerdir. Yani hastaların aksine, daha “somut” veriler ışığında hareket ederler. Gelin biz bu “somut” kelimesinin yerine “gerçek” ifadesini kullanalım ve o şekilde devam edelim…

Yazar, “gerçek” dünyanın iki yüzlülüğünün, zorluklarının ve sıkıntılarının sebeplerini, Doktorların (normallerin) üzerine yükleyerek, hastaların yaşama idealist bakışları ile Doktorların “sığ” görüşlerini zıtlık yoluyla vurgulamış. İnsandan, dünyadan, sistemden tiksinen bir “normal” portföyü oluşturarak, tüm bunları değiştirmek için çabalayan ve kendi içinde değiştirebilen delilerin, yaşamdan aldıkları tadı, bize de tattırmış.

Daha önce belirttiğim gibi özelden yola çıkarak genele gidersek, yazdıklarımı sadece belirli bir meslek grubuyla sınırlandırmak yanlış olur. Elçin Efendiyev, insanlığın temel sorunlarını baz alarak herkesin üzerinde bir etki yaratmak istemiş ve şahısları taraflara ayırarak (Doktorlar/normaller ve hastalar/deliler) bir seçim yapmamız gerektiğini savunmuş. Oyunu izlerken ben de kendimi sorgulayarak, hangi tarafta olduğumu ve hangi tarafta olmam gerektiğini düşündüm…

“Sığ görüş” demiştim. Bu tanımlamaya verilebilecek en iyi örneğin, Hasta Bakıcı’nın “Evet çalıyorum, ben bu dünya da yaşıyorum nasıl çalmam!”repliği olduğu kanaatindeyim. Bir başka “kendi düşen ağlamaz” durumu ise, Doktorların, “Bütün bu kötülükleri insan yapıyor, insan yaşıyor, kendi ‘orman kanunlarını’ kendi belirliyor, kendini sınırlandırıyor.” cümlesiyle açıklamak mümkün. Oyundaki bir diğer husus “egozim”. Başka yerden gelen ve farklı özelliği olan birinin (Drop 13), o özelliğini söylememesinden dolayı, dünya insanı tarafından (Başhekim) “bencil” olarak nitelendirilmesiyle “egoizm” eleştirisi yapan yazar, bireyin “hep banacılığı”nı da sistemin bir sorunu olarak ele almış.

Buraya kadar olaylara Doktorların ve Hasta Bakıcı’nın gözünden baktık. Biraz da hastaların gözünden bakalım…

Doktorların genelinde (aslında hepimizin özellikle şu günlerde yaşadığı sorun) vuku bulan “inanmama” problemi, onların hastalığı olarak gösterilmiş ve nedeni sisteme bağlanmış. Bu teşhis Akıl Hastahanesi’nde bulunan deliler tarafından konulmuş. Riyakarlıktan, sahtelikten ve ikiyüzlülükten dem vuran Doktorlar, memnun olmadıkları hayatlarını, memnun‘muş’ gibi göstererek birbirini mutlu ederken, “inanmadıkları” hastaların yaşamlarına özenir hale getirilmiş. Esas mutluluk ise, bireyin yararlı olmasıyla mümkün kılınmış.

Bu kısma baktığımda “uzay mekiği” ile gelip, aralarına sonradan katılan “Drop 13” karakterinin işlevini daha net anladım. Sanki, “göremeyen” insanlara, o göremedikleri şeyleri göstermek, gerçekleştirilemeyecek hayaller için boşa çaba harcatmamak, maddiyatın değil maneviyatın önemli olduğunu vurgulamak ve onların “gerçek” sanılarının diğer yönlerini anlatmak için “gönderilmiş”. Bu nedenle “Drop 13”ün, oyundaki en etkili karakter olduğunu düşünüyorum. “Stalin” ise, hem gerçek bir kimlik hem de “insanlar güçlü olandan korkar” repliğinin sahibi olduğu için bugünün ve her dönemin iktidarına aynan tutan bir karakter. Olmadığı halde “Ben Stalinim” demesi, Stalin gibi nicelerinin olduğunun ve olacağının birer kanıtı. Ayrıca Stalin’in kendisini “Othello” oyunundaki “İago” olarak görmesi de çoğu şeyi açıklar cinsten. Oyunda da söylendiği gibi: “Bu kadar kötülüğü ancak ‘deliler’ yapabilir.”

Oyunun alt metinlerinden biri de tiyatronun gerekli olup, olmaması. “Drop 13”, geldiği gezegende tiyatronun olmadığını, bütün bunların yaşanmadığını ve sistemin ayarında çalıştığını fakat dünyada olmasına karşın, dünyanın böyle bir nimetten faydalanmayıp, kendi kendisini mahvetmesine dikkat çekiyor. Sistemi düzeltmenin bir yolunun da sanattan geçtiğini bilerek ilerleyen metin, bu esnada, adını da aldığı “Shakespeare”i devreye sokuyor. Yavaş yavaş Shakespeare okumaya (Romeo ve Juliet) başlayan karakterler, ortak bir duygu (AŞK) çevresinde toplanıp, yaşama Romeo ve Juliet’in gözünden bakmaya başlıyorlar…

Bu arada William Shakespeare’de, eserlerinde konu itibariyle insanlığın temel sorunlarına ışık tuttuğu için (bu oyun gibi) oyunun adının “Shakespeare”olmasını yerinde buldum.

TEKNİK UNSURLAR

Melahat Abbasova’nın rejisi, Ayhan Doğan’ın sahne tasarımı sayesinde gözle görülür bir etkiye ulaşmış. Dekor, kocaman bir beyinden oluşmuş ve bu beyin, sahne karartılarak görevliler tarafından açılmış. Burada, bahsettiğim etkiyi yakalayamadım. Karartma ve kişiye ihtiyaç duyulmadan, otomatik bir şekilde, kendiliğinden açılmasını ve içerisinden bir renk cümbüşünün çıkmasını beklerdim. Dekor, bu haliyle sadece görsel olarak bir amaca hizmet etmiş. Açıklama: Tıbben beynin sağ bölümünde “hayal gücü”, sol bölümünde ise “mantık” ağır basar. Her iki bölümde bulunan irili ufaklı çarkların dönüşünü ve karakterleri de bu işe katarsak, koyu yazılan cümlenin, rejisörün elinde akıllıca kurgulandığından söz edebiliriz. Edelim…

Sağ bölüm çarkları (hayal gücü) “otomatik” olarak durmadan dönüyor ve “Sarah Bernhardt”ın denetimi altında. (Karakterin ruh halini yukarıda açıklamıştım) Sol bölüm çarkları (mantık) ise bazen dönüp, bazen duruyor ve “Karı-Koca”nın denetimi altında. (Açıklaması yine yukarıda) Fakat sol bölümdeki mantık çarkları, sağ bölümdeki hayal gücü çarkları gibi “otomatik” bir biçimde dönmüyor. Çarkın dönmesi, karakterin o çarkı kendi elleriyle döndürmesine bağlı. Yani “Karı-Koca”nın tutarlı çatışmalarına. Olaya sonradan dahil olan Doktor da  beynin içerisine girdiğinde bütün çarkları birden döndürüp, kafasının karışık olduğunu izah eden bir rol üstlenmiş.

Beynin ortasında/merkezinde bulunan yükseklik, bir yandan “konuşma alanı”nı simgelerken, diğer yandan metnin barındırdığı tiyatral öğeler doğrultusunda “sahne” görevi görmüş. (Konuşma alanına uygun bir nokta) Ve son olarak “Drop 13”ün beynin arkasından (bilgiyi işleyen alan) çıkıp gitmesi, işini bitirdiğinin bir göstergesi olmuş. Burayla ilgili olduğu için kostümden önce ışığı değerlendirmek istiyorum. “Drop 13”ün gezegen arkadaşları tarafından götürüldüğü sahnede kullanılan ışık, “uzay macera filmleri”ni andırmış. Daha yaratıcı olabilirdi.

Oyunun başında verilen dört ayrı ışık, (içeride kaç kişi olduğunu bildirmiş) az evvel söylediğim uzay macera filmleri ışığı ile aynı. Hal böyle olunca aklıma şu soru takıldı : “Akıl Hastahanesi’ndeki diğer hastalarda mı başka gezegenden geldiler? Metinde buna rastlamadım. Bir başka soru: Son kısımda sekize çıkan ışık sayısı, oyuncu sayısından ötürü “selam” mizanseni için mi yoksa finalde diğer üç kişinin (Başhekim, Doktor, Hasta Bakıcı) de o beynin içerisine girmesinden dolayı mı ? (Umarım ikincisi içindir)

Dört ışığın birleşip beyni aydınlatması, hepsinin aynı amaç için biraraya geldiklerini betimlemiş. Doktorların sahnelerinde klasik “star ışığı” uygunlanmış. Genelde ise düz bir aydınlatma hakim. Beni en çok rahatsız eden şey, her tarafın gölgelerle dolu olmasıydı. Özellikle yapıldığını sanmıyorum. Yine rejisörün tekniğinden bahsetmek zorundayım çünkü bu sefer dekoristten bağımsız olarak sahnelediği yerlere değineceğim. İki soru: İlk sahnedeki uzun yürüyüşe ne gerek var? Oyun boyunca kulise giden yollar, hastahane kapısı olarak planlandıysa, Başhekim neden seyircilerin önünden yürüp sahneye çıkıyor?

Planlı programlı düşünülen bir rejide bu kadar bariz bir mantık hatasını benim aklım almadı. Birde Doktorların egemen olduğu sahnelerde beyni görmeseydik iyi olurdu. Sonuçta orası “özel” bir alan. Son soru: “Haç” işaretinin orada ne işi var? Arkada durması, “aklına yeni mi geldi?” dedirtmek için mi? Öyleyse güzel…

Oyunun en başarılı öğelerinden bir tanesi de kostüm tasarımı. Doktorlar ve Hasta Bakıcı için söylenecek pek bir şey yok. Tahmin ettiğiniz gibi. Hastaların kostümleri ise, tahminlerinizin  yanı sıra, üstlerine giydikleri çeşitli kıyafet ve aksesuarlarla (üniforma, ceket, şal, şapka, gözlük, topuklu ayakkabı) oyuncuları, canlandırdıkları kişiliklerle özdeşleştirmiş. Özellikle S. Bernhardt’ın şalının rengi, hayata “toz pembe” bakışını desteklemiş. Emra Albayrak Şahin’i kutlarım… Müzikler oyunun genel ruhuna uygun olarak hüznü ve ümitsizliği birarada barındırmış. Haçın görüldüğü anda çalan dinsel müzik durumu toparlarken, karakterlere göre ayrı müzikler yapılmış. (Uzay vs.) Fakat Shakespeare devreye girdikten sonra müzik ritm değiştirmemiş. Değiştirmediği için de aradaki ayrımı netleştirememiş. (Müzik: Aygün Semedzade)

Kısacası memnun kaldım, tavsiye ederim…

Not: Oyun 2 saat / 2 perdedir.

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz