Kapat

Düzanlam ve Yananlam (Semih Fırıncıoğlu)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Düzanlam ve Yananlam (Semih Fırıncıoğlu)

Hands

Yanda iki el fotoğrafı görüyorsunuz. Her ikisinde de zemin siyah. İkisi de aynı kişinin, aynı eli. Kadından çok erkek eline benziyor. Her ikisinde de elin içi kameraya dönük.

Soldaki fotoğrafta işaret parmağıyla orta parmak birbirinden iyice açık biçimde havaya dikilmiş, diğer parmaklar kapalı.

Sağdaki fotoğrafta yine işaret parmağıyla ortak parmak açık ama birbirine yapışık, yüzük parmağı kapalı, baş parmak yüzük parmağının üstüne katlı, küçük parmak da açık.

Bu fotoğraflarda ilk bakışta ne görüyorsak onu betimledik. Ne ise o. Bu “ilk tanıma”ya göstergebilimciler “düzanlam yükleme” (denotasyon, denotation) aşaması diyorlar. Bunun sonucunda ortaya çıkan gösterge de “düzanlam göstergesi” (denotatif gösterge, denotative sign) oluyor.

[“Denotative” sözcüğünün İngilizce’deki karşılığı “literal.” Türkçe’ye “sözlük anlamında” diye çevriliyor, yani bir kelimenin sözlükteki tanımı, en beklenir, en ilk akla gelen anlam.]

Şu, özellikle sanatlarla ilgilenen kişiler için çok önemli: Hiçbir gösterge düzanlam düzeyinden öteye gitmemezlik edemez, “ne ise o” olarak kalamaz. Kaldı ki, bir göstergeyi düzanlam düzeyinde betimlerken de öğrenip dağarcığımıza atmış olduğumuz bilgilere başvuruyoruz: elin neye benzediğini, parmağın ne olduğunu, nasıl hareket ettiğini, vb. biliyoruz.

 

Farkında olarak ya da olmayarak, insan beyni hemen görünen ya da duyulanın ötesindeki katmanlara atlıyor.

Örneğin, bu notları okuyan kişi bu fotoğrafları bir gazetenin ön sayfasında görecek olsa garipseyecektir. Ama bu sitedeki “bağlamı” bilen okur bu fotoğrafların iletişimle ilgili bir konuda örnek oluşturmak için konduğunu tahmin edecektir.

 

Yukardaki örneğe tekrar bakalım: Bir kağıda bir cümlelik bir yazı basılmış. Siz kağıt üzerindeki bu mürekkep lekelerini “okuyarak” yazılanın anlamını anlıyorsunuz: “Kahvaltı servisi kesin olarak saat 8:17 ile 9:54 arasındadır.” Kağıttaki siyah lekeler “gösteren,” belirttiği anlam “gösterilen,” bu ikisini birbiriyle ilişkilendiren, anlamlayan aklınız da “yorumlayan” oluyor. Yorumlama işlemi bundan önceki bölümde anlattığım biçimde düzenlenmiş paradigma kümelerine ve kelime sırasını düzenleyen kodlara başvurularak yapılıyor.

Kağıtta yazılı cümleye baktığınızda öncelikle ne dediğini okuyup anlıyorsunuz — kahvaltı servisi falanca saatlerdedir. Bu “ilk tanımaya” göstergebilimciler “düzanlam yükleme”(denotation) aşaması diyorlar. Bunun sonucunda ortaya çıkan gösterge de “düzanlam göstergesi” (denotative sign) oluyor.

Cümlenin ne dediğini anlar anlamaz kahvaltı saatlerinde bir tuhaflık olduğunu farkediyorsunuz: deneyimleriniz size programların genellikle saat başlarına, buçuklara, çeyreklere isabet ettirildiğini öğretmiş; bu cümlede söylenende bir aykırılık var. Bu durumda düzanlam göstergesi sizi bir aşama öteye atıyor, birtakım başka göstergelere havale ediyor. Bu ikinci aşamaya da “yananlam yükleme” (connotation) aşaması deniyor. Bu aşamada ortaya çıkan gösterge de “yananlam göstergesi” ya da “çağrışımsal gösterge” (connotative sign) oluyor.

Bu iki aşamada göstergeleri oluşturmakta başvurulan kodlara da “düzanlam kodları”(denotative codes) ve “çağrışımsal kodlar” (connotative codes) deniyor.

Çağrışımsal kodlar toplumsal oldukları kadar kişisel de olabilirler ve bağlam bazlıdırlar — yani ortama, yorumlayan kişinin kim olduğuna göre belirlenirler. Bu nedenle göstergeler çağrışımsal kod düzeyinde daha çok-anlamlı ve yoruma açık, düzanlam kodu düzeyinde ise göreceli olarak daha kapalıdırlar. Ve çağrışımsal kodlar Rusların açtıkça içinden yeni bir bebek çıkan Babuşka bebekleri gibidir, sürekli birbirlerini doğururlar. Yine yukardaki örneğe bakacak olursak, kahvaltı saatlerinde bir aykırılık farkettiğiniz zaman olayı çözümlemenize yardımcı olacak kodlardan biri olarak (çok büyük olasılıkla farkında olmadan) yazıda kullanılan fontlara başvuracaksınız. Çünkü fontların belirli yerlerde kullanımını göre göre fontlara özdeşleştirme (association) yoluyla anlam yüklemişsinizdir.

Bu aşamaları en çok önemseyen ve irdeleyen kişi Roland Barthes oldu. Barthes’ın bu konuyu neden önemsediğini kısaca anlatmaya çalışayım:

Barthes düzanlam yükleme aşamasının çoğunlukla bilinçli, çağrışım yüklemelerinin ise çoğunlukla farkında olunmadan, bilinçaltında gerçekleştiğini ve öznel (sübjektif) olduğunu söylüyor. Bu iki aşama birbirinden çok net biçimde ayrılmıyor, insanın çağrışımsal düzeyi düzanlam düzeyiymiş gibi görmesi çok sık görülen bir yanılsama. Yani, “yanlış okuma” olasılığı var. Barthes insanların bu zayıf noktasının doğru sanılaraktan yanlış işler yapılmasına ve insanların birbirlerini yanıltmalarına, kandırmalarına, kullanmalarına yol açabildiğini söylüyor.

Barthes bu saptamasını geniş çaplı toplumsal anlamlandırmalara uygular. Örneğin, bir balerinin bir ayağının üzerinde dengedeyken öteki bacağını gövdesine kırk beş derece açıda, yere paralel biçimde dümdüz ileri uzattığını, bale pabuçlu ayağının da bacağın aynı doğrultuda devamıymış gibi bükük olduğunu düşünelim. Benim bu düz betimlemem görüntünün düzanlam düzeyini oluşturuyor. Bu görüntü belirli tarihsel gelişmeler, özdeşleştirmeler sonucunda batı toplumlarında “güzel” çağrışımını edinmiştir. Balerin bacağını büküp karnına doğru çekse, ayağını da ucu tavana yönelik biçimde geri bükse, görüntü güzellik çağrışımını yitirir, bakanlar bale pabucunun yapısındaki iğretiliği, gövdenin doğal bir uzantısı olmayışını farketmeye başlarlar, çünkü bu öteki gibi klişeleşmiş, formülleşmiş bir görüntü değildir. Mücevher reklamlarının fotoğraflarında güzel sayılan pozisyonlardaki balerin görüntülerine oldukça sık başvurulur ve bunlarda söylenen “balerine bakın” ya da “bakın, balerin ne güzel” değil, “bakın, sattığımız bilezik ne güzel”dir — yani, düzanlam göstergesi artık balerin ve pozisyonu değil, onun çağrıştırdığı güzellik olmuştur.

Barthes bu türden, kendi içinde çağrışımsal aşamalar içeren toplumsal anlamlandırmaları“mit” (myth) olarak nitelendirmiştir. Hatta, mitlerin düzanlamsal çıkış noktalarını örtbas etme, gizleme (mystify), bunun yerine çağrışımını ön planda tutarak, düzanlamı sanki buymuş gibi gösterme eğilimleri olduğunu söyler.

Bu konuda sık başvurulan bir örnektir: Bir erkekle bir kadını yanyana koyduğunuzda birine erkek  ötekine kadın denmesinin fiziksel nedenleri gözünüzün önündedir (düzanlam). Kadın çocuk doğurabilmeye ve emzirmeye olanak veren bir yapıdadır, erkekse kas ve kemiklerinin daha iri, daha güçlü olması nedeniyle doğayla fiziksel mücadeleye daha uygundur. Bu durum “doğal” (natürel) kabul edilir. Ancak, kadının doğurup emzirmesi onun erkeğe göre daha şefkatli, bakıp beslemeye daha yatkın olduğu, o nedenle de evde oturduğu çağrışımlarını yaratır ve bir süre sonra bunlar da kadının “doğal” tanımına girer. Erkek de “doğal” olarak eve ekmek getiren taraf olur. Bu da giderek aile kurumunun en küçük “doğal” toplumsal kurum olduğu ve doğallığı nedeniyle de adil ve değişmez olduğu inancını oluşturur. Çok uzatmayalım: aradan binlerce yıl geçer, geliriz yirmibirinci yüzyıla, ülkelerin siyasi ve toplumsal karar mekanizmalarını yönetenlere bakarız, çok büyük çoğunluğu erkek! Bu devirde bu konumların çocuk doğurmakla, çocuk emzirecek memesi olmakla, pazu gücüyle ne ilgisi var? Yok. Bunlar geçerliğini yitirmiş ama mit geçerliğini sürdürüyor. Neden değişemiyor bu mit? Barthes’a göre avantajlı konumda olan kesim değişime direndiği için değişemiyor. (Fiske, 87-91)

Şimdi Barthes’ın işaret ettiği sorunu başka bir örneğe uygulayalım: Dünyanın birçok yerinde kıyılmış hayvan etinin yassılaştırılmış parçalar biçiminde ızgarada kızartılması ve ekmeğin içine konarak yenmesi yerleşmiş bir gelenek. En azından Türkiye ve ABD’de bu et ve ekmeğe soğan ve domatesin eşlik etmesi de yerleşmiş. Türkiye’de bu birleşime “köfte-ekmek,” ABD’de “hamburger” denmiş (bunu derken aklımda Türkiye’de sokak ya da büfe köftecilerinin, ABD’de de McDonald’s ve benzeri kuruluşların sattığı ürün var). Biçimsel farklılaşmalarını bir yana bırakıp bunları “masaya yatırıp” baktığımızda, düzanlam (denotation) düzeyinde gördüğümüz şey aynı: kızarmış et, ekmek, soğan, domates. İşlevsel açıdan da her iki ürün arasında paralellikler var: protein ve karbonhidratın biraraya geldiği, derli toplu, bir lokantada oturmayı gerektirmeyen ve tek başına bir öğün oluşturabilmesine karşılık ucuz bir ürün.

Yıllar önce besteci İlhan Mimaroğlu’nun bir Türkiye dönüşünde “yahu köfte-ekmek memleketinde McDonald’s açmışlar, ucuz da değil ama kapış kapış gidiyor, nasıl olabilir bu?” deyişini hatırlıyorum. İlhan Bey’i hayrete düşüren, çağrışımsal kodların insanın ağzına sokup çiğnediği et ve ekmeğin tadını bile bazen üstüne fazladan para sayacak ölçüde farklı algılamasına neden olabilen gücüydü. Hamburger zincirlerinin uluslararası başarısının sırrı (güvenilir bir standart tutturabilmelerinin dışında) bütünüyle çağrışımsal kodları kullanıp geliştirebilmelerinde yatar. Gerçekte, ürünün çıktığı ülke olan ABD’de McDonald’s yiyenlerin Türkiye’deki sınıfsal karşılığı orada McDonald’s yiyenler değil, bildiğim kadarıyla genellikle köfte-ekmek ya da ne ucuzsa onu yiyenlerdir. Her iki taraf da kesesinin elverdiği seçenekler arasında en uygun bulduğunu genellikle “çaresizlikten” yiyor. (McDonald’s ve benzerlerinin sonradan ürünlerini sağlıklılaştırmasına, mönülerinde yeni seçenekler yaratmalarına neden, yoksul kesimin çaresizliğini istismar ettikleri yolundaki ağır eleştirilerdir.) Ama Türkiye’de birine “hadi kalk McDonald’s’a gidip ekmek içi köfte yiyelim” deseniz herhalde en azından gülümser, çünkü ürünün düzanlamsal (denotative) düzeyine artık çağrışımlar gelip yerleşti: ABD yaşam tarzı, “hamburger” kelimesi, reklamlardaki hamburger yiyen mutlu yüzler, mönüdeki İngilizce adlar, köfte-ekmek yiyen sınıftan farklı olmak, vb. Zihninde bu göstergelerin yerleşmediği kişi çok daha sözlük anlamında bakacaktır ürüne. Örneğin, annem ilk kez önüne McDonald’s konduğunda bir ısırık aldıktan sonra üstteki ekmeği kaldırıp bir elinde tutarak “ekmeği güzel, yumuşak ama ekmek tadı vermiyor; köftesi de sırf et, kokuyor, biz olsak ete soğan, baharat koyarız” diyerek yabancılaşmaya (alienation) karşı tam Brecht’lik bir karşı-yabancılaşma çekivermişti.

Düzanlam-yananlam olgusu sanatsal iletişimde üzerinde belki de en çok düşünülmesi gereken konu olabilir. Bu düşüncemin örneklerine ilerdeki bölümlerde sıkça rastlayacaksınız. Ne demek istediğimi özetleyeyim:

Yirminci yüzyıl sanatlarında belirli bir mantığa oldukça sık rastlanır: Madem her kişi kendi anlamlandırmasını kendisi, kendi deneyimlerine dayanarak yapıyor, madem her kişide farklı çağrışımlar oluyor, o zaman ben yapıtımı yalnızca düzanlamı düşünerek üretirim, yapıt yalnızca çağrışımların tetiklenmesini üstlenmiş olur. Bu anlayışa resim-heykel-enstelasyon alanlarında oldukça sık rastlıyoruz. Atıyorum: Diyelim ki birisi bir konserve kutusunu getirip bir galerinin ortasına koyuyor. Galeride başka birşey yok. Kendisine “bu ne?” dersen, “bu bir konserve kutusu” diyor. Yani, nesne ne ise o, herkes kendinde çağrıştırdığı göstergelere göre ne anlam verecekse onu versin.

Buraya kadarı tamam. Ancak, bu nesneyi ve sergileme fikrini üreten kişinin farkında olması gereken birşeyler var: bunlardan en önemlisi, bu türden işlerin sergilendiği bir kentteki bir galeriye gelip de yapıtı gören ziyaretçinin yerdeki tenekeye bakıp çocukluğunda kardeşiyle açıp bitirdikleri dolma konservesini anımsaması pek olası değil. Bu ziyaretçi bir sanat yapıtı görmek üzere bir galeriye geldiği için (kodlar ve çerçeveler nedeniyle) yerdeki nesnenin düzanlamı bu kişi için konserve kutuluğu değil sanat yapıtı oluşu (köfte-ekmek yerine “McDonald’s” yediğini düşünmek gibi). Sanat yapıtını konserve kutusunun oluşturduğuna bakması sonraki aşamalara giriyor.

Anlamlandırmada başvurulan çağrışımsal göstergeler zinciri, görsel sanat bağlamıyla ilgili paradigmalardan başlıyor. Yani, herhangi bir sanat yapıtını sergi mekanında görmeye gelen kişinin onu ne ise o olarak görmesi olanaksız: nesnenin bir galeride sergileniyor olmasının, galeri hakkında bilinenlerin, içinde bulunulan kentteki sanat etkinliklerinin, o dönemde görsel sanatlar hakkında söylenenlerin, görsel sanat tarihinde yapılmış olanların vb. nesneye bakan insanı rahat bırakmadığını söylüyorum. Sonuçta, nesneye bakan kişinin yüklediği ilk düzanlam halihazırda bilmemkaçıncı derecedeki çağrışımsal kod oluyor. Bu nedendendir ki, böyle bir yapıt, sözgelimi, 1910’larda New York’ta sergilenseydi bugün o konserve kutusu paha biçilmez bir ürün olarak büyük bir müzede oturuyor olabilirdi. Bugün böyle bir iş olsa olsa sanatlardaki “büyük geleneğin” dışında kalmış küçükçe bir kentte ya da bohemsi gençlerin oturduğu dış mahallelerden birindeki bir galeride olur, orada da birilerinin gidip “evladım, Amerika kıtasının bu kaçıncı keşfidir?” demesi olasılığı büyüktür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir