Pazartesi, Ağustos 2, 2021

Düşüncelerimizin Vazgeçilmezleri: Aklımdaki Kadınlar (Ege Küçükkiper)

 

Neil Simon’un 1992 yılında yazdığı, Gleen Jordan’ın televizyon filmi olarak beyaz cama aktardığı (1996), ilk kez bu yıl Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen “Aklımdaki Kadınlar”, yazarın diğer oyunları gibi hem hüznü hem de komediyi birarada barındırıyor. Orijinal adı “Jake’in Kadınları” olan oyun, uyarlama ismiyle, bütününe daha fazla uyum sağlamış. Ayrıca Neil Simon imzalı “Aşka 103 Adım” Tiyatrokare, “Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum” ise İBBŞT tarafından sahnelenmekte.

Nevrotik (Kişilik bozukluğu) yazarımız Jake’in, eşleriyle (İlk eşi vefat etmiş), çocuklarıyla, kız kardeşiyle, psikoloğuyla ve metresiyle zihninde yaşadığı maceraların anlatıldığı oyun, geçmişin bugüne, bugünün yarına olan etkisini kurgulamakta son derece başarılı. İlk bakışta “kadın” temalı görünen metin, altında yarattığı derinlikle, “sevgi”nin ve “affın” hayatımızdaki en güçlü duygular olduğuna vurgu yaparken, (Yeti de diyebiliriz, çünkü bazılarımızda yok!) kurtuluşun insanın içinde olduğuna, üstesinden gelmemiz gereken her şeyin ancak bu yoldan geçtiğine ve değerlerimizin daha olumlu şartlar altında şekillenmesinde birer araç olarak gösterilmekte. Aynı zaman da insan yaşamında yeniliğin önemli bir yeri olduğuna dikkat çeken eser, evlilik ve aile ilişkilerinin kişi üzerindeki etkisi hakkında hayati sorunları ele almakta.

 

 

Metin, fantastik tarzı akıllara getirirken, karakterler arasındaki bağı sıkıca örmekte. Hatta sahnede görmediğimiz fakat yazarın, aklından sürekli geçirdiği “anne” figürünün, yaşadığı rahatsızlığa etken olarak gösterilmesi, ebeveyn ilişkilerine dikkat çekmekte. Kaybettiği eşinin varlığı geçmişe olan özlemi dile getirirken, aynı anda iki kadını idare etmesi ise, anın mutsuzluğunu, yarının kaygısını taşımakta. Anne ile kızın buluşması, iki zamanı ortak bir paydada buluştururken, asıl meselenin “anı yaşamak” olduğunu gözler önüne sermekte. Erkekler konusunda sıkıntısı olmayan yazarın tek sorunu aklındaki kadınlar olsa da, “baba”sının zihnini kurcalaması her şeyin göründüğü kadar basit olmadığını kanıtlamakta. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği oyun, karşılıklı saygı ve hoşgörünün egemen olması halinde hayatın dolu ve güzel olabileceğini naif bir dille anlatmakta.

DEKOR – KOSTÜM – IŞIK – MÜZİK

Melih Karakurt, yazarı, yüksekte konumlandırarak, hem yaratım gücüne (zihinsel olarak) sahip olduğunu hem de varmak istediği yer ile mesafesini, “otorite” kavramını da göz önünde bulundurarak yansıtmış. Kapıların sadece kirişten meydana gelişi ve fonda sallanan çizgisel perdeler boşluk duygusunu vermeye yetmiş. Sahne üç ayrı bölüme ayrılarak, karakterin içinde bulunduğu durum (Nevrotikliği) aşama aşama kaydedilmiş. Ve modern ile klasik harmanlanarak, tıpkı zamansal formların birlikteliği gibi eski-yeni çağrışımı yakalanmış.

 

 

Kostümler modern ve şık. Yazar karakterinin kostümü şal ve gözlük gibi nesnelerle daha entellektüel hale getirilebilirdi. Fakat klasik anlatının dışında yapılanması daha doğal sonuçlar doğurduğunu düşünüyorum. Psikiyatr, leopar deseniyle cinsellik arzusunu belirtirken, olağan kostümüyle mesleğini aktarabilmiş. Molly’nin hem çocuksu hem olgun halleri kostümlerle betimlenirken, annesi ile aynı ceketi giymesi, aralarındaki bağı desteklemiş. Julie’nin canlı renkler tercih etmemesi geçmişi daha iyi yansıtırken, kaldığı noktadan devam edişini (özellikle başındaki band ile) özetlemiş.

 

 

Maggie’nin yenilik arayışı, sıkça kostüm değişikliğiyle anlatımı kuvvetlendirirken, koyu renk tercih edişi olgun ve tecrübeli oluşunu göstermiş.  Shelie için de hemen hemen aynı şeyleri söyleyebilirim. Ek olarak, elbisesi kariyer sahibi bir iş kadını olduğunu söylese de (ceketli), her şeyden önce kadınlık içgüdülerinin olduğunu temsil etmiş. (ceketsiz) Karen ise, yazarın zihnindeki algıya uyum sağlamış. Ayrıca kendi haline bırakıldığında oldukça sade ve mütevazı kostümüyle yalnızlığını seyirciye geçirebilmiş. Fatma Sarıkurt’u kutlarım.

Işığın sahneyi bölüm bölüm aydınlatması, (yani sadece olayın geçtiği yerin aydınlatımı) yine nevrotikliğe bir bakış açısı hazırlamış. Abajur bize zamanı bildirirken, geçmişin izlerinin taşındığı sahneler karanlık bir ortamda sunularak anlatıma hizmet etmiş. Son kısımda koltukların tekli aydınlatılması, her karaktere bir selam çakarken, yok oluşun (hastalıktan kurtuluşun) sembolü niteliğinde karşımıza çıkmış. Zeynel Işık’a teşekkürler. Müzikler ise “an” odaklı ve oyunun her iki türüne (dram ve komedi) uygun bir biçimde tasarlanmış.

ÖNEMLİ NOT

İlk kez oyunun en önemli öğesi olan “REJİ”yi değerlendiremiyorum. Çünkü yok! “Sen şurada dur”, “sen şu lafı söyle”, “sen de şuradan gir” cümlelerinin gezindiği bir atmosfer olduğu çok belli. Söyleyebileceğim tek şey, karakterler de bölümlere göre ayrılıp, birbirlerinin kısımlarına müdahale etmeselerdi, hastalığın seyri daha net anlaşılabilirdi. Reji: Sinan Pekinton.

 

 

OYUNCULUKLAR

Levent Şenbay, Zeynep Ekin Öner, Ekin Tunçay Turan, Alev Buharalı, Pınar Gün, Dilara Keyf Günüç, Özge Mirzali ve Zeynep Bostancı’dan oluşan kadro, sıcaklığı, doğallığı, karakteri yaşayışı, dinamizmi ve ekip ruhu ile oyunun üstesinden gelerek, bizlere keyifli dakikalar yaşatıyor. Oyunun başrolü yazar (Jack) gibi anlaşılsa da, her karakterin eşit durumda olduğunu dipnot olarak açıklamalıyım. Bu arada yazmadan geçemeyeceğim. Bir ara her şeyi bırakıp Zeynep Ekin Öner’in ses tonuna kitlendim. Sabaha kadar konuşsa dinlerim, o derece! Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…

Not: Oyun 135 dakika / 2 perdedir.

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz