Çarşamba, Ağustos 4, 2021

Dans (Semih Fırıncıoğlu)

Dansın ne olup ne olmadığı üzerine yazanların birçoğu konuya eski çağlardan ve ilkel toplumlardan girerler, görüşlerine bir zemin hazırlamak için. Ben de kişisel eski çağımdan giriş yapayım dedim: benim çocukluğum 1950’lerin Elazığ’ında geçti. Bugünle karşılaştırılınca birçoğuna gerçekdışı gibi gelebilecek kısıtlı bir ortamdı ama bunun sonucunda yaşantı şu anda olduğundan çok daha basitti ve epeyce homojen diyebileceğimiz bir kültür yapısı vardı. Kendime sorayım dedim: “‘dans’ denince Elazığ’daki çocukluğumdan neler geliyor aklıma?”

– Halkevi binası artık (annemin de öğretmenlik yaptığı) kız öğretmen okulu olmuştu. Burada bir takım danslı toplantılara gittiğimizi hatırlıyorum. Yanılmıyorsam küçük bir orkestra çalardı (herhalde halkevi uygulamasının devamı, “tayinle gelmiş” devlet memuru müzisyenlerden oluşan ekiplerin son kırıntıları). “Dans” denince akla hep bu tür ortamlarda yapılan tango ve vals gelirdi ve çoğunlukla kadın kadına, arada bir de evli çiftler tarafından yapılırdı (medenilik göstergesi olarak). Tangonun iki sağa bir sola adım atılarak, valsin üç sayılarak yapıldığını annem öğretmişti. Bir de “modern” giyimli kadınlara “tango” denirdi. Karşımızda oturan İstanbul asıllı hanım sokağa şapkalı çıktığı zamanlar inşaat işçilerinin arkasından “tango tango” diye bağırdığını hatırlıyorum.

– Halkevi binasındaki toplantılarda ve bir ya da iki düğünde halk oyunlarını izlediğimi anımsıyorum. Bu düğünlerden biri bizim bahçede yapılmıştı: gece karanlığında gelin alayının ellerinde mumlarla Çayda Çıra oynayarak ağır ağır gelişinden, arada bir durup içlerinden birinin yanık yanık “hoyrat” söyleyişinden çok etkilenmiştim. Bir de bir grup erkek halay çekmişti, hepsinin nasıl olup da aynı hareketleri aynı zamanda yapabildiğine çok şaşırmıştım (beni lise ve üniversitede yıllarca bu işi yapmaya iten heveslenmenin ilki). “Halay çekelim,” “halaya duralım,” “Tamzara oynuyorlar” denirdi ama “dans” kelimesi bu tür oyunlar için kesinlikle kullanılmazdı. Halay çeken bir delikanlıya “ne güzel dans ediyorsun” desen gözüne yumruğu yiyebilirdin (ki hala birçok ortamda geçerli olabilir).

– Arada bir neşelenmeye açık erkekler radyoda sıkı bir oyun havası çaldığında ya da sünnetlerde, düğünlerde kalkıp kollarını açar, parmak şıklatarak sağa sola yürürlerdi. Buna “oynamak” ya da “göbek atmak” denirdi ama erkeklerde göbek ya da kalça hareket etmezdi. Kadınların yalnızca düğünlerde kendilerine ayrılan erkeksiz bölümde bolca göbek attıklarını anımsıyorum (çalgıcılar bir köşeye çekilen perdenin arkasında çalarlar, perdenin altından yemek, içki ve bahşiş sürülürdü). Kadınların hareketleri çoğunluk göbek ve kalça odaklı olurdu. Bunlar için de “dans” kelimesi kullanılmazdı.

– Büyük dayılarımın gençliklerinde çok azgın olduklarından, arkadaşlarıyla toplanıp Harput bağlarına kadın götürüp “oynattıklarından” konuşulurdu, hiçbir anlam veremezdim.

– “Köçek” kelimesi epeyce sık kullanılırdı: komiklik ya da sululuk yaptıkları zaman çocuklara sevecence “seni köçek seni” gibisinden söylenirdi. Erkekler arasında genellikle hakaret anlamında kullanılırdı. Bir de perçemli, biraz kırıtkan bir kadın terzisi vardı, onun hakkında konuşurken “köçek” dendiğini hatırlıyorum.

“Gösteri dansı” (presentational dance) diyebileceğimiz, yani insanların sahneli bir salona doluşup bir dans gösterisi izlemesi türünden organizasyonlar yoktu (buzdolabı, telefon, televizyon, duş, çamaşır makinesi de yoktu). Yanlış hatırlamıyorsam, bu tür olaylar bir süre sonra biraz tiyatro, biraz halk oyunları, biraz da konser karışımı gösteriler olarak düzenlenmeye başlandı.

Dansın ne olup ne olmadığını düşünürken benim bu küçük ilkel toplumumdaki konumunu referans olarak kullanabiliriz sanıyorum.

Bir ya da daha çok sayıda insan neden başka bir ya da daha çok sayıda insanın izlemesi için “dans” olarak adlandırdığımız gövde hareketlerini yapar? (Dans hareketinin ne olup ne olmadığı konusuna aşağıda gireceğim.)

Bunun birinci derecedeki yanıtı basit: iletişim kurmak amacıyla. Yani, göstergebilimdeki temel prensipler tabii ki burada da bütünüyle geçerli. Peki, neden söz, yazı, mim gibi araçların dışında bazen bir de dans olarak nitelendirdiğimiz hareketler aracılığıyla iletişim kurmak istiyoruz? Bu soruya verilmiş değişik yanıtlar var ama hepsi de spekülatif. Bu ve ardından gelen birkaç bölümde yazdıklarımı okursanız bu yanıtlardan bazılarına rastlayabilirsiniz.

Ben her türlü dansta bir ajitasyon dürtüsü (motivasyon) görüyorum. Bu kelimenin (agitation) “tahrik,” “kışkırtma” gibi Türkçe karşılıklarını kullanmak istemiyorum çünkü olumsuz çağrışımları var. Ajitasyonu izleyenlerde bir süreci başlatma, bir oluşumu tetikleme dürtüsü anlamında kullanıyorum. Ve bu ajitasyon dürtüsünün “içeriğine” ve dozajına göre de üç tür danstan söz edebileceğimizi söylüyorum: erotik dans, kaynaşma dansı ve gösterim dansı.

Yukardaki Elazığ örneklerinde bu türleri ayırdetmek oldukça kolay çünkü bunlar o tarihlerde, o toplumda birbirlerinden net bir şekilde, çok kalın duvarlarla ayrılıyorlardı. Daha karmaşık ve açık kültürlerde, özellikle son elli yılda türlerin birbirleriyle örtüştüğü birçok uygulama ortaya çıktığı için, bunları birbirinden ayırmak doğal olarak çok güçleşiyor.

Erotik dans:

Bu tür danslarda en belirgin ajitatif öge, adı üzerinde, cinsellik. Cinsel birleşmede ön plana çıkan gövde birimlerinin ve birleşme hareketlerinin genellikle ritmik hareketlerle sergilenmesiyle izleyende cinsel birleşme isteği uyandırmaktan söz ediyoruz. İnsanlar her yerde az çok aynı biçimde çiftleştikleri için cinsel ajitasyon hareketleri de toplumdan topluma çok fazla değişmiyor. Örneğin, 80-90 yıl öncesinin Harput bağlarındaki oturak alemleriyle şimdilerde metropol barlarında icra edilen “kucak dansı” arasında büyük farklar yok sanırım.

Bu tür danslarda her zaman için bir de “ben farklıyım” boyutu söz konusu: hüner gösterimi dediğimiz şey temelde birisinin bir şeyi ötekilerden daha iyi yapabildiğinin, en azından farklı olduğunun gösterimidir. Cinsel ajitasyon amacıyla yapılan dansların hemen hepsi müzik eşliğinde ve ritmik hareket kalıplarıyla sunuluyor ve hareketlerde genellikle, sportif ya da akrobatik gösteriler gibi, herkesin yapamayacağı türden bir yetenek ya da çalışmışlık sergileniyor. Örneğin, dansöz arkaya doğru sıradan insanın yapabileceğinden daha çok bükülebileceğini, kalça kıvırmayı seri biçimde yapabileceğini, vb. gösteriyor.

Bu “akrobatik” boyut ilk bakışta erotik danslarda epeyce bariz ve basit bir amaca yönelik bir etkinliği cafcaflamaya benzeyebilir ama Charles Darwin’in dans ve müzik konularındaki görüşlerini hatırlamakta yarar var. Darwin bunların üreme sürecinde eş seçme ritüellerinin uzantısı olduğunu söylüyor: “Müzikal seslerin ve ritmin başlangıçta insanoğlunun kadın ya da erkek ataları tarafından karşı cinsi cezbetmek için kullanıldığı sonucuna varıyorum.” [ftnt] Yani, günümüz kavramıyla söylersek, ses ve hareket “reklam” amacıyla kullanılıyordu diyor: bunlarla taraflardan biri ötekine sağlıklı, dengeli, güçlü ve becerikli olduğunu gösteriyordu. Örneğin, yiyecek ve barınaktan sorumlu sayılan erkek “baba ben olursam hem çocuk sağlıklı doğar hem de sana ve çocuğa başka erkeklerin bulabileceğinden daha bol yiyecek ve daha kaliteli barınak sağlayabilirim” mesajını iletiyordu. Darwin bu ritüellere malzeme olan ses ve hareket kullanımlarının evrim boyunca giderek kendi başlarına kurumsallaşmış ve özerkleşmiş olduklarına inanıyor.

Bunun günümüzde Darwin’in izinden giden kognitif psikologlardan Geoffrey Miller tarafından söylenen matrak bir versiyonu daha var: kadın karşısında dans edip şarkı söyleyen erkeğe bakıp “bu adam böyle bütünüyle lüzumsuz işlere heveslenip bunlarla uğraşmaya vakit bulabildiğine göre demek ki tuzu kuru, yani barınağını bulmuş, yiyeceğini stoklamış, emniyete almış” diye düşünüyor olabilir.

[I conclude that musical notes and rhythm were first acquired by the male or female progenitors of mankind for the sake of charming the opposite sex. – Darwin, C. The Descent of Man, Chapter 19 http://www.zoo.uib.no/classics/darwin/descent.chap19.txt%5D

[As stated in D. J. Levitin’s This Is Your Brain on Music, p 252: evolutinary social pyschologist Geoffrey F. Miller: 2 essays:

1. Aesthetic fitness: How sexual selection shaped artistic virtuosity as a fitness indicator and aesthetic preferences as mate choice criteria

2. Evolution of human music through sexual selection

both archived]

Kaynaşma dansı:

Bu şemsiyenin altına sosyalleşme amaçlı “sosyal dans” diye anılan, genellikle çiftlerin yaptığı dansları da, “katılım dansı” (participation dance) denen, ortamda mevcut herkesin “eşzamanlı” (senkron) olmasına yönelik dansları da sokabiliriz. Burada bir baloda vals yapan çiftlerle bir diskoda “dağıtan” insanları, radyodaki oyun havasıyla ayaklanan ev halkıyla bir İrlanda düğününde “jig” yapanları, Amerikan yerlilerinin ayinlerini aynı kefeye koyuyoruz. Aralarındaki ortak nokta, hepsinin de orada bulunan kişilerin sesle belirlenen ritmi bir takım tekrarlı gövde hareketlerine katılarak paylaşabilmesi. Dansı başlatanların öncelikli dürtüsü, yani ajitatif öge, mevcutlar arasında katılımın ve eşzamanlılığın sağlanması.

Neden dünyanın her tarafında iki ya da daha çok sayıda kişinin aynı hareketleri aynı anda yapması son derece yaygındır? Birincisi, bunu yapabilmek kolay değildir, epeyce bir çalışmışlık gerektirir. Yani, bir hüner gösterimi tarafı var. İkincisi de, eşzamanlılığın, bütünleşmenin verdiği bir rahatlama duygusu söz konusu (“ayinsel” (ritualistic) bir rahatlama diyebilir miyiz bilmiyorum). (Çok sayıda kişinin aynı hareketi aynı zamanda yapmasına sık sık “güzel” sıfatı da yakıştırılır ki bence üzerinde çok düşünülmesi gereken ilginç bir konudur bu.)

Bu tür danslarda ajitatif dürtünün öncelikle katılımın sağlanması olduğunu söyledim ama bu, katılanların gövdelerini ve hareketlerini sergileme amaçlarının olmadığı ya da hareketlerinin simgesel olmadığı anlamına gelmiyor. Bir izleyen olduğu sürece hüner sergileme faktörünün de cinsel ajitasyon faktörünün de bütünüyle varolmaması olanaksız. Elazığ örneğinde batıdaki bir kentten atanarak gelmiş bir devlet memurunun eşiyle halkevi salonunda vals yapması ilk elde müziğin ritmiyle, eşiyle, dans eden diğer çiftlerle kaynaşma amacını taşır. Ancak, bunu yaparken yaptığı hareketin simgeselliğinin de ayrımındadır: geri kalmış bir kentte batılı davranış örneği veriyor.

Gösteri dansı:

Konser ya da tiyatro salonlarında, gösteri mekanlarında sahnelenen, izleyenlerin yalnızca pasif biçimde izlemekten öte birşey yapmadığı danslar düşünülerek “gösteri dansı” (performance dance) diye bir kategoriden söz edilir. Buna “konser dansı” (concert dance), “teatral dans” (theatrical dance) gibi genel adlar da veriliyor. Bale, modern dans, halk dansları gösterisi, her türlü “ekstavaganza” bu kategoriye sokuluyor.

Böyle bir kategori oluşturulması bence de doğru ama kategoriyi belirleyen kriterleri yüzeysel ve biraz baştan savma buluyorum. İzleyicilerin pasif olduğu, oturup izlediği durumlar dendiğinde “peki, erotik dansları izleyenler de kalkıp dansa katılmıyorlar, o zaman aradaki fark ne?” diye sorulabilir. Bir halk dansları gösterisinde izleyiciler aşka gelip oynamaya başlasalar ne olacak? Yani, kategoriyi izleyicinin konumuyla açıklamak yetersiz.

Ben bu türün belirlenmesinde diğer türler gibi motivasyonun düşünülmesini öneriyorum. Erotik ve kaynaşma danslarının hepsinde oluşturulan göstergeler aracılığıyla izleyenlerde fizyolojik bir tepki oluşturmaya çalışılıyor: cinsel isteğin uyandırılması ve ritmik hareketlere, eşzamanlılığa katılım. Her iki türde de ikinci planda hüner gösterimi gelir dedim. Bunlara ilaveten yer yer hareketlerin simgesel/çağrışımsal nitelikleri kullanılarak zihinsel iletişim kurulmasına da çalışılabilir. Gösteri dansı türünde (en azından ideal olarak) zihinsel anlam iletiminin ön planda olduğunu, ardından hüner gösteriminin geldiğini söyleyebiliriz diye düşünüyorum.

Toplumsal çerçevenin rolü

Örneğin, halk dansları doğdukları ortamdan alınıp sahneye çıkarılınca çok farklı bir nitelik kazanıyorlar; söz gelimi, dansçıların aynı hareketleri aynı anda yapmaları izleyenleri “eşzamanlılığa davet” amacından çok hüner sergilemeye yönelik oluyor. O arada “eşzamanlılaşma” eğilimi de biraz devreye girebilir, izleyenler ayaklarıyla tempo tutmaya, el çırpmaya falan başlayabilirler ama bu kaynaşma ikinci plandadır. Başka bir örnek: birkaç çift sahneye çıkıp vals yapıyorsa bu çiftlerin bu işi izlenmeye değer kılacak ölçüde iyi yapıyor olması bekleniyor. Eğer iyi dans edemiyorlarsa o zaman izleyici bunda başka bir motivasyon olması gerektiğini, simgesel göstergeler olması gerektiğini düşünüyor.

Bin kişinin önünde, sahnede birisi striptiz yapsa bu ne olacak?

Cinsel boyutun bu tür gösterilerde yerinin olmadığını söylemek biraz kafayı kuma gömmeye benzer (defilelerde mankenlere değil giysilere bakıldığını savunmak gibi): cinsellik ögesi her zaman vardır, yalnızca derecesi değişir. Örneğin, tipik Broadway müzikallerindeki danslarda hüner gösterimi birinci plandaysa, hemen ardından dans edenlerin gövdelerinin sergilenmesi gelir. Öte yanda, en standart bale gösterisinde bile izleyici kimin bacağının daha uzun, kimin yüzünün daha güzel, kimin kalçasının daha büyük olduğuna bakar.

Özetle,

Dans, üzerinde düşünülmesi, yazılıp konuşulması en güç konulardan biri. Bu güçlüğün birinci nedeni bence “dans” kelimesinin kendisinden kaynaklanıyor: birbirinden son derece farklı uygulamaların hepsine birden dans denince, dansın ne olup ne olmadığını formüle edebilmek son derece güçleşiyor. Bugün bizim akademik bakışla “dans” adı altında genellediğimiz etkinliklerin 1950’lerin Elazığ’ındaki kapalı, küçük toplumda işlevlerine göre net bir biçimde kategorize edildiğini yukarda belirtmeye çalıştım. Öyle ki, yerel kültür bu kategoriler arasındaki ortak yanları reddediyor, bunları birbirinden ayrı etkinliklermiş gibi algılıyor. Daha doğrusu, bunlar arasındaki ortaklığı saptamak gibi bir derdi yok. Bu dert, “sanatsal danslar” üzerine kuramsal/felsefik yazıların başlamasıyla, “dans” kelimesinin globalleşip şemsiyeleşmesiyle ve farklı gösterim dansı türlerinin ortaya çıkmasıyla gündeme geliyor.

“Dans” kelimesi globalleşti dedim ama biraz incelersek birçok dildeki kullanımında ciddi keşmekeş olduğunu görebiliriz. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, Türkçe’ye bakalım: Fransızca “kadın dansçı” anlamına gelen “danseuse” kelimesi Türkçe’ye “dansöz” olarak girmiş ama bu yalnızca belirli bir tür dansı profesyonelce yapan kadınlar için kullanılıyor. Modern dans icracılarına gidip “dansözlüğe ne zaman başladınız?” deseniz en azından azarı yersiniz, çünkü onlara “dansçı” deniyor! Bale yapanlara “dansçı” derseniz büyük bir tepki almayabilirsiniz ama “balerin/balet” derseniz daha makbule geçer.

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz