Kapat

Çok Geç (Özlem Malkoç Gedizlioğlu)

Anasayfa
SİZDEN GELENLER Çok Geç (Özlem Malkoç Gedizlioğlu)

İsimsiz, boş bir belgeye bakmak istiyorum. Kendime bakar gibi. Zaman algımın ters düz edildiği günlerin geceye devrilmesi gibi. Her gece aynanın karşısında gözlerimi yuvalarından çıkarıp onu sarmalayan ince, kırmızı örümcek ağlarına baktığım gibi. Her seferinde biraz daha kırmızı ve kararlılar.

‘‘ İçtikçe -beraberiz- örümcek ağlarından işlenmiş yuvada ve ben; yalnız doğmuştum, şişelerle çevrili bir ormanda.’’

Onlar mı?

‘‘ On yeşil şişe sallanıyor. ’’

‘‘Hadi uyu, bari uyuş-şşt…’’

Algılar bu kadar yanıltıcıyken, hafıza kimin umrunda. En çok kendimle göz göze gelmek utandırıyor beni. Çünkü rahmimde tek bir parçası kalmadı gururla taşıdığım utancımın.

Kocam haklıydı ve ben en çok aldatılırken haksızdım. Kapılar ardına kadar açık, sessizce sevişiyor olmalılar. Onlar seviştikçe ben sevilmekten yüksünüyorum. Elimde düşmeyen bir ayna, elimden düşmüyor: Sefilliğimden dem vuruyor.

Gözüm seğiriyor, kulaklarım çınlıyor. Müthiş bir sarsıntıyla nefesim kesiliyor. Dumansı, saydam bir perde çekilmiş üzerimize, minik ayaklarını açıkta bırakmış. Üşür mü diye korkuyorum. Oysa ateşler içindeyiz, dumanı da caba. Neden sonra kızıla dönüyorum.

Kazanın ortasında yarı baygın, kurşun geçirmez bir ağlama kriziyle siren seslerinden sakınsam bebeğimi. Yapamıyorum, kızıla dönüyoruz. Henüz iki yaşında.. Örümcekler bu kez dev, ağları büyük. İlk o zaman tanışmış olamayız diyorlar. Yalnız doğmuştum, diyorum. İtiraz ediyorlar. Daha da sıkıyorum o vakit elimdeki yeşil şişeyi. Tutunuyorum yaşamsal mayinin eteklerine. Ağır gelmesem diyorum, başım dönüyor aralıksız. Aynalar birken iki,üç,dört…arsızca çoğalıyorlar, uğultulu. Bebeğimin çığlığını bastırmak niyetleri. İçmekten korkmamı istiyorlar nafile içtikçe hissediyorum ‘anne’ deyişini .

‘‘Şşşt!’’

Bedenlerimiz ağır, şiş ve takatsız: tahammülümüz süt kesiği … Bekleyen sütün acımsılığı… Başlıyor akmağa, göz pınarlarımı tıkayana kadar… Kendini boğuyor önce, bense sıramı bekliyorum sedyenin üstünde.

Ateş ve buz aynı anda kesiyorlar dilimi: hiçliği taşıyamayan dillerin akıbeti gibi. Sözcükler sakıza dönüyor kan kokulu ağzımda. Çiğnendikçe cümlelerden kaçıyoruz. O sakız ki; kocaman bir balona dönüşüyor -arabamı ters düz etmiş şimdiki zaman aralığında- durmaksızın çalan kornanın üzerinde gittikçe büyüyen başımı da genişleyen gövdemi de içine alıyor. Zaman artıkları avuç içlerimde, direksiyona yapışmış parmaklarımın arasından akıp gidiyor. İç İçe geçmiş zamanların döngüsel kısırlığında bebeğimin soluğu kesiliyor. Bir kuantum sessizliğinde siren çığlıklarından medet umuyorum: vakit çok geç, her yer karanlık diyor bir kuzgun. Sesi boğazıma takılıyor, yutkunamıyorum.

Önce:

‘‘ Ar…’’sonra bir öksürükle fırlıyor diğeri ‘‘…tık.’’ derken; öksürüğe boğuluyorum.

Gözlerimi kıstıkça daha iyi anlıyorum. ‘‘Artık…’’

Bundan sonraki oluyoruz, tam aralıkların yarım ses artmış hâli oluyoruz.

Kuzgun yavrusundan geriye kalan…oluyoruz.

…çok geç oluyoruz.

Polis ve doktor aynı anda kelepçeliyorlar bedenimi: piçliği taşıyamayan gövdelerin basiretsizliği gibi. Duyularım sağdan sola, yukarıdan aşağıya dönüp dönüp duruyor kazınarak sökülmüş döl yatağımın içinde.

‘‘Yalnız doğmuştum, şişelerle çevrili bir ormanda’’

Annem, beni de kendini de henüz ben doğmadan bırakmış. Bense seni yavrum henüz kendimi terk etmeden bıraktım. Biliyorum acı çekmek için bile geciktim. Son nefesine geciktim, gittiğin yere geciktim, geldiğin yere geciktim. Toprağına, tarlana, köklerine,geride kalanlarına… senin olan her şeye geciktim.

‘‘Hayatta kalmanız bir mucize.’’ dedi doktor ve rahmimdeki kelepçenin anahtarını boşluğa bıraktı. Boşlukta bir ses yankılandı: ‘ acıyı hisset ve karşılaştır. ’ İşte o vakit acının zehir gibi vücudumu saran bütün damarlarımda dolaştığını hissettim. Ses devam etti :

‘ hangi cehennemi yaşamak istersin? ’

Her saniye cansız bedenimi çiğneyen, cismimin dışını canlılığıyla dolduran,bu koca dünya. Haşmetli cehennem. Ben bir sinek ölüsüyüm onu çepeçevre saran sırça fanusunun üzerinde.İtiraf ediyorum; senin yerine kimseyi koyamayacığımı bilsem de -bir an- şu göreli anların birinde ‘keşke’ dedim. Keşke yeniden… Bu sana ikinci ihanetimdi. Haklıydın, bebeğim. Giderken köklerini de toprağını da götürdün ve bu karşılık senin çaresizliğindi. Boşluktaki o ses senindi, bütün cehennemlerse benim. Şimdi yani şu göreli anların birinde hangi cehennemi yaşamak istediğimin bir önemi kalmıyor bebeğim.

Her ikimiz de boşlukta asılı kalmasaydık doğrusal bir zamanda ilerliyor olabilirdik. Oysa ben döngüsel bir zamanın paradoksuna sıkışıp kalan aptal bir deney faresiyim.

İşime son verdiler, babana söyleyemedim. Her gün işe gider gibi evden çıkıyorum, şişelerle çevrili bir ormanda kendimi arıyorum. Belki diyorum kendimi bulursam; seni, babanı, bizi bulabilirim. İçiyorum, kana kana içiyorum. Her gün işe gider gibi kendimden çıkıyorum, keşkelerle yenilenmiş cümleleri sana doğru kuruyorum. İçerek yürüyorum, cümleleri. Hiç yaşayamadığımız ünlemlere yaslanarak kuvvet buluyor bedenim. Yakından bakıyor olsaydı baban da hissedebilirdi pelte gibi titreyen uzuvlarımı. Neyse ki o hala kıvamını koruyor. Neyse ki Leyla onun için de iyi bir dost, belki aylardır…hafıza kayıplarım olduğundan beri takvimlerle igilenmiyorum. Fakat inadına herkes şimdinin farkında, bense geçmişi şimdiye sabitledim. Gelecek olan umrumdaymış gibi yaşamayı hak etseydim, şeytanın da kadehini doldururdum. Kadehler değil şişeler umrumda benim.

-Şşşt!

‘‘ On yeşil şişe sallanıyor. ’’

‘‘Hadi uyu, bari uyuş-şşt…’’

Ağır bir romanın sıralı cümleleri gibi ya da dur neydi:

‘‘ Yeisle birleşeceğim ruhuma karşı,

ve düşmanı olacağım kendimin. ’’

Göz hizasından sarkıttıkça kendimi her şeyin,herkesin dumansı griliğini görüyorum. Ölülüğe doygun renklerin solgunluğa alışması gibi. Yaşama hevesi siyahla beyaz arasında oksitlenmiş bir soluk. Zamanı geçmiş bir ölüm cümlesine hapsolmuş kısır bir rahim. Tüm bunlar rüyalarımla, gerçekliğimin arasındaki arzularımın cenazesinde doğma küstahlığı gösteren bir cenine ait. Hayır o ben değilim.Hayır!

‘‘Nasıl oluyor da kendini öldürmüyor?’’diyorlar. Onlara bakan yüzümde, aynalardan yansıyan titrek bir imajın gülümsemesi beliriyor. Elimde sıcaklığı yitmemiş bir cinayet silahı. Aldırmıyorum, içiyorum.Onlara fani bir kelam ediyorum: ‘ölümsüz bir ruh, sonsuz sayıda iç içe geçen cinayetlerin ağırlığından, üzerindeki etten kıyafeti de göremez olur.’ diyorum.

Bunu biliyorum.

Duyularım mutasyona uğradı. Ordan biliyorum. Gözlerim açıkken göremiyorum, kapatmam gerekiyor seninle konuşabilmek için. Ses tellerimin titrekliğinden çıkaramadığım sözcükleri sana ulaştırmak istiyorum fakat dilimde alkol uyuşukluğu. Ah bebeğim…Ağzımı yumuyorum ve rüyalara dalıyorum, gerçeklerle arasında incecik bir salya akıyor yastığıma. Ansızın uyanıyorum ve saatler geceye uzanmış.Çok geç. Uyanmak için değil üzülmek için vakit hayli geç.

‘‘Şu saniyeyi duyumsuyorum, sonra da öbürünü, her dakikanın hesabını tutuyorum.

Bütün bunlar niçin?-Çünkü doğdum.’’ diyor, Cioran bir kitabında.

Ne büyük bir yanılsama doğmuş olmak ve doğacak olana sebep olmak. Anne olmaksa suçların en büyüğü. Varlığının tahammülünü başka bir varlıkla çoğaltmak. Katıksız sefalet.

Cennetten kovulanın yeniden cennete gitme hayalleriyle avunması gibi sarılıyorum elimdekine, dikiyorum sonuna kadar şişeyi. Alkol bile acıya olan inancımı azaltmıyor. Daha fazlasını istiyorum ki acıdan parçalara ayrılsın cismim. Ruhum zaten kayıp; hafıza kayıplarımın arasında bir yerlerde. Babanı bir süredir göremiyorum, onunla en son senin yatağının yanında bağrıştığımızı ve ona istemeden fakat hiddetle elime geçen her şeyi fırlattığımı anımsıyorum. Neler konuşmuştuk, neye bu kadar öfkelenmiştim hatırlayamıyorum. Artık içimden dışıma akıyor zehrim.Her gün yeniden yaşamak, her gün savaşmak topraksız kalana kadar. Kaybettim; seni, babanı, herkesi, her şeyimi… Bir kadın -evli bir kadın önce kocasına inanır, sonra çocuklarına, sonra arkadaşlarına, sonra kendi dışındaki herkese inanır.Bu bir tür uyku halidir. Kendine inandığı yanılsaması da vardır her birinin suretinde ve bu yanılsamaya aşık olduğu adamın da ona inandığını düşünerek kapılmıştır. Bir kadın kendi dışındaki herkese inanmaya ana rahminde başka bir kadınla başlar. Bu inanç gittikçe büyür, büyür ve ruhunu unufak eder. Baban haklıydı, her şeyin sebebi bendim. Beni terk etmekle, artık buna son vermem gerektiğini fark ettirdi bana. Bir zamanlar, bana her şey olabilme duygusunu veren bu beden artık beni reddediyor- ihtiyacı olan hiçlik. Uyku haplarımın dozunu çoğaltıp, hissizliğimi boşluğa akıtmak. Bunu yapabilirim.Değişen bir şey olmayacak bebeğim.Yalnızca kimseye temas etmeyen acılarımla yekvücut olacağım. Bizden başka kimseye dokunmayacak hiçliğim. Hapları gün ağırana kadar yutmuş olacağım, yavaş yavaş aydınlanacak cismim.

Telefonum çalıyor. Aldırmıyorum, çalmaya devam ediyor. Açmıyorum. Sesi kesiliyor.

Çok geçmeden ev telefonu çalıyor, bakmıyorum. Bip sesinin ardından telesekreterde babanın sesi. Birazdan geleceğini, birkaç parça kalan eşyasını alacağını söylüyor. Evde olduğumu tahmin ettiğini söylüyor. Sesim kesiliyor. Ağlıyorum… ben yokum,sen yoksun, biz yokuz… Bilemiyorum belki de hiç olmadık. Belki de olmak için çok geç.

Yattığım yerden saate bakıyorum. Aşırı doz uykumu şimdilik ertelemeliyim; en azından babanın son ziyaretini atlatana kadar alkol ve hap kokteylim bekleyebilir. İşleri berbat etmek istemeyiz. Kapıyı son kez açıyor, biliyorum. Bir zamanlar bizim olan evimizin anahtarlarını son kez kullandı. Onu son kez görüyorum. Değişmiş; dudakları, burnu, gözleri özellikle bakışları… Kanatları da… parlak ve canlı geldi. Daha fazlası olmalı. Leyla mı yaptı bunu ona. Hayır bunu bize ben yaptım.

NOT: Hikaye Günizi Kültür Sanat Edebiyat Dergisi‘nde yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir