Pazar, Ağustos 1, 2021

Cezmi Üzerine Bazı Düşünceler (Prof. Dr. Hülya Argunşah)

Türk edebiyatının ilk tarihî romanlarından biri olan Cezmi, konusunu, 16. yüzyıl Osmanlı-Kırım-İran tarihinden alır. Tanzimat döneminin fikrî temayülle­rine bağlı olarak “İslam Birliği” düşüncesinin savunulduğu eser, yazarının tarih­le yakından ilgilendiği yıllarda, romantik bir bakış tarzıyla yazılmıştır.
Namık Kemal romanını Midilli’de iken yazmaya başlar. Yayımlanan mek­tupları arasında yer alan Temmuz 1878 tarihli “… zihinde bir büyük roman ter­tip olunuyor. Yazılması üç kitaba muhtaç…” [1] notuna göre telifi 1878 yaz ayla­rında düşünülmeye başlanmıştır. Yazar, 28 Mayıs 1881 tarihinde Recaizade Ekrem’e gönderdiği mektubunda ise Cezmi’den şöyle söz eder: “Ne yazdığımı, ne okuduğumu soruyorsun. Hiçbir şey yazmıyorum, veya tabir-i sahihiyle, memu­riyet hasebiyle evrak-i resmiyye yazıyorum. Tarih okuyorum; felsefiyat okuyo­rum.
Cezmi’yi ikmal etmek kolay; fakat gönlüm istemiyor: mamafih yakında bi­tireceğim.”[2]
27 Ağustos 1881 tarihli Menemenli Rıfat Bey’e hitaben yazılmış olan mek­tupta ise “…Cezmi bitti; yani birinci cildi bitti, basılacak: hattâ Celâl de değişti; o da hitam buldu. Yakında ikisi birden basılacaktır.”[3] cümleleri yer almaktadır. Buna göre Cezmfma yazılışı Ağustos 1881’de tamamlanmıştır. Buna göre Cezmi’nin yazılışı Ağustos 1881 ‘de tamamlanmıştır.[4]
Cezmi, yazılması henüz tamamlanmadan cüzler hâlinde basılmaya başlanır. Oldukça uzun ve hâdiseli geçen bu baskı faaliyeti şubat 1880’den başlayıp aralık 1883’e kadar devam eder. Buna göre romanın cüzler hâlindeki basımı ancak üç sene dokuz ayda tamamlanabilmiştir.[5] Fakat basılan her cüz, büyük bir ilgi ile karşılanır ve çabucak tükenir. Hatta sahaflarda fahiş fiyatlarla alıcı bulur. Bu sebeple, beşinci cüzün basımı sırasında baskı durdurularak yeniden, ilk cüzün baskısına başlanır. Bu hâdiseye kızan Namık Kemal, yine Menemenli Rıfat Bey’e yazdığı mektupta şikâyetlerini dile getirir.[6]
Cezmi, yazarı tarafından ancak birinci cildi yazılabilmiş bir eserdir. Roman, kahramanlarından biri olan Cezmi’nin ismini taşıyor olmasına rağmen bu adı ta­şıyan kahramandan çok, tarihe mal olmuş başka bir kahramanın, Adil Giray’ın romanı olarak ortaya çıkmıştır. Kaynaklar buna dayanarak, bu romanın tamam­lanmamış olduğunu belirtmektedirler. Eserin ilk birkaç baskısında “‘Tarihe müstenid hikâye’, 1. cüz, 1. tab’ı”[7] ibareleri okunduğuna göre devamının yazılması düşünülmüş, ancak bazı sebeplerle roman yarım bırakılmıştır. Bu sebeplerden biri, Namık Kemal’in romancılığının bu eseri tamamlamaya yetemeyişidir.
Mahur Beste isimli yarım bir tarihî romanın sahibi olan Tanpınar da, Na­mık Kemal’in hazır hikâyeden hareket eden ve tarihe çok bağlı kalan muhayyi­lesinin bu romanı tamamlamaya yetmediğini söylemektedir. “Namık Kemal an­cak gözünün önünde olan şeyleri tasvir edebilirdi. Müşahede çok kuvvetli idi. (…) Fakat karşısında bulunmayan âlem onun için yok demekti. Daha kısa iste­nirse muhayyilesi kıttı. Bundan hayal âlemi kıttı manası çıkarmamalı. Bütün es­ki şiir âlemi onun emrinde idi ve daima parlak hayaller bulabilirdi. Fakat zen­gin bir imaj dünyasına sahip olmakla, geniş bir muhayyileye sahip olmak ara­sında büyük bir fark vardır. Muhayyile itibarıyla Namık Kemal zayıftır. Piyes, roman, velhâsıl inşaî rüyete muhtaç olan her şeyde zayıftır.”
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu yorumu, Cezmi hakkında yapılan diğer değer­lendirmelerle birlikte düşünülür ve romanın da kaynaklarıyla bir mukayesesi yapılırsa eserin aslında tamamlanmış olabileceği kanaati ortaya çıkmaktadır. Bi­lindiği gibi yazar, yaşadığı devrin çeşitli meselelerine ışık tutacak tarihî hâ­diseleri anlatmak için böyle bir romanı yazmaya başlamıştır. Namık Kemal’in, hem Cezmi’nin yazıldığı yıllarda hem de onu takip eden yıllarda tarihle ne kadar yakından ilgilendiği bilinmektedir. Belki de Cezmi, çeşitli tarihî hâdiselerin izahı ve hâllini edebî türler yoluyla da yapmak bu vesileyle devrine mesajlar ver­mek isteyen Namık Kemal’in bir seri hâlinde yazmayı düşündüğü romanların ‘merkez kahramanı’ olarak tasarlanmıştı. Buna göre yazar, bu yıllardaki gazete­cilik faaliyeti dolayısıyla çok yaygın olan tefrikanın oluşturduğu bir geleneğin ve geleneksel anlatı türlerinin tesiriyle Cezmi’yi, destan kahramanı gibi bambaş­ka hâdiseler içerisinde yeniden ortaya çıkaracak, onun etrafında söylemek iste­diklerini söyleyecekti.
Romanda Cezmi’nin yetişmesi, İran savaşlarında gösterdiği kahramanlık bu esnada tanıdığı Adil Giray’ı kurtarmak için İran’a gidişi ve orada başından geçenler anlatılır. Ancak eserde vakanın asıl ağırlık noktasını Adil Giray’ın İran sarayındaki macerası teşkil etmektedir. Eserin yazılan kısmı, Adil Giray’ın ve İran sarayında geçen maceranın yükünü taşıyan iki kadın kahramanın, Perihan ve Şehriyar’ın öldürülmeleriyle tamamlanmış olur. Böylece romanın başından itibaren Cezmi’yle yapılan mukayeseler yoluyla kurulmaya başlanan Adil Gi­ray’ın macerası da biter. Cezmi ise, daha sonraki birçok tarihî romanlarda tipik örnekleri görülecek olan kahramanlar gibi yeni maceralarını yaşamak, yeni vak’alar içerisinde yer alarak modern destan kahramanı rolünü yüklenmek üzere tekrar yola çıkar.
Cezmi, örneklerine tarihî romanlarda çok sıklıkla rastlanılan bir tiptir. Ta­rihî roman yazarları, vak’aya yapmak istedikleri çeşitli müdahaleleri bu kahra­manları vasıtasıyla gerçekleştirirler. Bu vesileyle tarihte açıklayamadıkları hâdi­seleri, dolduramadıkları boşlukları da olağan dışılığa müsaade etmeyen romanın dünyasında daha gerçekçi bir vasıtayla hâlletmek imkânını kazanırlar. Çoğu za­man esrarengiz nitelikleri olan bu tipler aynı zamanda usta birer savaşçıdırlar. Siyaset bilirler, bilgelik ölçülerinde akıllı ve kültürlüdürler. Devlet meseleleri­nin çözümlenmesi gereken bütün dar zamanlarda, her yerde ortaya çıkar, görevlerini yaptıktan sonra da kaybolurlar. Murat Sertoğlu’nun Battal Gazi’si, Oğuz Özdeş’in Kara Pençe’si, Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun isimleri değiştiği hâlde özellikleri değişmeden ciltler boyu devam eden tipleri bunlara örnektir. Romana bu açıklamaların ışığında bakıldığında, belki de Cezmi’nin macerasının asıl baş­laması gereken yerde romanın yazılmasının bırakıldığı düşünülse bile hiç ol­mazsa Adil Giray’ın etrafında kurulan vak’a tamamlanmıştır. Bu sebeple bir an­lamda romanın da bittiği söylenebilir. Çünkü her ne kadar roman, isminden iti­baren Cezmi’nin hikâyesiymiş gibi sunulsa da aslında Adil Giray’ın hikâyesi ol­muştur. O da kahramanının ölümüyle kapanmıştır. Namık Kemal’in eser boyun­ca sadık kaldığı tarihî kaynaklarda ve aynı hâdisenin anlatıldığı Dobruca Tatar­ları arasında söylenen Adil Sultan destanında maceranın, romanın bittiği nokta­da sona erdiği görülmektedir.
Cezmi’de “âdeta bir nev’î biyografik romana başlamış ve bitiremeden terk etmiş”[8] olan Namık Kemal’in asıl zorluğu, hazır hikâyenin boşluklarını doldura­cak yaratma ve yeniden inşa etme kabiliyetine tam manasıyla sahip olamaması­dır. Bu, genel manada bütün tarihî roman yazarlarının önemli sıkıntılarındandır. Çünkü tarihî roman yazabilmek için ilgilenilen dönemin sadece tarih olarak bi­linmesi yeterli değildir. O dönemle ilgili teferruatlı tarihî, folklorik hatta etnografık bilgi ile bunların bilgi olmaktan çıkarılıp yaşanılır hâle getirilmesini sağla­yan zengin bir muhayyele gerekmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde Cezmi’nin eksik taraflarından birinin de mahallî renk ve devir hayatını veren tasvirlerin zayıflığı olduğunu belirtmektedir. Aynı hü­küm bir başka yazıda tekrarlanmaktadır: “Teferruat ekspoze hâlinde kaldıkça daima zengindir, fakat haricî âlem, peyzaj, mahallî renk,  velhâsıl tarihî bir ro­manda bulunması tabiî olan bütün hususiyetler unutulmuştur.”[9] Edebî görüşleri­ni ifade ettiği yazılarında romandan söz ederken bu türde iki deneme yaptığını ancak belki de kabiliyetsizliği yüzünden başarılı olmadığını kaydeden yazar[10], Cezmi’ye bütün bir devri, tarihi, ideolojiyi, tecrübeyi toplayan bir eser yazmak için başlamış ama eserini tarih dışındaki teferruatı canlandırma noktasında ta­mamlayamamıştır. Hâlbuki Namık Kemal, gerek romanlarında gerekse tiyatro­larında karakterlerini yaratırken, onların ruhî maceralarını tertip ederken, kahra­manlarının kişilikleriyle eserin vak’ası arasında yakınlık kurmaya çalışırken tam bir yazar sezgisiyle hareket etmek istemiştir.
Aynı intibalara Ömer Faruk Akün de sahiptir. Akün, romandaki şairane ha­yallere de dikkati çeker: “Muharrir bu eserde şairane hayaller peşinde koştuğu için, buradaki tasvirlerinde hakikat ile teması kaybetmiştir. Cezmi, bir romanda bulunması icap eden ve ona tarihî havayı veren tasvirlerden mahrumdur.”[11] Cezmi’de eksik olan ve devamının yazılmasını da engelleyen şey; yazarın tarihi dolduracak olan romancı sezgisinin zayıf olmasıdır. Üstelik, Namık Kemal bir ideolog tavrıyla eserini teze teslim eder. Bu seçim ise eserin Cezmi etrafında ye­niden kurgulanmasını engeller.
Elde bulunan yazılmış kısmıyla Cezmi, “…Sokullu’nun ölümü ile imparator­lukta başlayacak olan fecaat ve keşmekeş devrinin geniş ve canlı bir tablosu­nu”[12] ihtiva etmektedir. “Bu geniş tablonun ortasında, Namık Kemal’in en iyi ta­raflarını şahsiyet ve seciyesinde taşıyan kahraman, henüz bu ahlâkî inhilâlin yüz göstermediği iyi devirlerin bir yadigârı olarak yaşayacak ve mücadele edecekti. Kitabın hazırlığı da bunu gösterir.[13] Ne yazık ki roman beklenen macerasıyla tamamlanamaz. Ama tamamlanabilmiş olsaydı ya da elimizde bu romana ait bir plân bulunsaydı: Tanpınar’ın deyimiyle “… kitabın birinci cildini âdeta sevimli bir figüran gibi dolaşan kahramanın, romana adını vermesindeki sırrı hatta biz­zat eserin yazılmasının hikmetini öğrenecektik.”[14] Eldeki cilt âdeta Cezmi’nin kendini yetiştirdiği gençlik seneleridir. Yeni eserin tamamlanabilmiş olması hâlinde yazarın yeniden inşa kabiliyetini, Osmanlının bu zor yıllarında müesse­selerinin durumunu ve Namık Kemal’in bunlara karşı aldığı tenkidi tavrı rahat­lıkla takip etmek de mümkün olabilecekti. Ne yazık ki Namık Kemal Cezmi’de romanını devam ettirebilmek ve tarihî roman türünün ilk örneklerinden birini verirken başarılı olabilmek için eline geçen fırsatları tam manasıyla değerlendi­rememiştir.
Romanın yarım kalışına bir başka sebep olarak, yazılış ve basılışından kısa bir süre sonra yazarın ölümünü de düşünmek gerekir. 1877’de Midilli’de otur­maya mecbur tutulan 1879’da oraya mutasarrıf tayin olunan Namık Kemal, siya­setten çok uzak olduğu yıllarda Cezmi’yi yazmaya başlar ve basılmış olan kısmı­nı tamamlar. Ama aynı yıllarda Celâleddin Harzemşah piyesinin yeniden ele alınıp yazılışı ile “Mukaddime-i Celâl”in hazırlanışı da vardır. Bu sırada şiddet­li bir zatürreden de mustarib olan yazar, buradan Rodos’a tayin olunduğunda (1884) ciddî bir şekilde Osmanlı Tarihi’ni yazmaya koyulmuştur. Osmanlının tarihini yeniden ortaya çıkaracağı inancıyla başladığı bu faaliyetinde daha önce yazılmış tarihî bazı bilgileri çürüttüğünü ya da düzelttiğini söyleyen yazar, ese­rini ilmî olmaktan uzaklaştıran kusurlarına karşılık Osmanlı tarihinin birçok me­selesini kurcalamıştır. Bir yandan da zatürre ile mücadele eden Namık Kemal, nihayet 1888’de Sakız’da bu hastalığa yenik düşerken memuriyet hayatının uğra­şıları, Osmanlı Tarihi ile meşguliyeti yüzünden de Cezmi’ye yeniden dönmek fırsatını bulamamış olmalıdır. Elbette buna ilâve olarak Cezmi’nin son cüzleri­nin basımı için uzun zaman Meclis-i Maarif’in iznini bekleyen yazarın incindiği­ni düşünmek de gerekir. Özellikle Osmanlı Tarihi’nin yasaklanması hatta topla­tılması yazarı iyice yormuş olmalıdır.
Cezmi’nin yarım kalışının sebeplerinden bazılarını yazılış sebeplerinde ara­mak gerekir. Namık Kemal’in romantizmin tesirinde olmak, muasırlarına mesaj­lar vermek, tarih şuuru uyandırmak ve devrini tenkit etmenin dışında Cezmi’yi yazmasını icap ettiren başka sebepleri de olmalıdır. Romanın asıl vak’asına pek fazla müdahale etmeyen Cezmi gibi bir kahramanın, başka tarihî meseleleri izahta kullanılması, başka tarih sahnelerine monte edilmesi de mümkün olduğu hâlde Namık Kemal’e özellikle bu tarihî dönemi seçtiren iki sebep daha tespit edilebilir. Bunlardan biri, yazarda İttihat-ı İslâm fikrini hazırlayan İran’la ilgili çocukluk yıllarına dayanan birikimi, diğeri ise bu yıllara kadar uzanan Kırım’la ilgili meseleler ve münasebetlerdir.
Tanzimat’ı takip eden yıllardaki yaygın ideolojilerden biri İttihat-ı İs­lâm’dır. Namık Kemal bu ideolojiyi mezhep mücadelelerinin içerisinde görmüş ve değerlendirmiştir. Sadık Tural, Cezmi ile ilgili değerlendirmelerinde romanın kaynağı hakkındaki tespitlerinden birini şöyle özetler: “Namık Kemal’in biyog­rafisinden bildiğimiz bir husus var: Kars’ta dedesinin yanında geçen millî ben­lik ve kimliğinin oluştuğu yıllarda, Türk – Fars ilişkilerine dair, halk öfke ve yo­rumunu, mezhepçilik şeklinde ortaya çıkan bölünmelere ait olayları dinleyen küçük Kemal hiçbirini hazmetmez. Serhad Kars’la Kır Serdarı Kara Veli’den muhtemelen Köroğlu kolları ve diğer – Türk menakıbını dinleyen; şiir zevkine sa­hip Müderris Hâmid Efendiden ders alan Kemal’in, Cezmi’de ele aldığı sosyopoliıik meseleleri, on üç yaşından itibaren düşünmüş olduğuna hükmedebiliriz.”[15]
Osmanlı, İran’la birçok kayıplarla sonuçlanan muharebeler yapmış, bu mu­harebelerde ise Kırım Kalgay’larından yardım istemiştir. İslâm dünyasını temsil eden güçlerin birbiriyle mücadelesi ve birbirlerini kırmaları demek olan bu mu­harebeler, 19. yüzyılın ikinci yansında belirsizlikleri yaşayan Osmanlının kendi­sine İslâm dünyasında bir kuruluş ümidi arayan aydınına ilham kaynağı olmuş­tur. Namık Kemal de Osmanlı Kırım-İran üçgenini tarihî münasebetleri ve me­seleleri açısından düşünerek 16. yüzyıldan bir dilimi romanına alarak devrine cevaplar vermeyi istemiştir.
Eserini yazarken tarihten bir an bile ayrılmayan üstelik de dipnotları yoluy­la Hammer’e Naima’ya başvuran Namık Kemal, realist bir tarihçi tavrını roman­tizmine ilâve eder. Fakat yeniden inşa dediğimiz sanat zihnilikle çelişir. Hâlbuki Namık Kemal gibi bir yazarın yarattığı kahramanlarını kendileri olarak özgür yaşamalarına bırakması mümkün değildir. Romanın bundan sonraki kısmı yazılabilseydi de bundan farklı bir sonuç ortaya çıkamayacaktı. Çünkü Osmanlı Tarihi’nin “ifade-i meram”ında belirttiği gibi onun tarihe gidişi, insan iradesinin, akislerin orada buluşuyla “(…) bu mevzuda esas yeri Adil Giray’la Perihan’a ait fasıl tutmaktadır. Ki­tap; bu şekli ile kalınca, hatta Cezmi ismi bile lüzumsuz olurdu. Asıl Cezmi ro­manının, asrının bu suretle en güzel taraftarıyla beslenmiş olan genç adamın İs­tanbul’dan sonra başlayacağı düşüncesi gayet tabiîdir. Filhakika ikinci cilt ta­mamlansaydı, bu kadar güzel bir şekilde teşekkülünü yapmış olan genç askerin kendi ahlâkî ve cibillî meziyetleriyle taban tabana zıt bir zemin üzerinde, XVI. asır sonu imparatorluğun müfessih havası içinde muasırları ile yaptığı büyük tezadı görecektir ve Cezmi muhakkak ki, “devlet ve milleti” kurtarmak için nefsi­ni muhataralara atacak ve kanlı akıbetine,  mücadele zevkinin neşesiyle ve Na­mık Kemal’in kahramanları için tabiî olan o “Sünnî” imanla gidecekti. Şüphesiz ki, bir başka tarz-ı hâl de teklif edilebilir: O da Cezmi’nin İstanbul’a döndükten sonra, muhitin tesiriyle bozulması ve sırf iktidar ve ikbal hırsıyla bir ihtilâl çı­kartmağa gidecek kadar değişmesi keyfiyetidir. Fakat buna çok ihtimal verile­mez. Çünkü bu tarzda bir plân tasavvuru için Namık Kemal’den çok başka türlü bir muharrir lâzım gelir. Namık Kemal, içtimaî âmillerin şahsiyet üzerinde nüfuz tesirlerin pek kabule mütemayil değildir. Sonra eserlerindeki şahsiyetleri daima hazır ve yekpare olarak alır. Onlar için haricî sâiklerle bir oluş kabul et­mez. Nihayet Cezmi’nin hazırlanış tarzı da böyle bir fedakârlığa muharrinin ra­zı olamayacağını göstermektedir.”[16]
Namık Kemal tezli roman yazarıdır. Buna bağlı olarak Cezmi ve Namık Kemal’in romancılığı konusunda sorulacak en doğru soru yazarın başarılı bir ro­mancı olup olmadığından çok bu romanın yazılış amacına ulaşıp ulaşmadığı noktasında olmalıdır. Namık Kemal, Cezmi romanında romanını yazış amacına ulaşmış mıdır?
Tarihî bir romancı olarak Cezmi çöküş psikolojisi içerisinde Osmanlı aydı­nının parlak geçmişine sığınmasını ifade eden romantik bir tavrın sonucudur. “Tarih romancısının, dönemin olumsuz şartlarından bunalan bir mizaca sahip bulunan tahkiyeli eser yazarı olduğu malûmdur. Tarihe bakışın ‘şahsileşmesi’nin tabiî olmasının ise, muhatap alınan nesillere, vatan ve millet sevgisini, dürüstlü­ğü, fedakârlığı aşılama düşüncesine bağlanacağı açıktır.”[17]
Namık Kemal bu eseriyle, başka kaynaklarca da anlatılan vak’a ve insanlar­la devrine, o günler için kurtarıcı ideoloji olarak görülen “İslâm birliği rüyasını bir romanla da tespit etmek”[18] ve mesaj vermek istemiştir. Yani yazar tarihi, te­zini vermek için zemin olarak kullanmıştır. Bunun için de tarihi ve şahsiyetleri­ni yeni bir işlemeye tâbi tutmuş, yönlendirmiş, direktifleri doğrultusunda davranmalarını, onun istediklerini söylemelerini istemiştir. Bu maksatla Osmanlı Tarihi isimli çalışmasında da olduğu gibi kendisine özgü değerlendirmeler yap­mıştır. Sadık Tural, Namık Kemal’e ait “resmî belge ve bilgiyi aşan bu tür değerlendirmeleri-Namık Kemal’in mizacını dikkatten kaçırmadan-okumakta fayda vardır”[19]uyarısını yapmaktadır.
İdeolojik romanlar ideolojinin, tarihî romanlar tarihin bütün boyutlarının öğrenilebileceği ve takip edilebileceği kaynaklar olamazlar. Edebî eserler değiş­tirme, yeniden kurma, hayal gibi “fiktif” dünyalarıyla sanatın ilgi alanı içerisin­dedirler. Fakat bütün edebî eserler sanatın ölçüleriyle çatışmayan bir mesajı mutlaka taşırlar. Cezmi mesaj vermek için yazılmıştır ve yazarı bir romancı id­diasına sahip değildir. Romanın bir tarafının yarım kalışının sırrı burada yat­maktadır.
[1] Haz. F.A. Tansel, Namık Kemal’in Hususî Mektupları, C.III, TTK Yay.. Ankara 1973, s. 179.
[2] Namık Kemal’in Husûsî Mektupları, C. III, s. 85.
[3] a.g.e., s.93.
[4] Ömer Faruk Akün, “Namık Kemal” mad. İslâm Ans., MEB Yay., C.9. s. 64.
[5] Ömer Faruk Akün, “Namık Kemal’in Kitap Halindeki Eserlerinin İlk Neşirleri”, Türkiyat Mecmuası, C. XVIII (1973-1975), İstanbul 1976, s. 64.
[6] Önder Göçgün, Namık Kemal, KTB. Yay., Ankara 1987, s.57.

Türk Dili, Mayıs 1997, S. 545, s. 510-518

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz