Pazar, Eylül 26, 2021

Çerçevesi Geniş Bir Oyun: Arturi Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı (Ege Küçükkiper)

‘Büyük siyasi suçlular tamamen teşhir edilmeli ve gülünçlüklerinin esası gösterilmelidir. Aslında bunlar büyük siyasi suçlular değil, büyük suçlu politikacılardır. Bu da tamamen başka bir şeydir’. (Bertolt Brecht)

Bertolt Brecht, “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı”nı 1941 yılında yazmış. (Devlet Tiyatroları’nda sadece bir kez oynanmıştır. 1979-80 sezonu-Ankara) Fakat “yazmış” demekle geçiştirilemeyecek kadar önemli birtakım gelişmeler, eserin ortaya çıkışına kaynaklık etmiş. Bu nedenle öncelikle değerli bulduğum gelişmeleri sizlere aktarmak istiyorum.

Brecht, bahsi geçen eserini, bir “gangster” oyunu biçiminde yazma düşüncesine 1935 yılının sonlarında, New York’ta bulunduğu sıralarda varmış. “Ana” oyununun Theatre Union’daki tartışmalı provalarına katıldığı sırada, Amerika Birleşik Devletleri’nde zuhur eden organize suç mafyasının birbiriyle olan rekabetindeki şiddet eylemlerine büyük ilgi duymuş. Çeteler arasındaki kanlı çatışmaları yazan gazete kupürlerini toparlamış. Hanns Eisler’le “toplumsal incelemeler” yaptıkları yalanına birbirlerini inandırarak gangster filmlerini seyretmiş. 1940 sonu ile 1941 yılının başında Finlandiya’da bulunduğu günlerde, yakın dostu ressam Hans Tombrock’a, “anavatanın içler acısı durumunu gösteren” resimler yapmasını önermiş. (Bu resimler “Üçüncü Reich”, “Adolf Hitler’in Alman Irkını Arıtması”, “Bu Badanacının Hayatı ile Haitili”, “30 Temmuz Duruşması” ve “Parlamento Binasının Kundaklanması” gibi, Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı’nın ipuçları olan konuları içeriyordu)

Brecht, bu isteğini sadece resimler için değil, onların ambalajları için de geçerli addetmiş. Ambalajların, “heyecan verici etkiyi” hedeflemesini, “saldırgan biçimde” tasarlanmış resim alt başlıklarının olmasını, özellikle “bir çiçek resmi gibi” açık seçik renklerle bezenmesini ve can alıcı motiflerle süslenmesini arzu etmiş. Çünkü her bir resim ve ambalajın, insanlara tarih konusuna fikir vermesini ve “dehşet verici görünüş”leriyle panayırın “panaroması” üzerinde gelenleri düşünmeye sevk etmeyi amaçlamış.

Oyunun ön aşaması (hazırlıklar) oldukça meşakkatli geçmesine rağmen, yazım aşaması toplamda 19 gün sürmüş. (Ben de yazılarımı yazmadan evvel, yoğun bir araştırma içerisine girerim ve yazım vaktim daha kısa sürer) Brecht, eserini yazmaya 10 Mart 1941’de Helsinki’de yazmaya başlamış ve ABD’ne gitmeden evvel tamamlamış. Oyununu tamamlayan yazar, metnin daktilo nüshasına şu notu düşmüş: “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı başlığını taşıyan yazım birkaç hafta içinde bitti. Helsinki, 29.03.1941, Yardımcı: Steffin” 12 Nisan 1941’de ise bu ilk metin üzerinde, bilhasa serbest nazımda düzeltmelere giderek, şunları ilave etmiş: “Ben, Ui’yi hep gözlere yönelecek, oynanabilir bir oyun olarak yazmayı düşündüm ama bu, eğlendiriciliği büyük ölçüde azalttı. Oysa şimdi içimden oynanabilirdiği olamayan tüm yerleri ortadan kaldırmam gerektiğini hissediyorum.”

Hazır söz “eğlendiricilik”ten açılmışken, Brecht’in ünlü bir sözünü paylaşmak isterim: “Bana ne anlatırsan anlat, ama önce eğlendir.” Net bir dille ifade edebilirim ki, ben Arturo Ui’yi (artık böyle -kısa- yazacağım) izlerken son derece keyif aldım. “Tiyatro Adam”a, Brecht’in sözünü dinlediği için kendi adıma teşekkür ederim…

Brecht, önceleri (1934) eserini yani “proje”sini sunmak için Amsterdam’daki“Allert de Lange” Yayınevi’nin yolunu tutmuş fakat eli boş dönmüş. Sonlaraları ise adres değişikliği yaparak oyununun Amerikan tiyatrosu ve seyircisi için daha iyi olacağına karar vermiş. (Belki de “Amerikanlaşsın” diye) “Ana” oyununun sahne tasarımını yapan Mordecai Gorelik’e, Arturo Ui’nin “oralarda şansı olabilecek yeni bir oyun” olduğunu belirtmiş. 1956 yazında kendi tiyatrosu olan Berliner Ensemble’da sahnelerken bu cümlesinden söz etmiş ve o zamanlar oyunu “Brodway için bir çeşit müzikal gösterisi gibi” düşündüğüne değinmiş.

Anlaşılan o ki bu oyun da tıpkı Brecht’in hayatı gibi sürgün içinde geçmiş ve hep kendini “yerleştireceği” bir yer aramış. Herhalde 2014 Türkiye’sinde yerleştirilecek bir yer/şey bulmuş ki, kapağı Ortaköy’e atmış. Hey! Oraya gidin ve nasıl yerleştirdiklerini görün!

Oyun, I. Dünya Savaşı’nın ardından “1929 Dünya Ekonomik Bunalımı”nın yaşanması nedeniyle, büyük şirketlerin çıkar savaşında oyuna gelerek suçlu durumuna düşürülen ve yargılanan bir Belediye Başkanı’nın, aklanmak için çete lideri Arturo Ui ile işbirliği yapması sonucu, Arturo Ui’nin hızla gelişen büyümesini ve bu kez onun bir sömürü çarkı oluşturup,  karanlık ilişkiler neticesinde bir ülkeyi çöküşe götürmesini anlatıyor. Ben, Arturo Ui’yi “gri bir oyun” olarak buldum. Oyun bitimindeki genel kanaatim “beğenmek ile beğenmemek arasında” bocaladı. Hala da kesin bir karar varamadı. Belki bu yazı, kararımı nihayete erdirmemde yardımcı olur. O halde;

Daha önce yazdığım “Brecht’in sözüne uyma” meselesi bazı yerlerde, (tahminimce) rejisörün yaratım gücünü sınırlandırmamak adına rafa kaldırılmış. Brecht’in oyun için yazdığı açıklamalarda ve elbette metinde belirttiği üzre, sahne bitişlerinde perdeye herhangi bir yazı yansıtılmamış. Bunun yerine her sahne bitiminde bir oyuncu öne çıkarak, perdeye yansıtılması gereken yazıyı, seyirciye hitaben anlat‘mış’. Şahsen bu kısımda “ha öyle yapılmış ha böyle ne farkı var, neticede yazan, söylenmiyor mu?” mantığını devreye sokamadım. Çünkü yazarın açıklamaları doğrultusunda, bir “yazı” yansıtıldığı takdirde, bu yazının savaş dönemine daha uygun kaçacağına ve ferman, gazete, haber, ilan, duyuru benzeri bir etki yaratacağına inandım. (Oyunda da inanmak istedim)

Yazıların yokluğunu, olayların sanki “kulaktan dolma” ya da “söylenti” gibi algılandığına yorarak, varlığını (metindeki), araştırılmış, kaynağına ulaşılmış, yazılı bir belge niteliği taşıyan ve tüm bunların ışığında “tarihe düşülmüş bir not” olarak anlamlandırdım. Ben olsam yazıyı kullanır ve seyirciyi “gerçeğe” bir nebze daha yakınlaştırırdım. (Yazı her zaman daha gerçekçi görünür) Hani derler ya “söz uçar yazı kalır” diye. Galiba benimki o hesap…

Başta rejisör Ümit Aydoğdu olmak üzere tüm ekip, oyunu “kişilerin yoktur bir önemi, çerçevedir var eden o dönemi. Siz de görün resmi değil, onu içine alan çerçeveyi.” sloganı üzerine kurgulamış. (Afiş tasarımı da) Bu cümleden sonra aklım Brecht’in örneklemlerindeki resim ve ambalajlarına gitti. Ümit Aydoğdu’nun yaptığı resim ne çok iyi ne de çok kötü. Belki resmin “önemsizliği”ni baz alarak, çerçeveyi ya da ambalajı satmaya uğraştı. Kim bilir… (Genelde en pahalı şeyler, dışı (çerçevesi) güzel olan nesneler değil midir?)

Her neyse slogandan devam edersek; rejisör, “kişilerin yoktur bir önemi” cümlesinden ilham alarak, hem otuz altı farklı karakteri sekiz kişiye oynatmış hem de sekizine birden teker teker Arturo Ui’yi canlandırtmış. Ve böylece oyun da rejisör de amacına ulaşmış. Finalde ise her oyuncunun aynı karaktere (Arturo Ui) bürünmesi, “giderek çoğalacaklar” anlamı katmış. Böyle bir tutumun benimsenmesini oyunun anlatım dili ve olanakları açısından uygun buldum. Memnuniyetimi arttıran başlıca öğe idi.

Epik tiyatronun öncüsü Brecht der ki: “Dekor, seyircinin gözü önünde değiştirilmelidir.” Oyundaki dekor değişimi (bazı eşyaların yer değiştirmesi) bu tanımlamanın izinden gitmiş. Diğer belirleyici unsurlar da yani dekorun ve aksesuarın az oluşu da (aksesuar pek az değildi) sahneyi oyuncuya bırakmış. Barış Dinçel’in ilk kez böylesine şaşaadan uzak ve sade bir dekor tasarımına imza attığına şahit oldum. Şüphesiz bu da, tıpkı Arturo Ui gibi oyunun yükselmesine yardımcı bir etken olarak yerini almış. (Keşke başka oyunlarda da daha düşünceli olsa) Dekorun “anlamlılığı” noktasında kafamda bir soru işareti oluşmadı. Kasanın aynı zamanda yargıç ve hitap kürsüsü halini alması ile bazı tahtaların eksik oluşu (karar mekanizmasının dengesizliği), sandalyenin kişiye özel olarak şekil değiştirmesi, sandıkların silah sesi olarak kullanılıp, tabut görevi görmesi amaç dışına taşmayarak hazırlanmış.

Arka taraftaki çıkıntıyı, yükselti olarak hesaba katar isem bir problem yok demektir. Elizabeth dönemine ait perdelerin olmayışını da eksiklikten saymadım. Fazla bulduğum (göz yoran) aksesuarlardaki önemli metaforlar (kırmızı karanfil), karışıklık içerisinde görevini yerine getirememiş. Oyunun önemli gördüğüm bazı bölümlerinin sırf bu yüzden tesirini yitirdiğini düşünüyorum. Şapkalar, çiçeklere göre (cismen büyük olduğu için) daha ön plana çıkmış. Kişiden kişiye geçişleri ve toplu olarak düşüşleri güçlerini kanıtlamalarını sağlamış. Not: Silah sesinin farklı yolla yapılmasına çok sevindim. Normalde oyundan uzaklaşmama neden olduğu için itici bulurum. Brecht “efekt”ten yana ama ben yine de yabancılaştım.

Kostümler de Barış Dinçel imzası taşıyor. İtiraf etmeliyim ki Dinçel’in bu yönünü bilmiyordum. Esnafların bir örnek giyinileşlerini “aynı” fikirde ve durumda (her yönüyle) olduklarıyla, düğmeleri de “demir para” ile ilişkilendirdim. Dogsborough’un kostümünü, yaşına ve statüsüne göre başarılı, Arturo Ui’ninkini ise, renginden dolayı hatalı buldum. (Siyasetçiler ekseriyetle “koyu” giyinirler) Ayrıca Brecht’in dediği gibi: “Kostümler, ‘toplumsal farkı’ belirlemiş.”

Yüksel Aymaz’ın ışığı oldukça özenli. Arturo Ui’nin gölgesi, onun büyüklüğünü simgeleyerek, oyun boyunca devam etmiş. Sahne başı ve sonu açılma/kararma şeklinde ayarlanmış. (Oyun “bölüm” havasında ilerlediği için uyumlu) Bu ayarlama yavaş yavaş değil, aniden oluşturulmuş. Bu da yabancılaşma etkisine ek katkı yapmış. Kürsünün kullanıldığı sahnelere özel bir ışık bekle(r)dim.

Müzikler, oyuncular tarafından “akapella” (insan sesi) ile yapılmış. Kadın sesleri kendini daha çok belli etmiş. Müzikler de ışık gibi sahnelerin bitişlerinde tercih edilmiş. (Brecht müziğin amacının “sahneyi noktalamak”olduğunu söyler) Açıkçası sürekli aynı ritmi duymak beni sıktı. Seslerin iyi olmadığını da üzülerek söylemeliyim. (Kulağı tırmalamıyor ama yetersiz)Müzik Direktörü: Oktay Köseoğlu

Oyunculukları irdelemeden önce Brecht’in bu konudaki görüşlerine yer verelim: “Oyuncu oyun metnindeki görüşlerden tümünü önemli saymaz; bunlardan ancak yazarın gerçek dünya içindeki çıkarlarını açığa vuranlarına önem verir. Sonra da bunları, seyirciye dikkatle sunar. Oyuncunun, yazarın karşısında takınacağı tutum, “hayret eden” bir kişinin tutumudur. Kendisi hayret etmiş gibi davranır, seyircilerin de aynı şekilde davranmasını sağlar. Epik oyuncu, umursamaz oynayacağı kişiyi. Sahneye eli boş çıkar, gerçekleşmesi öngörülen tüm davranış ve eylemleri en rahat bir tavır içinde gerçekleştirir. Metinde kendisi için belirlenen cümlelerin birbiri ardından öyle konuşur ki, her cümle adeta “son cümle” imiş izlenimi uyandırır.

Oyuncular, Brecht’in bu cümlelerini kelimesi kelimesine yerine getirmişler. (Biraz daha yavaş konuşurlarsa her şeyin tam olarak anlaşılacağına eminim) Oyunun tüm oyuncularını, sahnede ilk kez izleme şansına eriştim. Aşkın Şenol, Ayça Koyunoğlu, Berk Yagın, Çetin Kaya, Deniz Özmen, Fatih Koyunoğlu, Gökhan Azlağ (özel alkış) ve Neslihan Arslan’dan oluşan kadronun büyük emeği yadsınamaz türden. Uyum harika. Aykırı bulduğum bir husus yok. Alkışlarının bol olmasını dilerim…

Oyunu henüz izlememiş olanlar için bazı ek açıklamalarda bulunmanın doğru ve faydalı olacağını düşündüm. Oyun karakterleri ile gerçek kişilikler, kurumlar, olaylar ve yerler arasında bazı paralellikler kurulmuş. Buna göre;

Kişilikler:

Arturo Ui = Hitler

Dogsborough = Hindenburg (Almanya C.başkanı)

Giri = Göring (Alm. Hava Kuvvetleri Komutanı)

Roma = Röhm (Alm. Subayı)

Givola = Goebbels (Alm. Politikacı, Hitler’in yakın dostu)

Dullfeet = Dollfuss (Avus. Politikacı)

Gangsterler = Faşistler

Manavlar = Küçük burjuvalar

Kurum:

Karnabahar Tröstü = Soylular ve sanayiciler

Olaylar:

Dok Kredi skandalı = Doğu Yardımı skandalı

Depo Yangını duruşması = Parlamento Yangını duruşması

Yerler:

Chicago = Almanya

Cicero = Avusturya

Arturo Ui, her ne kadar “Hitler” ile özdeşleşse de bugüne ayna tutan ve ne yazık ki bu aynayı elinden asla bırakmacak bir karakter. Galiba aynayı son on yıldır bize doğru çevirdi…

Fakat Brecht, benimle aynı görüşü paylaşmıyor olacak ki, oyunun finali için şu sözleri sarfetmiş: “1941’de oynanması düşünülen oyun, 1941’de yazılmıştır. O zaman için final doğru ve uygundu, ama bugün açısından bana pek doğru görünmüyor. Bugün Hitler’in savaşına karşı hazırlanmış bir afiş, genel olarak bütün savaşlara karşı bir afiş olarak da etki edebilir. Elbette bundan daha güçlüleri de yapılabilir. Belki de final için başka bir sahne düşünülmeli.” 

EK

18. Afife Tiyatro Ödülleri, “Yılın Prodüksiyonu”
18. Afife Tiyatro Ödülleri, “En İyi Rejisör”: Ümit Aydoğdu
18. Afife Tiyatro Ödülleri, “En İyi Dekor Tasarımcısı”: Barış Dinçel
18. Afife Tiyatro Ödülleri, “En İyi Sahne Müziği”: Oktay Köseoğlu
19. Sadri Alışık Ödülleri, “Anadolu Efes Özel Ödülü”


Not: Oyun 2 saat 15 dakika / 2 perdedir.

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz