Pazartesi, Ağustos 2, 2021

Çehov’dan Sekiz Öykü: Sevgili Doktor (Ege Küçükkiper)

 

Türkiye’de ilk kez 1975-76 sezonunda Devlet Tiyatroları tarafından oynanan oyun 2009-10 sezonunda da Sivas DT tarafından oynandı. Anton Çehov’un yazdığı sekiz kısa öykünün, Neil Simon tarafından uyarlanıp, Taner Barlas’ın yönetimine bırakılmasıyla 2011 – 2012 sezonunda Şehir Tiyatrolarında oynanan ve hala oynanmaya devam eden bu oyun  ezen – ezilen, toplumsal sınıf farklılıkları, sömürü ve sistemi mizahi bir dille anlatıyor. Her oyuncu birden fazla role bürünmüş durumda. Oyunu  izlerken şunu düşündüm: “Aynı bizim toplumumuz. Ruslarda mı böyle?” Demek her toplumda var böyleleri… Ayrıca Çehov’un evrensel bir yazar olduğununda göstergesidir bu.
“Aksıran Adam” adlı hikaye ile başlıyor oyun. General ve eşi tiyatronun en güzel yerinden iki bilet almışlar. Generalin hizmetinde çalışan adam ve karısı da generale daha yakın olabilmek ve onunla tanışabilmek için cebindeki paranın ne kadar olduğuna bakmayıp aynı yerden bilet alıp seyir yerine gelirler. Adı üstünde aksıran adam. Generalin kafasına hapşırıveriyor. Mahcubiyetinden defalarca özür diliyor. General büyütülecek bir şey olmadığını anlatıyor ama adam utancından yerin dibine geçmiş durumda. Ertesi gün tekrar tekrar özür dilemek için generalin makamına gidiyor. General ne kadar özrünü kabul etse de adam her gün gelip özür dilemekte ısrarcı. Başka bir gün geldiğinde yine hapşırıyor generalin kafasına. Generalde kovuyor onu odasından. Burada general gibi mevki sahibi insanların, halktan insanlara karşı olan tutumunu, halktan olan insanlarında generaller ve onlar gibi olan kişilere karşı tutumunu, yağcılığını ve de korkaklığını mizah yoluyla çok güzel anlatmış Çehov.
Bir başka hikaye ise “Mürebbiye”. Mürebbiye bir evde çocuklara bakmakla yükümlü malum. Maaş günü gelip çatıyor ve evin hanımı bir hesap yapıyor. Normalde vereceği maaş 40 ruble. Ama inatla 30 rubleye anlaştığını söylüyor kadın. Bir defteri var her şeyi oraya yazıyor. Orada yazıyorsa doğru, yazmıyorsa yalandır ona göre. Mürebbiye de kabulleniyor durumu çaresiz. Kadın hesaba devam ediyor. Yok bardağı kırdın, yok geçen gün iki saat erken çıktın. Kadının hesabına göre kala kala 10 ruble kalıyor geriye. Tereddütsüz veriyor 10 rubleyi ve “say” diyor mürebbiyeye. Mürebbiye hakkını alamadığı, kadını inandıramadığı için saymıyor ve ağlayarak alıyor paralarını. Alırken birini yere düşürüyor rublelerden. Eğilip almıyor bile. Tam gidecekken kadın şöyle diyor: “Ben seni kandırdım. Neden her şeye inanıyorsun? Neden bu kadar safsın?” Burada üstün ve baskın olanın, aşağı tabakadan ve sessiz olan, her şeye kafa sallayan insanlarla ezen – ezilen ilşkisi çok güzel vurgulanmış.
Bu arada oyunda bir anlatıcı var. Hem anlatıcı hem oyuncu. Öykülerin dekorları arkada değişirken o geliyor sahnenin önüne ve sıradaki hikaye hakkında bilgi veriyor izleyiciye. “Oyunculuk sınavı” adlı hikaye de ise genç bir kız geliyor adından da anlaşılacağı gibi oyunculuk seçmesine. Karşısında yönetmen duruyor ve soruyor: “Kaç yaşındasın?” Kız yirmi dört diyor. Yönetmen yirmi bir yaşında birini aradığını söyleyince kız hemen yaşını yirmi bir yapıyor. Buna benzer yönetmenin her söylediğini kendi lehine çeviriyor kız. Büyük bir çaba sonucunda Çehov’un “Üç Kız Kardeş” adlı oyununun son sahnesini oynuyor. Hem de üç kızı birden. Oynuyor ve gidiyor sahneden. Biliyor yönetmenin onu seçmeyeceğini. Zaten oyunu oynamaya ikna edinceye kadar göbeği çatladı kızın. Yönetmen arkasından bağırıyor: “Dur gitme, bu kız kesinlikle oyunculuk için yaratılmış.” Burada, herkese imkan verildiğinde, köylü, soylu, kasabalı, işçi demeden  her şeyi başarabileceği son derece vurucu bir şekilde gösterilmiş.
“Boğulan Adam” dördüncü oyun. Sahil kenarında bekleyen ve gelene geçene (parası olan insanlara) show yapacağını söylüyor. Durduruyor adamın birini başlıyor yapacaklarını anlatmaya. Kendini atacakmış suya ve boğulacakmış. O sırada kurtarıcı başka yerde bekleyecek ve adamın bağırmasına gelip onu kurtaracakmış. Adının söylenmesi yeterliymiş. Boğulan adam, müşterisine söylüyor adamın adını. Üç kere el sallamamdan sonra bağır diyor. Müşteri böyle bir olaya nasıl karıştığının farkında değil. Adam atlıyor ve üçüncü kez elini sallıyor. Müşteri yetişip, kurtaracak adamın adını çoktan unutmuş oluyor. Bu duruma polis bile kayıtsız kalıyor. “Bu adama inanmasaydnız keşke 10 rubleye yapıyor bu işi karşı sahildeki 5 rubleye yapıyor gelin oradan izleyelim” diyor. Çalışmadan, diğer insanları sömürmek bundan daha iyi anlatılamazdı bence.
“Cerrah” adlı hikayede papaz geliyor dişi ağrımış bir halde. Çektirecek dişini mecbur fakat hastanede doktor yok. Tıp fakültesi öğrencisi doktor aday adayı biri var ve bu görevi başarıyla yerine getireceğine inanıyor. Papaz şans vermek istemiyor sevgili doktoruna. Nihayetinde ikna oluyor papaz ve oturuyor dişçi koltuğuna. Güç bela çekiliyor diş. Başarısını kanıtlıyor sevgili doktor. Toplumun üst sınıfına mensup insanlar mı kazanabilirler sadece başarıyı?
Beş öykü tamamlandıktan sonra oyun ara veriyor ve diğer üç öykü bizi bekliyor. “Biçare Kadın” geliyor bir banka müdürünün yanına elinde raporuyla. Kocası yatak döşek yatıyormuş, bankadan parasını alacakmış fakat banka veremiyormuş parayı. Kadın deli gibi tepiniyor, sürekli aynı lafları tekrarlıyor, elindeki raporu herkese okutuyor. En sonunda banka müdürü ve yardımcısı o kadar bunalıyorlar ki kadından tamam vereceğiz paranı diyorlar. Kadın parasını aldıktan sonra eline, ayağına yapışıyor adamların. Dualar ediyor onlar için. Susan bir toplum asla istediğini alamaz. Köylü kadın, mevki sahibi birini dize getirebilir. Hak yolunda bağırmak doğadır. O yüzden susma!
“Baştan Çıkarma” oyunu izliyor hemen peşinden. Oyunun temposu hiç düşmüyor. Yaşlı kurt ayartmak istiyor arkdaşının karısını. Öyle bir plan yapıyor ki kadınla hiç görüşmeden, kadının kocası ayacılığıyla hallediyor işini. Hep kendinden bahsettiriyor bir şekilde. Ve kadın baştan çıkıyor buluşuyor adamla. Kocası hiçbir şeyin farkında değil. Adam ulaşıyor amacına ve gülerek seyrediyor yarattığı manzarasını. Başkalarının işlerini yapacak her zaman birileri bulunuyor işte. Kurt neden ot yemez? Çünkü onun için ot yiyecek sayısız kuzular vardır…
Son oyunumuz “Uzlaşma”. Baba geliyor oğluyla birlikte bir genelevin önüne. Babası da zamanında orada erkek olmuş. Oğlunu da getiriyor oraya işi öğrensin diye. Çıkıveriyor bir hayat kadını kapıdan, geliyor babanın yanına. Baba konuşuyor: “Oğluma nazik davranın, onu üzmeyin.” Sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşıyor baba hayat kadını ile. Çocuk kendini hazır hissetmediği için gidemiyor bir türlü. Babası zorluyor ve çocuk gitmek zorunda kalıyor. Tam içeriye girecekken baba durduruyor oğlunu, korkuyor onuda kaybedeceği için. Onu bir şeylere zorlamaktansa kendi tercihine bırakmayı seçiyor. İnsanlar birbirlerini ezerek, çıkarlarına göre menfaat kurarak değil, uzlaşarak ve konuşarak bir sonuca varabilir diyor bize Çehov.
REJİ – DEKOR – IŞIK – KOSTÜM
Taner Barlas öyle bir yönetmiş ki oyunu sekiz ayrı öykü sanki parça parça değil bir bütün oluşturmuş. Tabi burada eseri uyarlayan Neil Simon’un da katkısı büyük. Hem oynayıp, hem yönetmiş Taner Barlas. Daha önce bahsettiğim gibi ön planda bir anlatıcının olması dekorun değişmesini gölgede bırakarak seyirciyi oyundan koparmamış. Her oyunun sonunda şu söz tekrarlanıyor: “Dilerim siz de yolda giderken beş milyonluk bir mirasa konarsınız.” Her zaman bir umut vericilik vardır Anton Çehov’da. Umut olmadan yaşanmaz ki…

 

Her bir hikayenin dekoru farklı tabi. Hepsi de birbirinden güzel. Barış Dinçel sahne tasarımı konusunda oldukça iyi. O dönemi bize çok iyi yansıtmış. Kostümler içinde aynı şeyi söyleyebilirim. Rusların köylüsünden, generaline, memurundan hayat kadınına kadar her şey uyum içinde ve kostümler adeta konuşuyor. Hiçbir şey söylenmese sırf görüntüden neyin ne olduğunu anlarsınız. Nihal Kaplangı bu işte çok iyi. Başka oyunlarda da aynı şey geçerliydi benim için. Işık özel amaçlara hizmet etmiyor. Konuşmacı her hikayenin sonunda ışığın ortasına geliyor ve her yer kararıyor. Çok klasik bir ışık kullanımı gibi geldi bana. Rusyanın o çalkantılı dönemini farklı tarzlardaki ışıklarla verebilirdi Özdal Çelik. Bir Çehov oyununa yakışmamış.
OYUNCULUKLAR
Teker teker değerlendirmeyeceğim bu sefer. Bütün oyunculuklar çok başarılı. Birden fazla karakterde olmalarına rağmen onun ki ona, onun ki ona karışmamış. Emin And (Anlatıcı – Baştan çıkaran adam – Baba), Funda Postacı (Hayat Kadını – Hanımefendi – Biçare Kadın), Aziz Sarvan (General – Banka müdürü – Baştan çıkan kadının kocacı), Kubilay Penbeklioğlu (Papaz – Boğulan Adam – Banka müdürünün yardımcısı – Aksıran adam), Yalçın Avşar (Çocuk – Dişçi), Meriç Benlioğlu (Oyuncu adayı – Baştan çıkan kadın) ve Nagehan Erbaşı (Mürebbiye – Generalin karısı – Hayat kadını – Aksıran adamın karısı)
Özellikle Meriç Benlioğlu, “Oyunculuk Sınavı” parodisinde Üç Kız Kardeşi farklı ses tonlarıyla başarıyla canlandırıp, üç farklı karakteri de sahnede görmemizi sağladı. Emin And fazla takılıyor, konuşurken sürekli gülmem geldi kendimi zor tuttum. Oyuncular çok çabuk kostüm değiştiriyorlar. Fakat rol dağılımı çok adaletsiz yapılmış. Yalçın Avşar sadece iki rolde oynarken diğer oyuncular dörder rolde birden oynuyorlardı. O yüzden Yalçın Avşar biraz kıyıda kalmış gibi geldi bana.
Emeği geçen herkesi yürekten kutlarım. Alkışınız ve seyirciniz bol olsun…

Not: Oyun 120 dakika / 2 perdedir. Oyunda sis kullanılmaktadır. 

Funda Postacı Afife Tiyatro Ödülleri müzikal ya da komedi dalında “En iyi kadın oyuncu” ödülünü almıştır. 

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz