Şiir Nedir? (Cahit Sıtkı Tarancı)

Klasik Oryantalizm, Yeni Oryantalizm ve Oksidentalizm Söylemi Ekseninde Sinemada Değişen ‘Ben’ ve ‘Öteki’ Algısı (Yrd. Doç. Dr. Hülya Önal – Arş. Gör. Kemal Cem Baykal)

Franz Liszt’in Hatırasına (Prof. Cevad Memduh Altar)

Yanlış (Semih Fırıncıoğlu)

Çağdaş Sanat Yaratıcılığında Eleştirinin Yeri (Prof. Cevad Memduh Altar)

Sanat Tarihi 1 Ağustos 2016
5.353

Sanatta eleştirinin nasıl ve ne yolda değerlendirilmesi gerekeceği sorunu, her şeyden önce “güzel” ve “güzellik” kavramlarının, sağlam bir algılayış yoluyla elde edilecek eleştiri gücündeki isabete bağlıdır. Öte yandan, üstün nitelikli bir eleştirinin, ancak dünya çapında ün yapmış büyük sanatçıların meydana getirmiş oldukları eserlerde saklı teknik ve estetik espriden beslendiği kanısı da çoğunlukla ağır basmaktadır ki bu da sanat eserlerini yorumlamaya yönelik kanıları oluşturan, hattâ bu tür kanıları kesin ve sağlam yöntemlere bağlayan bir bilim dalının var olması gerekeceği inancının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Onun için de sanat eserlerinin, güzellik açısından, aynı kıstaslara göre meydana getirilmiş olmaları ve dolayısıyla belirecek ortak yönlerin, güzelin ve güzelliğin oluşumunu sağlayacak koşul ve kuralları da kapsaması gerekeceği düşüncesine yol açmaktadır.

Ne var ki, sanat felsefesine yönelme yolunda karşılaşılan en büyük anlaşmazlık, kendini özellikle bu noktada açığa vurmaktadır, çünkü sanat eleştirmenlerinin, herhangi bir eser üstündeki görüş ve düşünceleri, birbirinden oldukça farklıdır; ve her eleştirmen, çoğunlukla sadece kendi görüşünün en doğru, en şaşmaz eleştiri olduğu kanısındadır; düşüncelerinde haklı olduğu inancından küçücük bir ödün vermeye de kesinlikle yanaşmaz. Öte yandan, bir başka gerçek de, eleştirmenin, sanat üzerine açıklanan değişik düşünceleri, çoğu kez şüphecilikle karşılamaktan kolay kolay vazgeçememesidir. Bazen eleştirmen kendi görüşünün, başkalarınca paylaşılmamış olduğunu görse bile, düşüncesini ısrarla savunmaktadır; hattâ çoğunluğun beğendiği bir eseri, olumsuz bir kanıyla eleştirdiği gibi, aynı eseri, bir süre sonra benimseyebilmektedir de. Nitekim tarih bizlere, sanat eserleri üstünde oluşan düşüncelerin, zamanla değişip gelişmekte olduğunu da açıkça göstermekte, ulusların, aralarındaki zevk ayrılıkları doğrultusunda bir yaklaşıma varamamış olduklarını, gözümüzün önüne sermektedir. Hele sanat yorumlarının, sürekli olarak gelişim stadında ilerlemekte olması ve çoğunlukla kesin ve statik kanılara dönüşememesi, vakit vakit tartışmalara da yol açmaktadır. Böylesine bir gerçek karşısında, yeni ve taze bir eserin güzel olup olmadığını açıklayabilme bakımından kolayca tereddüde düşülmektedir.

Yukarıda açıklanan karşıt faktörlerden etkilenip de, bir eserin gerçek değerinin, ancak eleştirmenin kendince ortaya koyduğu sübjektif yargıya bağlı olduğunu sanmak yanlış olur, çünkü her açıdan büyük bir eserin gerçek değerinin, eleştiri ölçülerinin başka başka olmalarından etkilenemeyeceği bir gerçektir. Bu bakımdan dünya çapında üne ulaşmış sanat dehalarının kişiliklerine özgü değerlerin, bugün artık şu veya bu şekilde eleştirilere konu olamayacakları muhakkaktır. Onun içindir ki, olağanüstü değeri içeren bir eserde esasen var olan güzellik, gerçek eleştiriye yön vermede geçerli olan ölçünün kendisidir; ve eleştirmende zamanla sağlam bir yorum yeteneğinin oluşamaması, üstün bir eserin sahip olduğu güzelliğin gerçek yönüyle belirtilememesine neden olmaktadır.

Sanatta gerçek eleştiri, değerli bir eserde esasen var olan güzelliğin meydana çıkarılmasına olanak sağlayacak düzeyde gelişebilen yargıdır; ve bu da ancak, kendisini böylesine sağlam bir eleştiri gücüne sahip kılabilecek niteliğe ulaştırabilme çabasının yıllarca zahmetini çekmiş bir eleştirmende görülen üstün yorum potansiyelidir. O halde bu konuda şöylesine bir soru ile de karşılaşmak mümkündür: “Bir sanat eserinin güzel olup olmadığını açıklayabilme yolunda oluşan yargı, gerçekten isabetli bir yargı mıdır, değil midir?”. Bu soruda kesin bir kanıya varabilmek için, eleştirmenin sağlam ölçülere (normlara), yani gerçek değer ölçülerine sahip olması gerekmektedir. Esasen estetik görüş ve anlayıştan beklenen de, güzelin ve güzelliğin ne tür bir yargıya konu olduğunu belirleyebilecek bir ortam hazırlayabilmekteki etkinliktir.

O halde güzelin ve güzelliğin, sanatta ne tür yaratışlara yargı olmaları ve bu alanda gerekli eleştiriyi oluşturabilmede ne tür ölçülere sahip olunması gerekeceği yollu sorulara verilebilecek tek düşündürücü cevap, hiç de beklenmeyen şu cevap olacaktır: “Sen, yargı ve eleştirinin evrime yönelik dinamik izlerini, yine kendinde arayacaksın ve onları, başka yerde değil, yine kendinde bulacaksın! Çünkü yıllardır belirlenmesini beklediğin “güzel” ve “güzellik” yargıları, yine de sana göre bir yargı olmanın önemini taşıyacaktır!” Bu son cevabın kişide uyandırabileceği çok önemli bir soru daha vardır ki, onu da şöyle belirlemek mümkündür: “Güzel yargısının, dünya çapında üne ulaşmış sanatçılara dönük estetik eleştirilerde saklı olduğuna inanan kişiye göre, bu tür eserlerin, hiçbir değeri olmayan ya da önemli değerden yoksun olan eserlerden ayırt edilebilmeleri için, yasa diyebileceğimiz kesin ve her zaman için geçerli ölçülere sahip olmaları gerekmez mi?”

İşte bu yoldan hareket edilince, üstün nitelikli sanat eserlerine değer tanımada başvurulan uğraş, her şeyden önce duygusal planda yaşanan olağanüstü kritik ânın, yani içe dönük estetik yaşantının sonucudur ki, söz konusu eserlere bu yoldan tanınacak değerler, ancak bu tür yaşantıların neden olduğu yorum, yargı ve eleştiriden güç alan ölçülerdir; ve yine bu tür ölçüler, duyarlıklı esinlenişlerin en kritik ânında oluşan yorumların odak noktalarıdırlar. Hattâ kişinin yaratışa verdiği değer, ancak zaman ve deneyimle sağlam yargı ve eleştiriye dönüşebilir, çünkü sanatı yorumlayıp eleştirme amacıyla oluşan değer ilkeleri, kişide kıyaslama ölçülerinin meydana gelmesine, hattâ bu tür ölçüleri isabetli bir bütüne dönüştüren kuralımsı yargıların elde edilebilmesine de olanak sağlamaktadır.

            Eleştirmenin değer vermediği güzellik anlayışı ile, kendi güzellik anlayışı arasındaki farkı sınırlayabilme amacıyla, sağlam değer ölçüleri elde etmeyi amaç bilmesi, üzerinde yorum ve yargıların çoğunlukla birleştiği günün sanat olaylarını ve ayrıca tarihin akışı içinde bu yolda oluşan kesinleşmiş yorum ve yargıları titizlikle incelemesi zorunludur. Fakat böylesine bir ideal ile de olsa, kişi zaman zaman yine de başkalarınca üstün tutulan düşüncelerle karşılaşacak ve ortaya konan görüşlerin kendisince geçerli olup olmayacağı sorunu üstünde tereddüde düşmekten kendini yine de alamayacaktır. Onun için eleştirmenin, sanatın güzelliği üstünde elde edeceği ölçünün son şeklini, her şeye rağmen kendisinin bulması, bu şekli yine kendi içinde oluşturması gerekmektedir. Çünkü sanatla ilgili değer yargılarının daha başka yollardan oluşturulabilmesi olanaksızdır; ve kişi için en değerli olanı da yine kendisinin oluşturabileceği yorum, yargı ve eleştiridir. Değer yargılarının, dolayısıyla isabetli eleştirilerin bu yoldan elde edilebilmesine olanak sağlayamamak ise, çoğu kez olduğu gibi, değersiz ve anlamsız eleştirilerin oluşumuna neden olan bir tür değer-körlüğünden başka bir şey değildir!

Tanınmış eleştirmenlerce oluşturulan yorum ve yargılara gereğince yaklaşım ve bu tür yargıları tüm inceliğiyle benimseyebilme alışkanlığı, ancak ve ancak bireyin kendinde seviyeli kıstas ve ölçüler oluşturabilme yolunda erişeceği dinamik gelişim aşamalarıyla elde edilebilir.

İnsanoğlunun güzel ve güzellik yargılarını gereğince değerlendirebilme gücünden kültür ve sanat dünyasına büyük ölçüde katkıda bulunarak, olağanüstü nitelikte eserler yarattığı açıkça ortadadır; ve yine insanın aynı ölçüler içinde yorum, yargı ve eleştiriler oluşturacağı doğaldır. Ne var ki kişi, sanata değer verme, geçerli yorum, yargı ve eleştiri oluşturma yeteneğini gereğince geliştirip biçimlendirme aşamasına ayak basmamış olabilir. Bu böyle olunca da insanın kendinde esasen var olanı yine kendisinin arayıp bulması ve böylesine bir yeteneği yine kendi yaşamının akılsal ve ruhsal derinliklerinden çekip çıkarmayı öğrenmesi gerekmektedir.

Sadece özgür düşünceden kaynaklanan değer yargılarını filozof Kant (1725-1804) Otonom-Yargılar olarak nitelemektedir. Kişinin kendisiyle ilgili olmayıp, yabancı yorum ve eleştirilerin etkisiyle oluşan yargılar ise, yine Kant’a göre Heterenom-Yargılar, yani değişik kökenli yargılardır. Kant, kişinin kendine özgü yargı ve eleştirilerine özellikle önem vermekte, insanlara zorla benimsetilmiş yabancı ve değersiz yargıları ise Heterenom-Yargılar olarak nitelemektedir; ve bu tür yargılar yerine göre Doğmatik-Yargılar olarak da nitelendirilmektedir. Topluma yararlı ve eğiticilik niteliği ağır basan sanat eleştirilerinin de, Kant’ın anlayışına paralel olarak, Otonom-Eleştiriler olması, yani aydın ve özgür aklın, görgü, bilgi, deneyim ve ihtisastan beslenen ürünü olması gerekmektedir.

Batı uygarlığına temel olan eski Anadolu ve Attika kültüründe de yorum, yargı ve eleştiri, yukarıda değinilen güncel gerçeklere az çok benzer bir anlayışa başlangıç olmanın niteliğini taşımaktadır; ve bu hareketin olumlu, hattâ olumsuz sonuçlarını, günümüzün çağdaş tefekkür idealiyle kıyaslamak, şöylesine dikkat çekici bir perspektifi oluşturmaktadır:

Otonom-Yargılar, çok eski zamanlarda bazen içinden çıkılmaz hitabet sahteciliğine yol açmıştır, çünkü antik dönemlerde de kişiye özgü yargı yoluyla gelişen yorumlar, gittikçe sakıncalı boyutlara ulaşmış ve zamanla anlamsız bir diyalog sahteciliğine dönüşmüştür; hattâ güderek düşünsel içeriği gereğince açıklayamamanın oluşturduğu sakat bir sübjektifliğe yol açmış ve bunun doğal sonucu olarak ortaya çıkan hitabet sahteciliği, yıkıcı bir değer şüpheciliğinin meydana gelmesini gerektirmiştir. Onun içindir ki güncel yaşamımızda da en uzak geçmişten ders almak zorunludur. Ne var ki her şeye rağmen doğruyu ve yanlışı bulup saptamada, antik devirlerin filozofları da aklın rehberliğinden uzak kalmamışlardır. Bu arada ahlakın ve hikmetin üstünlüğüne ileri derecede önem vermiş olan Protagoras (M.Ö. 481-411) ve Prodikos (M.Ö. 5. yüzyıl) gibi filozoflar (Sofistler) ile Sofizme tümüyle karşı olan filozof Immanuel Kant’ın meydana getirmiş oldukları yorumlar, yargılar, kısacası Beyan-Türleri (subjektivite), ancak düşünsel evrimin dinamik gelişiminden aşırı mesafe almış aydınlarca anlaşılabilir yorum, yargı ve eleştiriler olma niteliğinden bugüne dek hiçbir ödün vermemişlerdir.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.