Kapat

Bohem Müzikal: Moulin Rouge (Tuba Aydın)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Bohem Müzikal: Moulin Rouge (Tuba Aydın)

2001 yılında Baz Luhrman tarafından yeniden çekilmiş olan film; Paris’te yaşayan genç bohem bir şairin babasının otoritesine karşı gelmesini, uyuşturucu ve seksin tadının çıkarıldığı, yeni keşfedilen elektiriğin aydınlattığı ünlü gece klübü Moulin Rouge’un renkli hayatına kendini kaptırmasını ve klübün en pahalı fahişesine olan aşkını konu alır. Bohem yaşam tarzını ön plana çıkaran ve döneminin asalet sisteminin çarpıklığı ile sınıf ayrımını gözler önüne seren film, gerek içerik gerek biçim ile bir taraftan eleştiride bulunurken diğer taraftan renkli sahne yaşantısının arka planında yaşanan zorlukları, acıları kısacası gerçekleri de gözler önüne sermektedir.

Moulin Rouge, üzerindeki kırmızı yel değirmeni ile dünyaca ünlü olan, aslında özel bir teşebbüs olmasına rağmen Fransız kültüründe sembolleşerek kendine önemli bir yer edinen, popilist kültürün eğlence anlayışının ilklerinden sayılabilir. Mekân, filmde özellikle konu edinilen kan-kan dansçıları, elit erotik şovları ve orijinal eğlence programları ile bir fenomen olmuştur.

Yönetmen 127 dakika boyunca, çağdaşlaştırılmış müzikal kavramını kullanmış hatta daha da geliştirerek klasik müzikal filmleri de bir adım öteye taşımıştır. Luhrman daha ilk sahneden itibaren bize sıradan bir film izlemeyeceğimizin sinyallerini verir. Hatta filmin DVD olarak piyasaya sunulan kopyaları bile bu farkındalığı yaratmaktadır. Seyredilenin bir filmden ibaret olduğunu hissettiren film, özdeşleşmekten öteye gidip irdelenen konuları düşünmeye zorlatan bir yapıya sahiptir. Öyle ki; DVD kopyalarının giriş menüsü bir tiyatro sahnesi olarak açılır. Filmin yapımcıları seyirciye “koltuğunuza yaslanın ve bu filmi izleyin, ama unutmayın ki burada izleyecekleriniz gerçek hayat değil sadece kurgudur” hissini daha ilk dakikalarda vurgulanmış olur. Diğer taraftan jeneriğin aktığı sekansta çalan müzik, görünen tiyatro sahnesinin perdeleri ve müziğin canlı bir orkestra tarafından bir şef önderliğinde çalması sinemanın ilk yıllarına (sinemanın sessiz dönemine) da refer eder.

Siyah beyaz görünen çarpık dekorda, bir palyaçonun sözlediği şarkıyla açılan görüntü tüm gerçeklik algısını ilk sahneden kırar. Kamera Moulin Rouge’a yaklaşırken “uzak dur bu günah köyünden” uyarısı ise yasaklı bölgenin cezbediciliğini artırır. Kurulan devasa setin sokaklarında dolaşan kamera tüm sahteliği gözler önüne serer.

Açılış sekansının ardından gelen sahnede, başrol oyuncusunun daktiloda birşeyler yazarak görünmesi ise filmin senaryo yazım aşaması ile başladığına, herşeyin daha kağıda dökülen ilk kelimelerde saklı olduğuna işaret etmektedir.

Filmde renk ilk kez Moulin Rouge’u tanıtan sekanslarda görünür. Bu görüntülerde kamera mekânda dolaşır. İlk renkli karelerin bu sahnede başlaması yönetmenin mekânın (aldatıcı olsa da) ne kadar renkli olduğunu gösterme hedefidir.

Göz kamaştırıcı kostümler, renk karnavalı ve ciddi anlamdaki kaotik kurgu ilk 15-20 dakika boyunca izleyiciyi filmin içine almaz. Daha ilk sahnede baş karakter Christian’ın ‘sevdiğim kadın öldü’ repliğiyle ise klasik anlatıya göre sürpriz olması gereken sonun izleyici ile paylaşılması sadece ve sadece ödeşleşmeyi kırmak adına yapılır. Sayısız seyirci bu dakikalar boyunca karakterle bağ kuramadığı için filme neden geldiğini sorgular. İşte tam bu noktada yönetmen de istediğini almaya başlamıştır.

Baş döndürücü hızda sahnelerin oluşturduğu görsel şölen, Moulin Rouge’un içine yeni giren izleyiciye sadece bi kaç sahne ile hem mekanın tarihini, hem de eğlencenin merkezi olduğunu gösterir. Satine’in solo olarak şarkı söylemeye başladığı andan itibaren ise yönetmen izleyiciye tüm filmin Satine için yazılmış olduğunu düşündürtür. Çünkü o ana kadar çok hareketli olan kamera hareketleri Satine şarkı söylemeye başladığı andan itibaren adeta slow-motion’a dönüşür. Satine kadrajda göründüğünde seyirciye zamanın durduğu hissi verilir. Herşey, herkes o anda Satin’e kilitlenmiş ve tüm dünya onun emrine girmiş gibidir. O’nun söylediği şarkıda vurgulanan zenginlik, mücevherler ve lüks yaşam sistemin getirdiği gereklilik olarak dikkat çekse de şarkının ortasında Satine’in bayılması tüm bu lüks yaşamın yalan olduğuna, gerçek yaşamdan zevk almanın sadece para ile olmayacağına dikkat çeker. Bu özellikle bohem yaşamın ve eşitlik idolojisinin yaygınlaştığı dönem içinde düşünülecek olursa çok daha anlamlı bir hale gelir.

“Dünya kendini bohem yaşama kaptırmıştı ve ben de Londra’dan bu yaşama katılmaya Paris’e gelmiştim” diyen Christian, Bohem yaşamı dönemin tüm sistemine bir başkaldırı olarak görmektedir. Babasının günah diyerek yasakladığı tüm özgürlükleri tadmak ister. Özellikle baba-oğulun tartışma sahnelerinde otorite figürü olarak gösterilen babanın kilise papazlarına benzemesi oldukça düşündürücüdür. Kilisenin tüm gücünü yitirdiği, artık insanlara söz geçiremediği ve herkesin “özgürlüklerini” doyasıya yaşamaya çalıştığı dönem, asalet ünvanlarının da zayıflamaya başladığı, sınıf farklarının tartışılmaya başlandığı bir periyot olarak kabul edilebilir. Dünyada bunca değişim ve dönüşümün yaşandığı zaman diliminde, tüm sistemlerden ilgisiz, hayattan tad almaya kanalize olmuş bohem yaşam tarzı ise bir akımdan öte bir yaşam felsefesi olarak yayılmıştır. Söz konusu edinilen Bohem yaşam, Christian’ın babasına isyanının sebeplerini detaylandırmadan, neden bu hayatı seçtiğini ve baş kaldırısının merkezi olarak neden Paris’i seçtiğini anlamamıza yardımcı olur. Dönemin sistemi ve hakim idolojisi bu ayrımı rahatlıkla yapmamızı sağlar. Çünkü O, bohem yaşamı bir devrim, bu devrimin merkezini de Paris olarak görmektedir.

Yönetmenin, tüm dönem imgelerine ve yer verdiği tarihsel imajlara rağmen çağdaş müzikleri kullanılışı ve bunların görüntüyle uyumu ile ilk 20 dakikadan sonra, 1900’lerin başı ile ilgili hiç bir tarihsel bilgiye sahip olmayan seyirciyi dahi (aşk hikayesi ile de) filmle özdeşleşemese de meraklanır ve filmi akışına kendini kaptırır. Burada müzik önemli bir faktör olarak göze çarpar. Zira Satine, henüz Christian’ı dük zannederken söylenen şarkılar ve fon olarak kullanılan dekor bir video klip tarzını andırır. Böylece yönetmen MTV geleneğinde yetişen (hızlı kurgular, gerçeğe aykırı dekor ve doğaüstü hareketler( gökyüzünde bulutların üzerinde yürümeleriyıldızlara uzanmaları vs.)) nesile özellikle de hitap ederek, çağdaş gösteri sanatlarını da filmin kalbine yerleştirmiş olur. Çağdaş pop müzik ile oprea gibi klasik bir müzik türlünü de bu yolla başarıyla birleştirir.

Dük’ün simgeleştirilmiş hali ise dönem sistemindeki kaosu, şiddeti, cinselliği ve tam anlamıyla medeni olmayan yanı göstermektedir. Özellikle dükle olan pek çok sahne normal zamandan ziyade hızlandırılmıştır. Ve dük genellikle en fazla göz hizasına inilerek gösterilir. Burada amaç dükü üst açıdan göstererek onu küçültmek ve düke karşı bir antipati oluşturmaktır. Baş karakterlerin aşk yaşadıkları sekanslar ise normalin aksine ağırdır. Yani filmin büyük bir çoğunluğunda günlük zaman algısından daha farklı bir zaman algısı oluşturulmaktadır. Böylece hem kurgusal hem de zamansal olarak gerçeğin dışına çıkılmak ve özdeşleşmeyi kırmak amaçlanmıştır. Tüm bu teknik kırılmanın ötesinde senaryo verilen büyük aşk öyküsü, zorluklar ve çaba izleyiciye katarsis yaşatmayı hedefler.

Filmin içinde yazılan tiyatro oyunu, yapılan provalar, sahne dekorunun hazırlanması, gibi detaylar bir oyunun yada filmin yapım sürecini gösterdiği gibi ön planda olmayan yani işin mutfağında olan tüm ekibi de ekran önüne getirmektedir. Yönetmen yapım sürecindeki tüm hazırlıkları bu yolla izleyici ile paylaşmış olur. Devam eden sekanslarda vurucu bir sahne olarak yerleştirilen tango, (kan-kan dansının aksi gibi göründüğü (kan-kan dansının eğlencesine karşın, tangonun iki yüzlü oluşu) halde) kan-kan dansına alternatif olarak ortaya çıkar. Roxane şarkısında tango yapan çift tüm gösteri sanatlarını filme dahil etmiş olur. Burada (paralel kurgu ile) Dük’ün Satine’e zorla sahip olmaya çalıştığı sahne ile tangonun zirve yapyığı final bölümü birbirine bağlanır. Böylelikle aşkın, tutkunun, hırsın ve şehvetin de görselliği tango dansı ile tanımlanmaya çalışılır. Hem modern hem klasik sanatları birlikte kullanan yönetmenin bu anlamda mükemmel bir harmoni yarattığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Farklı bir parantez olarak filmde Dük’ün Satine bakış açısı değerlendirilecek olunursa; Dük Satine’i tamamen seks objesi olarak görmektedir. Bunu Satine’den bahsederken “benim eşyalarıma başkalarının dokunmasından hoşlanmam” ve final sahnesindeki “o benim” diyaloglarında aleni bir şekilde ifade etmektedir. Bu yönüyle Laura Malvey’in sinemada kadın üzerine yazdığı makalelerindeki tanıma tamamen uymaktadır. Ancak burda yönetmenin aksine kadın karakteri sistem cinsel objeden öteye geçirmemekte ve onu kendi başına hiç bir işe yaramayan bir nesne konumuna sokmaktadır. Aşk, kadının erkeğe olan görevleri karşısında bir hiçten başka bir anlam taşımamaktadır. Hakim ideolojiye göre kadın halen özgürlüklerini kabullendirememiş, bağımsızlığını kazanamamıştır. Erkeğine bağımlı, ya anne yahut eş kategorisinden dışarıya çıkamaz. Bunların dışında bir kategoride olacaksa yuva yıkan kötü kadın yahut Satine gibi bir fahişe olmalıdır. İdeolojinin bu kalıplaştırması filmde açıkça gözler önüne serilerek günümüz seyircisini kıyaslama yapmak ve sorgulamak noktasına getirir. Zidler’in söylediği “Like a virgin” şarkısı bu eleştirinin ana hatlarını da çizer ve bakirelik kavramını tarihsel süreç içerisinde tanımlamaya çalışır.

Final sahnesine gelindiğinde, son sekanslarda sıkça görülen silah, “bir filmde silah görülüyorsa mutlaka patlar” tezinin aksine Moulen Rouge’un camından fırlar ve Eyfel kulesine çarparak kaybolur. Bu imge sinemada kalıplaşmış anlayışları kırmanın ötesinde, Fransız devri ile yapılmaya başlanan silahlı mücadeleyi işaret etmekte ve Paris’te başlayan özgürlük mücadelesinin Paris’te sonlandığını anlatmaya çalışmaktadır.

Bu sahnede, film boyunca da sık sık tekrarlanan “ show must go on” cümlesi vurgulanır. Ve olan biten herşeye rağmen şov devam ettirilir. Ta ki Satine’in ölmeden önce söylediği ‘yaşa ve öykümüzü anlat’ repliğine kadar. Bu cümle ile Satine filmin en başında Christan’ın daktiloda yazdığı hikayeye işaret eder ve tüm filmi kısaca seyircinin hatılamasını sağlar.

Film süresi içerisinde aralıklarla gördüğümüz palyaço final sahnesinde de karşımıza çıkar. Başından itibaren üzgün gördüğümüz palyaçoyu bu sekansta ağlarken görürüz ve belkide ilk kez bi gariplik olduğunu farkederiz. Çünkü tüm toplumlarda palyaço insanları eğlendiren ve sürekli gülen bir eğlence unsuru olarak kabul edilir. Yönetmen bu algıyı kırarak ağlayan bir palyaçoyu filmin farklı kırılma noktalarında kullanmış böylece de büyük bir ironi yaratmıştır.

Moulen Rouge’un gece klübnden tiyatro sahnesine dönüş sürecinde yaşanan sancılar ülkenin de tam olarak hem tarihsel hem de rejimsel olarak dönüşüm yaşarken maruz kaldığı sancılara refer etmektedir. Özgürlüklerin saklanarak yaşandığı, güçlü olanın parayla ölçüldüğü ülkede yeni değişime uğrayan koşullar ve yaşam standartları ülkede halen iç karışıklığa sebep olurken film, eğlence sektörü üzerinden tüm yaşananları göz önüne serer. “Son” yazısını görmeden önce Christian’ın daktilosuna yazdığı “Bir dönemin, bir yerin ve insanların öyküsü… Hepsinin ötesinde aşkı anlatan bir öykü” cümleleri söylediklerimizin adeta bir kanıtı niteliğindedir.

Final sekansı yine tiyatro perdesinin kapanışı ile olur. Son olarak orkestra şefi kaybolur ve görüntü siyaha düşer bu da yine tüm izlenilenin bir film olduğunu izleyiciye hatırlatıp, kırılmayı sağlamak adına yönetmen tarafından özel olarak kullanılmış bir imgedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir