Kapat

Birey Ruhunda Üretkenlik ve Sinema yahut Hiç Unutmadığımız Filmlere Dair (İlker Çolakoğlu)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Birey Ruhunda Üretkenlik ve Sinema yahut Hiç Unutmadığımız Filmlere Dair (İlker Çolakoğlu)

Merhabalar…

Ürkeklikten midir, günümüzde moda olan kendini kızağa çekilen bir gemi gibi güvenliğe  çekme dürtüsünden midir bilinmez; şu girişi yapmak şarttır: Bu okuyacaklarınız kendimi var etmek ile varlıktan kurtarmak arasında gidip gelirken huysuz huysuz söylendiklerimdir. Tembellik ile mutsuzluk temelli enerjisizlik arasında nasıl bir ilişki varsa, bu yazılarla benim -ve dolayısıyla senin, sevgili okuyucu – öyle bir ilişkisi var. Bu yazıyı, Hacivat’ın sakalları arasına gizlediği elmastan bir boncuk gibi düşünebilirsin; biraz derinde ama eğilip kalkmalardan ara sıra gözünü alıyor, dikkatini yakalıyor. Eh, Hacivat’ın sözü bitirdiği yerden, biz de başlayalım o zaman; maksat Karagöz’e gıcıklık olsun…: “Sürç-ü lisan edersek affola…”

Bazı ipe sapa gelmez düşünürler -ki onlar tarih boyunca romantik, hayalci, gerçekçilikten uzak yahut uygulanması imkansız düşüncelerin kaptanları olarak yaftalanmışlardır-, insanın özünde iyilik olduğuna inanırlar. Bu inanç kimisi için özde varolan ideasal bir iyiliğe, kimisi içinse nötr olan insanın gerçek anlamda mutlu olabilmesinin, hatta daha da güzel bir anlatımla, ” İnsanoğlunun varlık sorununa verilebilecek tek mantıklı cevap (ın)…” sevgi olduğuna inanmak şeklindedir. Ben de bu ipe sapa gelmez düşünürlerin ikinci versiyonundan yola çıkarak, izlediğim filmlerden anlam çıkartma gayretindeyim. Bu düşüncenin tam tersini savunan filmlerde dialektik bir antitez, çoğu zamansa bu söylediğimi belki de bilinçsizce onaylayan bir aynı-tez olarak işime yarıyor bu bakış açısı. Peki, bunun insana ne gibi bir yararı olabilir ki?…

İnsanın özünde iki dürtü sürekli çatışma halindedir… Bu çatışmanın bir yanı üretkenliğe dayanır. Sevmek, paylaşmak, ümit etmek, barışçıl eylemler ve benzeri… Bu yanın taşıyıcı güdüsü sevgidir. Diğer yan ise yıkıcı dürtülerdir. Saldırmak, kaçmak, yok etmek, yıkmak, işgal etmek, sindirmek, kırmak, parçalamak ve benzeri… Bu yanın taşıyıcı güdüsüyse korkudur.  İnsan tamamen sevgi dürtüsündeyse bir aziz (kendisine hiçbirşey almayan ve herşeyini veren bir derviş), tamamen korku güdüsündeyse/ yıkıcı dürtülerin etkisindeyse çıldırmış birisidir. Normal bir insanda bu iki durum denge halindedir ve bu dengenin ağır bastığı yöne göre, insan karakteri oluşur. Çoğu film de ( eğer iyi bir film ise) bu dengenin/ çatışmanın düşünsel bir izdüşümünü anlatır zaten…

Söz konusu dürtüler hayatın çeşitli yerlerinden beslenirler. Lakin üretken dürtü (post-modern sanatın şiddet ve benzeri yönelimleri övgüsünü ayrı bir yere koyarsak) genellikle sanattan beslenmek konusunda daha kabiliyetlidir.  Bahsettiğim iki dürtü de evrensel olduğu için, bu dürtüyü fark etmek ve beslemek insana olağanüstü bir haz, evrenin tamamının farkındalık ve damarlarındaki her kan hücresini hissedebilme kudreti kazandırır. Zaten sanatın gücü de, tüm yaşamı içeren ve bu yaşama bireyin kendisini de dahil eden, bu evrensellikten gelir… Zannediyorum, gerçek filmler de bu öze dokunabildiği ölçüde ölümsüz oluyor.

Biraz daha somut bakalım… Şarlo’nun filminde hepimizde tebessüm uyandıran çocuğun yaramazlıkları yahut Schindler’in listesinde “Bu listenin etrafı, sonsuz bir uçurum…”  diyen Yahudi’nin sesindeki minnettarlık, bahsettiğim öze anlık olarak dokunabileceğimiz milyonlarca noktadan yalnızca birkaçıdır. Her insanın içinde bahsettiğim türden bir öz olduğuna inanıyorum… Bu inancımı, insanları ağlamak gibi olağanüstü ( doğallığı ve işleviyle olağanüstü) olan bir eyleme sevk eden sinemanın da desteklediği düşüncesindeyim. Herhalde hemen hepimizin, hayatımız boyunca unutamadığımız birkaç film vardır… Öyle değil mi?..

İşte bu üretken özü dramatik bir çerçeve güdümünde anlatabilen, bunu toplumsal ve düşünsel bir temele oturtarak seyircisine ulaştırabilen filmler bize hayatımız boyunca eşlik eder. Aslında bu iki taraflıdır çünkü film, izleyenin  algısı kadar bu muazzam işlevini yerine getirebilir. Bir filmin insanın içindeki evrensel öze dokunabilmesi için, izleyenin buna izin vermesi gerekmektedir. Buna izin vermekse entelektüel birikime, duygusal olgunluğa ve filmin kalitesine bağlıdır düşüncesindeyim.

Ağdalı, belki de ağır cümlelerden olsa gerek Karagöz’ün bana doğru yalpaladığını görüyorum. Sanırım bana kafa atacak… Bense bir zombi filminde Karagöz’ün nasıl yalpalayacağını düşünüyorum. Neyse; Geleneksel Türk Tiyatrosu için kaşımı yarmam gerekiyor. Hemen geliyorum…

Evet…Durun, daha vuruyor!… Bıy bıyına bandığım…

Evet…  Demem o ki iyi kurgulanmış bir film, izleyicisinin algısı dahilinde bu öze dokunabilir. Bu öze dokunulmasıysa ilk defa bir tene “dokunmak” kadar unutulmaz, muazzam ve haz vericidir. Sinemanın gücü de bence buradan kaynaklanıyor… Asla unutamadığınız filmleri bir düşünün, aklınızdan asla çıkmayan sahnesini hayal edin… Kişisel bir anınıza hitap ediyor belki fakat o anının da aslında tüm yaşamı içeren bir duyguya bağlı olduğunu göreceksiniz.

Sinema yaşamın, evrenin tamamı karşısında pamuk ipliği kadar ince olan bireye, tek bir insana tutunan bir ipek böceğidir. Bu böcek o incecik iplikte ilerleyip, evrenin özüne dokunabilir – eğer iplik kopmayacak kadar sağlamsa… İşte bu dokunma gerçekleştiğinde, ipek böceği de kelebeğe dönüşür. Çünkü hiçbir şey, hayatın tamamının değerini, ölüme bu kadar yakınken öylesine uçabilen kelebeklerden daha iyi bilemez.

Sanırım yine dayak yiyeceğim… Bu sefer iki kişi geliyorlar… Üçüncüde Tuzsuz’u da getirirlerse vay halime.

Sinema iyidir… Filmler hayattır. Fakat izleyebildiğin kadar… İzlemek de sadece izlemekten ibaret değildir.  Hayatınızda hiç unutamadığınız ne kadar film varsa, o kadar hayattasınız.

Bu yaşamak için güzel bir seçim bence…

İşte hepsi bu kadar.

Şimdi şu arkadaşa gidip, perdenin parasını ödeyeceğimi ve masrafların bana ait olduğunu açıklamam lazım. “Viran” diye kelime mi kaldı arkadaş…

Şşş, hop! Birader!…

Kendinize iyi bakın…

 

Dipnot: Hacivat- Karagöz oyunları “Yıktın perdeyi eyledin viran, gidip sahibine söyleyeyim heman”diye bitirilir. Başka cümleler de var tabi… Şimdi onları da yanlış yazarım diye tırsıyorum. Çaktırmadan ve okuldaki hocalarıma belli etmeden, usulca uzaklaşıyoruz….

 

NOT: Yukarıdaki öykü SalakFilozof 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi adına yapılmıştır ve derginin Yıl: 1 Sayı 2’de yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir