Pazar, Kasım 28, 2021

Bir Moliere Trajedisi: Cimri (Ege Küçükkiper)

Yazıya kafa karışıklığı ile başlıyorum. Aslında karışıklık falan yok. Ben, Moliere’in “komedi” yazarı olduğuna eminim fakat elimdeki metnin (Oda Yayınları) girizgah kısmında “Moliere, yaşadığı dönemin en önemli ‘trajedi’ yazarlarından biri olarak ünlenmiştir.” ifadesi kullanılmış. Yani sadece “Cimri” değil, Moliere’in “komedi” türündeki diğer eserleri de (“Kibarlık Budalası”, “Hastalık Hastası”, “Tartüffe”, “George Dandin”, “Zorla Evlenme”, “Sevda Doktoru”)  bu ifade kapsamında ele alınmış. Böyle bir ifadenin nasıl yazılabildiğine hem çok şaşırdım hem de çok kızdım.  Tesadüfe bakın ki Kenan Işık rejisiyle sahnelenen İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “trajik Cimri”nin de bundan aşağı kalır bir yanı yok. Şüphesiz Kenan Işık’ın bu tutumu eserin türünü komediden trajediye çevirmiyor ama metinde yazan ile Işık’ın rejisi birbirini tamamlar nitelikte olunca bu yazı ister istemez farklı bir yere gidiyor. Şunu da belirtmeliyim ki yazımın başlığını, o ifadeyi baz alarak değil “izlediğim oyunun sahneleniş tekniğine göre” koydum.

Şimdi benim araştırmalarım doğrultusunda Moliere ve Cimri’sini tanıyalım. Tanımadan önce bir hatırlatma yapmak istiyorum. “Klasik eserlerde ‘metin’ değerlendirmesi yapmıyorum.” Moliere’in (1622-1673), 1668 yılında yazdığı Cimri, düzyazı türünde ve komedinin belli başlı kalıplarına bağlı kalınmadan yazılmıştır. İlk gösterimi (1668) Palais Royal’de gerçekleştirilen oyunun baş karakteri olan “Harpagon”u,  eserin yazarı olan Moliere oynamıştır. Moliere’in hemen hemen her eseri Türkçe’ye Ahmet Vefik Paşa tarafından çevrilmiştir. İlk kez 1975’de Teodor Kasap tarafından “Pinti Hamit” adıyla sahneye, 1980 yılında ise Jean Girault ve Louis de Funes yönetmenliğinde beyazperdeye uyarlanmıştır. Ayrıca Nihat Akçan (1977), Bozkurt Kuruç (1987) ve Işıl Kasapoğlu (2003) rejileriyle birçok kez Devlet Tiyatroları’nın repertuarını süslemiştir.

Not: “Traji-komik” demek, “trajedi” demek değildir. Bkz;

Traji-komik: Hem acıklı, hem de güldürücü özelliği olan.

Trajedi: Yaşamın acıklı ve hüzünlü yönlerini anlatan.

Koltuğuma oturup dekoru incelerken, gözüme oraya ait olmayan bir nesne çarptı. Sahnenin baş köşesinde bütün heybetiyle duruyordu. Bir piyanodan bahsediyorum. Her zamanki gibi metni okuyup oyunu izlemeye geldiğim için piyanonun o oyundaki rolünü anlamaya çalışıyordum. Çok geçmeden elinde peruğu ve üstünde ne yazdığını çözemediğim siyah tişörtü olan biri sahneye girerek, piyanonun başına oturdu, çalmaya başladı. Bir süre sonra peruğu kafasına taktı ve hemen üzerinde duran Moliere tablosu ile bütünleşti. Evet burada bir “epik” yapılıyordu fakat neden yapıldığı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Oyunu birlikte seyrettiğim ağabey’im, “bu oyun bugünle sınırlı değil, her dönem oynanabilir, onu anlatmak istiyor” dedi.  Hal böyle olunca aklıma bir sürü soru takıldı.

1-) Bunu bize metnin kendisi anlatmıyor mu? 2-) 1668 yılından günümüze kadar oynanışı ve bundan sonra da oynanacak olması metnin “her dönemin eseri” olduğunu kanıtlamamış mı? 3-) İlk iki soruya yanıtınız “evet” ise neden böyle bir tutuma gerek duydunuz?  “Hayır” ise kendi kendinizle çelişiyorsunuz demektir. Peki ben bu çelişkiye neden ortak olayım? Neyse devam edelim…

Dediğim gibi piyanonun metinde bir yeri ve önemi yok fakat oyunda gizli/özel anlara tanıklık eden, türlü işlerin çevrilmesi için kamuflaj olan ve de bazı “günümüz” şarkılarını dönüşüme uğratmak için aracı kesilen bir obje haline getirilmiş. Tüm bunların hangi amaçla yapıldığını bilmiyorum. Yazımın başında bahsettiğim “traji-komik” meselesi oyunun genelinde olmasa bile “müzik” kısmında kendini göstermiş. Ajda Pekkan’ın “Palavra” adlı şarkısı oyunun “para” üzerine dönmesinden dolayı “parayla” şeklinde değiştirilmiş ve bir ibare eklenmiş. Parola: “Para” imiş. Komik…

Kenan Işık, metni yeterli bulmamış olacak ki ek bir sahne ile (rüya sahnesi) oyuna katkıda bulunmak istemiş. Eklediği sahneyi de gündeme bağlayarak “görevini” tamamlamış. Gerçekten o sahneye gerek var mıydı? Yoksa tamamen “göndermenin öncüsü” olarak mı tasarlandı? Metni okurken, “17 Aralık operasyonu” çerçevesinde değerlendirilmeye alınacağını düşünmüştüm. Bu düşüncem beni “haklı”, oyunu “saklı” çıkardı. Keza bütün salon o bölümü alkışlarken, ben metnin geri planda kaldığına yanıyordum. Klasik eserlerde budama ya da ekleme yapılmasına ve gündemle bir bağ kurulmasına karşıyım.

Eserin “kendine göre” bir değerinin olduğuna ve seyircinin, gördüğünü kendi nezdinde “bugünle” ilişkilendirilmesi gerektiğine inanlardanım. (Açıkçası “ayakkabı kutusu” da bekliyordum) Hazır yeri gelmişken, “spoiler” vermeden söyleyeyim, Harpagon’un son sahnede yaptığı mizansen oyunu yerle bir etmiş. Birde altınları çalındığı zaman söylediği replik (“Hepiniz suçlusunuz”)  beni çok sinirlendirdi. Ne münasebet?

La Fleche’in, Cleante’ye (Orijinal metne göre 2. Perde 1. Sahne) Harpagon’un borç vermesi halinde istediklerini okuduğu sahne, “yok artık” dedirtecek türden bir etki bırakmamış. Çünkü “dünya kadar” istek ufacık bir rulo parşömen kağıdına yazılmış. Ben olsam birdenbire o ruloyu yerlere kadar saçar, hatta ilk sıraya gelecek şekilde uzatır ve bir komedi unsuru yaratırdım. Metinde gözüme çarpan bir diğer husus, “çeviri” değişikliği. Elimdeki metin “Gombault ile Mace”nin ünlü aşklarını anlatan bir duvar halısı” derken, oyunda bu isimlerin yerini “Leyla ile Mecnun” almış.

Dekor tasarımı dönemin atmosferine uygun hazırlanmış. Sahne gerisi mermerle kaplıyken sahne önü tahta ile bezenmiş. Oyunu izlerken oranın da evin “içi” olduğu anlaşılıyor. Öyleyse neden farklı? Moliere tablosu bir “selam” niteliğinde, her yerden görünebilecek bir yere asılmış. Yazarı sahnede görerek oyunu izlemek bana farklı duygular (olumlu yönde) hissettirdi. “Fiskos” adı verilen koltuk, o iş için (fiskos için) işlevine ulaşmış fakat bazı sahnelerde yüzünü “mutlaka” görmemiz lazım gelen oyuncu, sırtını seyirciye dönerek oturmuş (?) Bazen de tersi uygulanmış. Ayrıca koltuğun zıt yapısı, karakterlerin de birbiriyle zıt oluşunu simgelemiş.

Duvarların kir, camların pas içinde oluşu, Harpagon’un cimriliğinden ötürü bakımsız kaldığını betimlemiş. Arka yol, eve geliş-gidiş olarak hesap edilmiş ama evdeki hesap çarşıya uymamış. Oyuncunun, o uzun yolu devamlı gidip gelmesini beklemek seyircinin dikkatini dağıtarak, sıkılmasına yol açmış. Bırakınız gitsin, siz devam ediniz efendim. Tempo tempo! (Bu kısımda anladığınız üzre reji ile ilintilidir) Dekor: Suzan Erbilgin

Kostümler Gülhan Kırçova imzalı. Tıpkı dekor tasarımı gibi dönemi anlatır cinsten. Frosine’in kırmızı kostümü seksiliğini, Elise’in koyu elbisesi mutsuzluğunu, Anselme’in şık takımı ise zenginliğini anlatmaya yetmiş. Erkeklerin “bol” pantolonları metne uygun bir biçimde hazırlanmış. Rejisör burada bol kelimesinin yanına “düşük bel”i de ekleyerek “gençlere” bir gönderme yapmış. “Zevkler ve renkler tartışılmaz!”  Pantolon konusunda metne uyulmuş ama “demir kanca” gösterilmeden es geçilmiş.

Hem arabacı hem aşçı olan “Jacques Usta”nın kostümleri, meslek tanıtıma yaramış. Ben işin komedi yönünü daha fazla ortaya çıkarmak adına oyuncunun “önünü aşçı”, “arkasını arabacı” yapardım. Başında duran şapkanın yarısı aşçı kimliğine uygun olarak beyaz ve kabarık, diğer yarısı da arabacı haline uygun olarak kahverengi ve düz olurdu. Oyuncu dönerek her iki karakteri de oynar ve zamandan kazanırdı. Ve her karakterin içine altın sesini çağrıştırması için şıngırdayan metal bir nesne takardım.

Işık konusunda pek bir şey göremedim. Sadece rüya sahnesindeki kırmızı tercihi, “cehennem alevi”ni sembolize ederken, zamana göre bir aydınlatma sunulmuş. (Işık: Önder Arık) Müzik öğesine, reji kısmında piyano ile değinmiştim. Bunun haricinde paraya “ağıt” yakılması eserin diline yakışmamış. (Müzik / Piyano: Çağrı Kodamanoğlu) Aksesuarlarda çiçeğin “yapma” olması, “yapma!” dedirtmiş.

Metin, ağırlıklı olarak “soru-cevap” tekniğine dayanıyor. Bu nedenle oyuncuların hem repliklerini söylemesi hem de sahnedeki hareketleri açısından çok seri olmalarını beklerdim. Ne yazık ki bu beklentime uygun tek kişi Zeynep Erkekli oldu. Oyunun tüm yönlerini içine sindirerek, “denge” unsuru yaratıp, türe uygun bir performans sergileyen Erkekli’ye yürekten kocaman bir alkış. Oyuncuların genelinde “fazla es” verme problemi vardı. İstediğim hızı ve aksiyonu yakalayamadım. Oyundan zevk alamayışımın nedenlerinden biri de bu idi. Mehmet Ali Kaptanlar’ı yıllardır takip eden biri olarak “Harpagon” rolüne çok yakışacağını tahmin etmiştim fakat yanılmışım. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Simel Keçecioğlu aşırıya kaçan bir durgunlukla rolünü oynamış. Herhalde “trajediye” destek çıkmak istemiş. Tabii ortada bir emek var ve kutlanması gerekir. Ben de emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim…

KONUSU

Paradan başka hiçbir şeye değer vermeyen, zengin olmasına rağmen hastalık derecesinde “cimri” olan Harpagon’un, kusurlu kişiliğininden dolayı düştüğü komik durumları ve sergilediği tuhaf davranışları görürüz.

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz