Türk Tiyatrosunda Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli (Doç. Dr. Abdullah Şengül)

Osmanlı Döneminde Şam Üretimi Çiniler (Doç. Dr. Sitare Turan Bakır)

‘Hiç Kimselerin İlgilenmediği Bazı Olayların Tarihçisi’ Olarak Edip Cansever (Baki Asiltürk)

Bazı Tiyatro Eserlerinin Sosyometri Testi İle ve İletişim Türleri Açısından İncelenmesi (Arş. Gör. Üstün Dökmen)

Bir Haklılığın Öyküsü (Osman Çutsay)

Edebiyat 4 Ocak 2018
308

 

Enver Gökçe’nin Türkiye’si ve Türkiye’nin Enver Gökçe’si ile dünya sosyalizmi arasında bir bağ var. Sıkı bir bağ bu. Eğer öyleyse, o zaman, sadece sosyalizm ile Türkiye arasındaki ilişkiden değil, sosyalizm ile Türkçe ve Türk edebiyatı arasındaki ilişkiden de söz etmek zorundayız. Öyledir.

Örnekle yürüyebiliriz.

İki Alman tarihçi… Kitapları Türkçeye de girmiş Johannes Glasneck ile Ernst Werner’in, Atatürk’ün 100’üncü doğum yıldönümü nedeniyle ülkeleri Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) Bilimler Akademisi bünyesinde yayımladıkları bir kitapçık (1), özet olarak, elbette bu sözcükleri kullanmaksızın, şunu savunuyor: Türkiye, tarihsel bir haklılığın ilerici ürünüdür ve Ekim Devrimi ile sonrasındaki sosyalist dünyanın kayıtsız şartsız desteğini almıştır. Bu destek boşuna değildir ve düşünülmeden verilmiş hiç değildir. Yani…

Yani Türkiye, Batı demokrasilerinin ve her renge sığıştırılmış Osmanlıcıların tam tersine, reel sosyalizm için, kesinlikle bir tesadüf veya “anomali” olmamıştır: Beklenen, istenen ve hem maddi hem de manevi açıdan yoğun biçimde desteklenen bir cumhuriyet olmuştur. İleri bir adımdır.

Gerçi kapitalist yoldadır, ama antiemperyalist bir savaşın çocuğudur, Osmanlı’dan sonra bir tarihsel ilerlemeyi temsil etmektedir ve Atatürk’ün başarısı ile sosyalizmin yerleşiklik kazanması arasında doğrudan bir ilişki vardır: Türkiye, kuruluşunu, sosyalizmin Rusya’da bir toplumsal sistem olarak yerleşmesine borçludur. Reel sosyalizm olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti de olmayacaktı.

İyi.

Gerçekten de Türkiye’nin ve Türkiye solunun tarihi, Enver Gökçe’nin yaşamına şöyle bir göz atılınca bile görünüyor, hiç öyle alışılmış kalıplar içinde açıklanabilir gibi değildir. Açıklayamıyoruz, çünkü o kalıplar Türkiye’yi algılayamıyor, dışlıyor, onu bir anormallik, bir sapma başlığı altında ve geçici bir oluşum çekmecesinde görüyor. Dolayısıyla, birçok soru yanıtsız kalıyor.

Sosyalist dünyanın Türkiye’yi anlamlandırma çabalarına da böyle bakmak durumundayız: Tabii, böyle bir bakışta bazı alışılmış marksist kalıpların da kırılabileceğini görüyoruz; onu göze almak zorundayız. Lenin Okulu, sadece Rusya’da değil, Türkiye özelinde de bazı “marksist” kalıpları ıskartaya çıkartmıştır çünkü. İyi yapmıştır.

Johannes Glasneck, Mustafa Kemal’in, Çin’deki antiemperyalist kurtuluş hareketinin simgesi Sun Yatsen (1866-1925) ve Hindistan’daki ulusal kurtuluş hareketinin lideri Mahatma Gandhi (1869-1948) ile karşılaştırılabileceği kanısındadır. Ama, bu Doğu Alman tarihçi için de, Osmanlı’nın taşıyıcı aktörlerinin cumhuriyet rejimine akması sürecinde, arka planda işleyen asıl unsur Ekim Devrimi’dir. Cumhuriyet, Ekim’in bir sonucudur: “1981’de 100’üncü yaşına giren Mustafa Kemal, etkileri iki çağın dönüm noktasıyla, 1917 yılındaki dönümle belirlenen büyük tarihsel kişiliklerden biridir. Dünya tarihindeki gelişimin gereklerini gören ve onlara göre hareket edenlerdendir. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, sömürgeler olarak baskı altındaki Doğu halklarının yolunu açıyor, ulusal kurtuluşları için başarılı bir mücadele vermelerini mümkün kılıyordu; o, bunu gördü. Mustafa Kemal, böyle bir durumdan, bu ilk sosyalist devrimin devlet gücü, Rus sovyet hükümeti ile çok yakın ve dostça ilişkiler kurma sonucunu çıkardı. Başarılı bir kurtuluş savaşı yapmak için oranın manevi, diplomatik ve maddi desteğini aldı.” (2)

Türkçede, belki Türkiye’nin içinde bulunduğu krizle de bağlantılı olarak, hâlâ ilgiyle okunan, ama anadillerinde bugün artık başarıyla unutturulduğu söylenebilecek iki sosyalist Alman tarihçiden birinin, Johannes Glasneck, Mustafa Kemal ve kurucusu olduğu cumhuriyete bakışı böyle özetlenmiş sayılabilir. Diğer tarihçi, Ernst Werner, Mustafa Kemal’in, ulusal burjuvazinin temsilciliğini üstlenmiş de olsa, akılcı, bilimi öne çıkaran, bağımsızlıkçı ve aydınlanmacı karakterinin vurgulanmasından yanadır. Başka birçok şeyle birlikte, bu, Türkiye’nin bir çarpıklık veya tarihsel akıştan sapma, bir ölü doğum, en doğrusu “Anomalie” olmadığına yönelik açık bir taraf tutma sayılabilir. “Feodal-teokratik Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarından, burjuva Türk bir ulusal devlet yükselmiştir” diye yazan Glasneck, makalesinde, Mustafa Kemal’in başarısını ve “tarihin tekerleğini ileriye doğru çevirmeye yardım etmiş bir tarihsel kişilik olmasını” şuna bağlıyor: “Çünkü o, kendisini, Türk halkının emperyalist tahakkümden ve feodal-mutlakiyetçi sultanlık rejiminden kurtulma çabasına bağlı hissediyordu.”

Ancak, önemli bir başka unsur da, Johannes Glasneck’in, Türkiye’deki emperyalizme karşı ulusal kalkışma ile 3 Mayıs-13 Haziran 1919’da Afganistan’daki başarılı askeri başkaldırının zamandaşlığına yaptığı vurgudur: “Ekim Devrimi, o zamana kadar hep sömürgeci güçlerin üstünlüğü nedeniyle yenilgiyle biten ulusal kurtuluş savaşlarının başarıyla sürdürülmesi olanağını yaratmıştı.” (3)

Sanki bir ebe ve onun yardımıyla dünyaya gelmiş çocuklar karşısındayız: Afganistan, İran, Türkiye…

Aslında gerçekten de ilginç olan şey, şu: Alman sosyalistleri, sadece Türkiye’nin tarihsel haklılığını değil, galiba en az onun kadar bir başka haklı dönüşümü de savunuyordu. Ne demek istediğimizi Glasneck’in andığımız makalesinden bir alıntıyla daha kolay özetleyebiliriz:

“Burjuva Türk cumhuriyeti, feodal-teokratik Osmanlı İmparatorluğu karşısında, büyük bir tarihsel kazanım resmi vermekteydi ve Kemal Atatürk zamanında ulaşılan siyasal ve toplumsal ilerleme açısından Doğu’nun tüm diğer islami devletlerinin çok üzerindeydi. Türk Cumhuriyeti’nin doğumundan 60 yıl sonra bugün içinde bulunduğu kronikleşmiş iktisadi, sosyal ve siyasi kriz, kemalist gelişme yolunun sorunsallarına ve sınırlarına yönelik soruları haklı çıkarmaktadır. Marksist-leninist tarih bilimi ve özellikle de Sovyet historiyografisi, daima bu gelişmedeki kapitalist ve antidemokratik eğilimlere dikkat çekmiştir.” (4)

Glasneck, çizdiği tabloda, dışarıda emperyalizme ve içeride de gerici-dinci padişahlık rejimine karşı son derece haklı bir Türkiye’den çok, sosyalizmli yeni dünya düzeninin olanaklarını öne çıkarmaktadır ve böyle pek kolay “kaybedilmiş” bir makalenin yayımlanmasından bu yana geçen çeyrek yüzyılı aşkın zaman, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başka, yani sosyalist tarihsel kazanımın da yan ürünü olduğunu söylemeyi kolaylaştırıyor.

Başka türlü olamaz mıydı?

Olabilirdi. Ama tarih, adı üstünde, tarih’tir, geçmişte durmaktadır; başka türlü olsaydı başka türlü bir tarihten konuşmak durumunda kalırdık. Bir zorunluluk diyebiliriz. (5) Sonuçta Türkiye, sosyalist bir devrimin hem zorladığı hem de mümkün kıldığı bir doğum olmuştur. Tarih içindeki yeri böyle.

Yani Johannes Glasneck’in Ernst Werner ile elbette paylaştığı, ama en azından bu kitapçıkta yer yer daha çok vurgular bir izlenim bıraktığı görüş, Ekim Devrimi’nin, Türkiye’nin ebesi olduğudur. Bu, kuşkusuz Glasneck veya Werner savunmasaydı da öyle olacaktı. Tamam. Böyle bakınca, tüm komünist tarihimize, ülke tarihimize ve en önemlisi Enver Gökçe’nin de tezgahından çok ağır bedeller ödeyerek geçtiği “51 Tevkifatı”nın güzel çocukları, 1971 isyancılarımıza içkin bir Türkiye sevdasına da anlam verebiliyoruz: Türkiye’yi seviyorlardı, çünkü Ekim Devrimi’ni seviyorlardı. Devrimci, başka devrimlere de âşık bir yüreğin ve aklın adıdır. Sonuçta, çektikleri tüm acılara rağmen bu ülkeden, bu halktan ve topraklardan nefret etmediler, hatta böyle bir ihaneti akıllarına bile getirmediler. Solda kaldıkları için, sol bir çıkış olarak Türkiye’yi gerçek yatağına, nihai devrimci kurtuluşuna, sosyalizme taşımak istediler. İşte bu duygunun, Nâzım’ın en fedakar çocuklarına, onun “ilk göz ağrısı” sayabileceğimiz 40 Kuşağı’na, adeta kazınamayacak bir biçimde yerleştiğini görüyoruz. Enver Gökçe’nin yaşamı ve şiirlerinde de gördüğümüz budur.

Sosyalist dünya, Türkiye’yi korur ve onun tarihsel önemini yine tarihsel haklılığıyla beslerken, kendi haklılığının yan ürünlerine de sahip çıkmak zorunda olduğunu bilen bir siyasi inattı. Bu, yeni tarih bilinci, sosyalist kuruluşu iki kez daha haklı bir konuma oturtmuş oluyordu. Sovyetler Birliği başta olmak üzere, sosyalist ülkeler, hem kendi içlerinden hem de etki alanlarından haklılıklar biçiyordu.

Açıkça ve tarihimize, edebiyat tarihimize de yaslanarak söyleyebiliriz: Sovyetler Birliği düşmanları, şu ya da bu ölçüde Türkiye düşmanlarıydı ve tersi, Türkiye düşmanları da Sovyetler Birliği düşmanlarıydı. O zaman, Türkiye düşmanlarının, kendilerini hiç böyle adlandırmamış olsalar ve bugün de çeşitli kılıflar altında sakladıklarını düşünseler bile, SSCB’nin iki kurucusuna, Lenin ve Stalin’e (6) düşmanlıkla, son dönemde ayyuka çıkan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babalarına kayıtsız şartsız düşmanlık arasında bir bağ kurma hakkımız var. Türkiye’nin, biri kurulması, diğeri de varlığını sürdürmesi için büyük destek vermiş bu iki enternasyonaliste çok şey borçlu olduğunu söylemeliyiz.

Acılı Enver Gökçe ve onun sevdalı olduğu bir Türkiye’dir sözünü ettiğimiz. Bir paradoks ülke bu, gerçekten: Kurulmasını ve hayatta kalmasını uçsuz bucaksız kuzey komşusunun dünyanın siyasi coğrafyasını kökünden değiştirebilmesine borçlu, ama 1945’ten sonra hep onun aleyhine çalışmış, her türlü entrikada birinci derecede rol üstlenmiş azgın denecek ölçülerde kin yüklü antikomünist bir siyaset sınıfının elinde kalmış. Ekim Devrimi ve en büyük sonucu Sovyetler Birliği ortadan kalkınca kendi varlık nedenini de yitireceğini hiç düşünememiş bir “kast”. Türkiye’yi bugünkü bitişin eşiğine, içeride bu kastın beslediği düşmanlık ve dışarıda da Ekim Devrimi’nin tüm sonuçlarıyla tasfiyesi getirmiştir. İkinci nedenin, sözü geçen “kast”tan çok daha önemli olduğunu söylemeliyiz.

Johannes Glasneck, “tüm boyutlarıyla, 1938’deki ölümünden 10-20 yıl sonra başarıya ulaşan bir gelişmenin yol açıcısı olarak Kemal Atatürk’ün etkisi, dönemindeki toplumsal koşulların damgasını taşır” diyor ve devam ediyor: “Kurtuluş Savaşı’nın burjuva sınıf karakterinden, devlet üstyapısıyla sosyal-ekonomik durağanlığın yeniden biçimlendirilmesi arasındaki birbirini tutmazlıktan, antiemperyalist dayanışmayla milliyetçi darlık arasındaki çelişkiden ve İslam’ın gericilik tarafından istismar edilmesini aşma biçiminden doğan sorunlar, başka bilimsel araştırmalara konu olacak değerde görünüyor. Bunlar, Ortadoğu ülkelerinin bugünkü antiemperyalist hareketi için değerli bir deneyim birikimi de sunmaktadırlar.” (7)

2008 itibariyle, komünist bir tarihçi olarak resmen unutuluşa itildiği köşede 81 yaşını sürdüren Glasneck böyle. 15 Şubat 1993’te ölen Ernst Werner de farklı değildir. Nitekim Werner’in 1981 yılında 100’üncü yaşı kutlanan Atatürk’ün, 1918-1923 arasındaki Sovyet iktidarı ve Lenin düşüncesiyle ilişkisini irdelediği makale, sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin devletler coğrafyasında hak ettiği yere, yani tarihsel haklılığına değil, toplumsal meşruiyetine de bir vurgu niteliği taşıyor. Werner, bu “iç” haklılığın da Ekim Devrimi’nden türetildiğini biliyor ve ışığı zaten ısrarla o noktaya tutuyor. Tekrar olsun: Türkiye, Ekim Devrimi’nin ve devrim sonrasında da Lenin’in temsil ettiği siyasal genişliğin, o sol müdahalenin bir ürünü olarak görülmelidir. Ernst Werner de “meşru” bir aralık yaratmaktadır ve haklıdır.

Ancak sonuçta, kemalistler ve yeni Türkiye, elbette sosyalist bir proje değildir. Yani kemalist iktidar yürüyüşü, ki Werner gibi Türk solunca da çok sık yinelenir, sonuçta, “ulusal burjuvazinin” rengini taşıyan bir operasyondur. Kemalistler leninizmi sadece antiemperyalist çıkış yönünde kavramakta ve kabul etmektedir: “Kemal de bu pozisyondan bakarak bolşevizme yaklaşmıştı. Bolşevizm, Kemal’e Türk egemenliğinin kazanılması için bir garanti olarak görünüyordu.” (8)

Bunlar var, ama Werner için de, bütün bunlar, hep Kemal Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çağın ilerici akışı çerçevesinde değerlendirilmesini kolaylaştıran birer kanıttır. Alman tarihçi, hatta, SSCB-Türkiye ve Lenin-Mustafa Kemal yakınlaşmasının gündelik siyasi hesapların çok ötesinde bir tutarlılık taşıdığı görüşündedir:

“Kemalizmin oluşumu, Kızıl Ekim’in, Lenincil bir dış politikanın etkileri dikkate alınmaksızın açıklanamaz. Genç Sovyet iktidarının varlığına sırtını dayamasaydı, kurtuluş devrimi tüm kahramanlığına rağmen başarısızlığa mahkum olurdu. Leninizmin harekete geçirici düşünceleri olmaksızın Mustafa Kemal’in de Jöntürk sözde doktrininin ideolojik safralarını atması ve döneminin tarihsel gereksinimlerine uygun bir gerçekçi politikadan yana çıkması daha zor olurdu.” (9)

Tekrar başa dönebiliriz: Demek ki, tarihimizde, Türkiye burjuvazisinin bir türlü silemediği bir damga var. Ekim Devrimi ve Sovyetler Birliği. 1917’deki o “dünyayı sarsan 10 gün”ün ilk büyük sonuçlarından biri, Türkiye Cumhuriyeti olmuştur ve bu, kuşkusuz iyi bir şey. Ama bu kitap için birinci derecede önemli bir başka şey daha var: Türk edebiyatı da neredeyse doğumundan itibaren böyle komünizan bir damga taşımaktadır ve her zaman kişiliksiz, her zaman satışa hazır Türkiye burjuvazisinin 12 Eylül 1980’e kadar Türk yazar ve çizerlerinden sınırsız nefretinde bu damganın herhalde özel bir rolü olmalıdır.

Türk şiirinde kalalım.

Modern Türk şiirinin doğumunda üç büyük isim var: Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve Nâzım Hikmet. Delikanlı olan, Nâzım’dır. Peki, o olmasaydı, bugünkü Türk şiiri, daha doğrusu Türkçe şiir olur muydu? Elbette bir şey olurdu, ama bu denli etkili ve komünizan, dolayısıyla hiç değilse bir dönem insanları “tabutluklarda” ölüme gönderecek kadar, yani bir idam ve işkence gerekçesi olacak kadar tehlike arz eder miydi?

Devrimci Nâzım, komünist kimliğiyle Türk burjuvazisinin uykularını kaçıran bir entelektüel şiddet olarak Türkçeye girmişti; o nedenle, özellikle 12 Eylül 1980’den sonra, yeni bir yaklaşımla demonte edilmiştir. Komünist “gen”i uzaklaştırmayı denediler ve kısmen de başarılı olduklarnını görüyoruz. Neyse…

Önemi yok. Komünist şair Nâzım’ın, tek başına bu operatif müdahalelere direnemediği, sonuçta en devrimci şiirlerinin, bir bankanın yayınevine iyi bir paraya ve “öz oğlu” tarafından satılmasıyla iyice ortaya çıkmıştır. Demek ki, son dönem siyaset düşüncemizin çok iyi düşünülmüş radikal vurgularıyla dikkat çeken yazarlarından Mehmet Kuzulugil’den hareketle söyleyecek olursak, devrim bayrağı babadan oğula geçmiyor, mücadele edenden mücadele edene geçiyor. “Öz oğullar” ise genelde babalarını rezil ediyorlar.

Önemli olan, Türkçe edebiyatın yüzünün tam orta yerindeki bu kızıl güzelliktir. Belki de Türkçe edebiyat bu kızıl güzellik nedeniyle bu kadar bize yakındır ve vazgeçemediğimiz bir parçadır. Türkiye Cumhuriyeti de benzer bir bakışla, ilerici bir olanaktır; Türk edebiyatı gibi, en azından bir süre yüzündeki bu kızıl gül sayesinde kurtuluşumuz için bir olanak resmi verebilmiştir. Hâlâ da öyledir. Kabul.

Demek bazen bir edebiyatla, içinden çıktığı coğrafyanın kaderi böyle örtüşebiliyor.

Enver Gökçe de bu kızıl güle tutkun çocuklardandı. Sonuçta “40 Kuşağı”, hepsi, Nâzım’ın delikanlı çocuklarıdır ve biz onlara bir kızıl gül bahçesine bakar gibi bakmakta haklıyız.

Ancak…

Ancak yeni ve yaratıcı bir harmanlama olmadıkça, içeriye dışsal ve devrimci bir entelektüel şiddet uygulamadıkça, bu kızıl güllerin kendi başlarına bugün artık herhangi bir yol açıcı yanının kalmadığını da söylemek zorundayız.

Yine de bütün bu “tarihsel haklılık ısrarımızın” edebiyatla doğrudan bağlantılı bir nedeni var. Yani, Türkiye’nin kavram olarak bir ilerlemeye karşılık geldiğini hatırlatmanın bir anlamı var. Bütün başka hususlar bir yana: Bir edebiyatın nasıl yapıldığı ve devrimci bir dönüşüme nasıl konu edilmesi gerektiği açısından bile önemli: Arkamızdaki yazının, bugün ve yarınki “yazı” ile “yazın” üzerinde elbette çok önemli bir etkisi vardır. Bugün yapılacak edebiyat, bir entelektüel şiddet unsuru ise eğer, miras alınmış edebiyatla bir ilişki içinde olacaktır. Bir eleştirel şiddetten söz ediyoruz. Geçmişe tapanlar ve “geçmişi bilmeyen geleceği yazamaz” diye ortaya çıkabilen basmakalıp yazıcılardan değil, bizden: Geçmiş ve mevcut edebiyat, şiddet uyguladığımız bir oluşumdur. Zaten o da bize bir şiddet uygulamaktadır. Önemli olan, bizim ona uyguladığımız şiddet ile ondan bize gelen şiddet arasındaki ilişkidir. Çünkü, bu iki enerjinin bir tepkimeye girmesinden yeni bir enerji, daha doğrusu şiddet açığa çıkacaktır. Önemli olan ne bizim uyguladığımız ne de bize uygulanan şiddettir.

Önemli olan, açığa çıkacak ve yeni zamanlardaki büyük meydanı belirleyecek olan enerjidir. O bilinmez şiddettir.

Eğer böyleyse, geçmişimizde tarihsel bir ilerlemeye karşılık gelen ve antiemperyalist niteliği tartışma götürmeyen “Türkiye 1923” başlıklı projeyi bir eleştiri nesnesi olarak muhatap almamız, geri-gerici Osmanlı’yı muhatap almaktan çok daha iyidir. Çok daha verimli bir ilişkidir.

Enver Gökçe’nin öyküsü, bir yanıyla da budur.

 

—————-
NOTLAR:

(1) Johannes Glasneck’in “Die Rolle der Persönlichkeit Kemal Atatürks im nationalen Befreiungskampf der Völker des Nahen Ostens” (Ortadoğu Halklarının Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde Kemal Atatürk’ün Kişiliğinin Rolü) başlıklı, Ernst Werner’in de “Das Verhältnis Mustafa Kemals zur Sowjetmacht und zu den Ideen des Leninismus (1918-1923)” (Mustafa Kemal’in Sovyet İktidarıyla ve Leninizm Düşüncesiyle İlişkisi Üzerine) başlıklı makalelerinden oluşan bu kitapçık, Akademie-Verlag tarafından Berlin’de 1983 yılında basılmış. Kitapçığı, doktora çalışmaları sırasında Berlin’deki tozlu rafların unutulmuşluğundan kurtarıp bizim incelememize olanak sağlayan ve Türkçeye kitap halinde girmesi için de ayrıca çaba harcayan, henüz yolun başındaki genç bir yazı ve araştırma adamı Emre Ertem’dir. Kendisine teşekkür borçluyuz.

(2) Glasneck/Werner, a.g.e., s: 5.

(3) a.g.e., s: 7.

(4) a.g.e., s: 16.

(5) Bir tür “zaruret”: Tarihin burjuva ölçütlerle değerlendirilmesinde, işte tam da bu “zaruretin” burjuvazi lehine acımasızca sömürülmesi yatmaktadır. Johannes Glasneck’in “marksist-leninist tarih bilimi” dediği oluşuma bugün baktığımızda, onun, determinizmi kısmen okşayan bir kaçınılmazlık gözlüğüyle geçmişi değerlendirdiğini görüyoruz. Ama bu, yine de, her olgunun olumlanması, yani “haklı çıkarılması” olarak anlaşılmamalıdır. Hegel taklitçisi bir kolaycılıkla her “mevcudun” bir “zaruret” olarak tanımlanması, haklı çıkarılması, özellikle Lenin Okulu tarihçilerine yabancı bir tuzaktır. Ama burjuva tarihçilerin, özellikle 1789 Büyük Fransız İhtilali’nden sonra ve proletarya tehdidi karşısında, tarihe demokrasiyi aklayan bir haklılık (meşruiyet) ölçütüyle baktığını görüyoruz. Onlar, kendi açılarından haklıdırlar. Biz, böyle bakmayız. Sosyalistler, yenilgilerini aklamak anlamında, her ulaştıklarını da tarihsel determinizmin bir sonucu olarak göremezler. Fakat tarihin en büyük kazanımı reel sosyalizmde, devletlerin, yönetimdeki, kendi varlıklarını geri dönülmez bir kaderin ürünü sayan dar kafalı Gorbaçovların eline bu kadar kolay düşmesine de yanıt bulmak zorundayız. Geçmiş ve onu değerlendirme biçimleri ipucu vermiyor değildir: Sovyetler Birliği’nin kurucu babaları bir yana, 90 yıl önce acımasızca katledilen Rosa Luxemburg için de emperyalizm belki bir tarihsel zarurettir, ama onun yıkılması da aynı şekilde bir zarurettir. Burada proletaryanın tarihsel haklılılığına bir vurgu var. Emperyalizm varsa, ona ileriye giderek direnenler de olur ve direnen bir Türkiye’nin tarihsel haklılığını bu tablodan çekip aldığını, Rosa Luxemburg, ünlü “Junius Broşürleri”nde, henüz “1923 Projesi” kimsenin aklına bile düşmemişken, hem de Avrupa halkları Birinci Büyük Savaş sırasında birbirini kesip biçerken söylemiş sayılabilir. (Rosa Luxemburg, Die Freiheit ist immer nur Freiheit des Andersdenkenden, Voltmedia, (tarihsiz) Paderborn, s: 659.)

(6) Bu iki isim de, ortak devrim tarihimizden biliyoruz ki, takmadır. SSCB ile Türkiye’nin doğumunda, başka birçok şey ve en başta da sınıfsal farklılıklar dışında, böyle bir renk var: Türkiye’nin kurucuları, hep anlı şanlı Osmanlı paşaları ve bürokratları oldular. Adlarıyla sanlarıyla, adsız sansızların kurduğu bir sosyalist cumhuriyetin rüzgarından yararlanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni yerleştirebildiler. Bunu burada vurgulayınca, Türkiye’nin önemine ve tarihsel haklılığına leke sürmüş olmuyoruz, tersine, kurucuların iyi bir iş yaptıklarını söylemek istiyoruz. Son tahlilde patrisyen bir cumhuriyet, kuzeyindeki o büyük plebyen cumhuriyetin başarıları üzerinde yükselmiş oldu. Bunu da görmemek olmaz. Pleblerin patricilere hizmeti mi, yoksa pleblerin patrisyen sınıfı “adam etmesi” mi? Biz ikinci pencereden bakıyoruz. Anadolu insanı bu devrim sayesinde, 1917’nin bir sonucu veya yan ürünü olarak 1923 Devrimi’nden söz ediyoruz, bir eğilim olarak adım adım “marabalıktan” çıkmış ve gerçekten adam sırasına girmiştir. Daha mütevazı bir ifade kullanarak, “çağdaş bir kimliğin önkoşullarına ulaşmıştır” da diyebiliriz. Çağdaş bir kimliğin, ancak sosyalist toplumda tümüyle serpileceğini herhalde eklemeye gerek yok. Ama böyle önemli bir kazanımı (“1923”) yok saymaya hiç gerek yok. Lenin’den sonra, böyle küstah ve cahil bir kolaycılığa, sorumlu bir devrimci harekette, elbette marksizmde de, kesinlikle yer bulamıyoruz.

(7) Glasneck/Werner, a.g.e., s: 29.

(8) a.g.e., s: 34.

(9) a.g.e., s: 45.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.