Kapat

Bir Anti-Kahraman: Hedda Gabler (Ege Küçükkiper)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Bir Anti-Kahraman: Hedda Gabler (Ege Küçükkiper)
Hem yazar, hem yönetmen hem de şair olan Norveçli oyun yazarı Henrik Ibsen’in 1890 yılında kaleme aldığı bu oyun özünde, günün değerlerini reddedişi ve psikolojik çelişkileri ön plana çıkarıyor. Ibsen modern tiyatronun babası olarak kabul ediliyor. Freud’un etkisinde yazmış eserlerini. Daha önceden ülkemizde ve yurtdışında pek çok kez sahnelenen oyun, hem sinemaya hem de televizyona dizi olarak uyarlanmış. Baş kahramanımız bir “anti” kahraman. Sadece sıkıntıdan evlenmiş, özgürlüğüne düşkün biri. Bir erkeğin yükümlülüğü altına girmek onu deli ediyor. Evliyken bile Hedda Gabler olarak görüyoruz onu.
Eşi yani Jorgen Tesman ise deyim yerindeyse hala bir ana kuzusu. İki tane halası var fakat biz, yalnız bir halayı görüyoruz. O da Juliane Tesman. “Juli hala” diye hitap ediyorlar ona. Juli hala, hasta olan kardeşine bakıyor kendi evinde. Sürekli çocuk beklentisinde olan biri. Hedda ise bu düşüncenin yanından bile geçmiyor. Böyle bir dünyaya çocuk getirilmesini korkunç buluyor. Aslında Hedda ve Bay Tesman’ın ilişkisine baktığımızda doğacak bir çocuğun nasıl berbat bir ortamda yetiştireleceğini görüyoruz ve Hedda’nın hamile kalmamasını istiyoruz. Babası generel olan Hedda, en çok babasından kalan tabancalarla oynamayı, sağa sola ateş etmeyi seviyor. Herkesten tepki topluyor ama o bunu hep yapıyor. “Bir oyunda silah varsa, o silah mutlaka patlar” der Anton Çehov. Kaç el ateş açıldı sayısını bile bilmiyorum. Fazla olunca insanı rahatsız ediyor.
Jorgen Tesman bir yazar. Yazdığı kitap diğer rakiplerinden farklı bir yerde olursa terfi kazanacak. Fakat en güçlü rakibi Hedda’nın bir zamanlar aşık olduğu kişi, yazar Lovborg’dur.. Oyun boyunca ne zaman çıkacak bu Lovborg diye bekliyorsunuz. O kadar çok şey söyleniyor ki hakkında merak etmeden duramıyor insan. Lovborg’u sahnede görmeden sevgilisi Thea’yı görüyoruz. Hedda ile Thea aynı zamanda ilkokuldan sınıf arkadaşı. Thea ondan biraz korkuyor. Korkmakta da haklı. Dengesiz biri Hedda Gabler. Öfkeli, uzlaşılamayan, üretmekten çok tüketmeyi seven, ataerkil bir yapıya sahip, karmaşık, uç bir karakter. Güzellik tutkunu olan biri. Her fırsatta saçlarını düzeltmesinden anlıyoruz bunu. Bir üçgenin içinde, kapana kısılmış durumda.
Evde yaşayan bir de hizmetçi (Berta) var. Hedda yokken gayet iyi ve güler yüzlü, evin diğer üyeleriyle içli dışlı  olan bu hizmetçi, Hedda’nın gelişiyle asık suratlı, mesafeli ve lanet birine dönüşüyor. Oyun içerisinde bir bütünlüğü var ama ön plana çıkamamış. Kendisinden bir şeyler bekliyor seyirci ama umduğunu bulamıyor. Bu nedenle çok söz etmeye gerek olduğunu düşünmüyorum. Oyundaki bir diğer karakter ise Savcı Brack. Tabancalardan bahsettiğimde bir savcının oyuna dahil olabileceğini düşünmüşsünüzdür. Oldukça soğuk kanlı biri. Ölümün karşısında bile… Hatta oyunun sonunda :”İnsanlar bunu hep yaparlar” diyor. “Olağan”mış gibi gösteriyor durumu.
Lovborg’u sahnede görmemizle birlikte asıl aksiyon baş gösteriyor. Yazdığı kitabı getiriyor yanında. Kitabı inceleyen Bay Tesman dehşete düşüyor. Kendi yazdığını yerip, Lovborg’un yazdığını övmeye başlıyor. Kendisinin ne kadar ezik ve çaresiz olduğunu düşünüyoruz bu kısımlarda. Gece sarhoş olup, evden çıkıp gidiyorlar. Bay Tesman, Lovborg’un kitabını Hedda’ya teslim ediyor. Thea’nın Lovborg ile çocuk yapmak istediğini öğrenen Hedda iyice sinir küpüne dönüyor. Fakat onları bu çocuk yapma fikrine yaklaştıran şey Lovborg’un yazığı kitap. Kitabı ortaklaşa yazdıkları için çocukları gibi görüyorlar. Burada “çocuk – kitap” ilişkisi ön plana geçiyor. Lovborg asla Thea’dan çocuk yapamaz. Çünkü Thea evlidir ve kocasından kaçmıştır. Lovborg ile ortaklaşa yaptığı ilk şeydir bu kitap. (çocuk) Hedda, onların çocuğunu öldürmek ister. Hırsından parçalayıp bahçedeki toprakların altına gömer kitabı. Neden? Kocasının terfi alması için mi?
Bay Tesman eve döndüğünde Hedda hamile olduğunu söyler. Bir seyirci olarak doğru söyleyip, söylemediğini anlayamadım açıkcası. Halanın tekrar oyuna dahil oluşu ise kötü bir haber vermek içindir. Hasta olan kız kardeşini kaybetmiştir. On küsür yıldır baktığı kardeşinin ölmesine sevinir Hedda. Hala için sevinir aslında bakmaktan kurtuldu diye. O sırada hala şöyle söyler: “Bakacak başka birini bulmalım.” Lovborg geldiğinde kitabı yolda düşürdüğünü sanır ve üzerinde fazla durmaz. Thea ise tek ortak şeyleri olan kitabı kaybettiği için Lovborg’a çok kızar. Öylesine sinirlenir ki çocuğunu kaybetmiş gibi…  Lovborg ise istemez artık onu. Hayattan bıkmıştır o da tıpkı Hedda gibi…
Başbaşa kalıyor Hedda ve Lovborg. Geçiyorlar pianonun başına. Lovborg pianoyu her çalışında, Hedda kendinden geçiyor ve sarsılıyor. Geçmişten gelen bir aşkı, bir tutkuyu simgeliyor piano. Hedda ayakkabılarını çıkarıyor ve pianonun içindeki tellere vuruyor. Vurdukça şiddetleniyor içindeki aşk ve ihtiras. Daha sonra bu pianoun üstü kapatılıyor ve çalışma masası olarak kullanılıyor. Lovborg ile Hedda’nın aşkının tamamen bittiğini gösteriyor bize. Piano metaforu çok doğru ve yerinde kullanılmış. Hedda, babasından kalma tabancalarından birini veriyor Lovborg’a. Biliyor ki kendini öldürecek. O gece geliyor ölüm haberi Lovborg’un. Bir otel odasında öldü diyorlar. Hedda ilk kez amacına ulaşmış olmanın mutluluğunu yaşıyor. İlk aşkı öldüğü için seviniyor. Sonraları Lovborg’un tabancayla değil, kalp krizi geçirerek öldüğü ortaya çıkıyor ve Hedda pianoyu sert bir şekilde çalıyor. Alıyor eline tabancasını ve ilk iki eli seyirciye doğru sıkıyor. Üçgen platform dönüyor bu arada. Üçüncüyü ise kendi kafasına sıkıyor. Ölürken düşündüğü ve gösterdiği şey ise saçlarının düzgün olması ve estetik bir şekilde yere yatabilmek.
REJİ
Oyuncular sahneye çıkarken kapının önünde bekliyor ve bir süre oyunu izliyor. Daha sonra kendini oyuna dahil ediyor. Rolü bitip, sahneyi terk ederken de aynı durum geçerli. Emre Koyuncuoğlu’nun neden böyle bir yol izlediğini anlayamadım. Nedir bu işin mantığı? Beni, sahnenin kapısında bekleyen oyunculara bakmaya zorlardı. Oyunun belli yerlerinde kopmama neden oldu. Üçgeni döndürmesi ve seyirciye bir çıkış yolu aratması çok hoşuma gitti. Her alanı ayrı ayrı kullandırmış oyunculara ve her bir alan birbirinden bağımsız. Uç noktaların belirtilmesi oldukça başarılı. Oyun “eski” havasından sıyrılmış ve güncelleştirilmiş. 1890’lar belki sıkabilirdi insanı ama ben yine de olayın geçtiği dönemi görmeyi isterdim.
DEKOR – KOSTÜM – IŞIK
Gamze Kuş’un dekor tasarımı, tam da Hedda’yı anlatacak cinsten hazırlanmış kocaman bir üçgenden oluşuyor. Belirli aralıklarla dönüyor bu üçgen. Seyirci üçgenin her köşesini görmüş oluyor. Fakat dönerken çıkardığı ses tam bir facia. Üçgenin bir köşesi bahçe yani çıkış kısmı, diğer köşesi salona giriş kısmı, son köşe ise oturulup, konuşulan yer. Fakat renk olarak beyaz seçilmiş. Beyaz her zaman derinlik sağlar. Oysa Hedda kapana kısılmış biri, ruh halini tam yansıtmadığı düşünüyorum. Tam orta da bir piano duruyor. Bahçe kısmına da gerçek toprak ve çim konulmuş.  Hedda’nın, yaşadıklarının rüyadan ibaret olmadığını vurgulaması önemli bir detay.
Kostümler Onur Uğurlu’ya ait. Hedda’nın üzerinde bir sabahlık var. Hayattan bıkmış bir insan görüntüsü için sabahlık giymesi yerinde olmuş. Thea ise her zaman heyecanlı ve kıpır kıpır bir karakter olduğu için kırmızı pantolon giymesi canlılığını temsil etmiş. Diğer karakterlerin kostümlerinde önemli ayrıntılar göremedim. Sade ve amacına uygun hazırlanmış. Görmediğimiz halanın ölümüyle herkesin siyah giyinmesi olağanı vermiş durumda. Işık ise, Hedda’nın  içselliğini vurgulayamamış. Daha karanlık olmasını beklerdim. Oyun sabah başlıyor ve bir sonraki sabaha kadar sürüyor. Geceden sabaha geçiş iyi yakalanmış. Cem Yılmazer’e teşekkürler.
OYUNCULUKLAR
Oyuncuların birbirleriyle olan uyumu / uyumsuzluğu seyirciye yansıyor. “Uyumsuz ol” denildiği an oyuncular uyumsuz olmaya hazır durumdalar. İstenilen yerde uyumlu, istenilen yerde uyumsuz olmak zor iştir.  Alev Oraloğlu sevecen, iyi yürekli ve şefkatli hala rolünü başarıyla canlandırıyor. Fakat oyunda çok az rolü var bir başta bir sonda çıkıyor. Böylesine değerli bir sanatçıya bu rolün verilmesini hakaret saydım açıkcası. Elçin Atamgüç (Hizmetçi) oynadığı role fazlasıyla inanmış ve kendinden istenileni yapmış. Savcıyı oynayan Erarslan Sağlam “efemine” bir karakter yaratmış ve yarattığı karakterin üstesinden gelmiş. Anlamadığım şey neden efemine bir karakter yarattığı? Jorgen Tesman rolünde izlediğimiz Ertuğrul Postoğlu ise zaman zaman heyecanlı, zaman zaman bir çocuk gibi masum. Ruh hallerine göre büründüğü karakterleri iyi çözümlemiş ve seyirciye yansıtabilmiş. Meriç Benlioğlu’nun (Thea) oyunculuğunu çok abartılı buldum. Özellikle çıldırma sahnesinde o kadar bağırmasına gerek yoktu. Devamlı saçlarını bir omuzdan diğerine taşıması beni rahatsız etti. Ve Şebnem Köstem (Hedda), karakterin ıncığını, cıncığını içine sindirmiş, özümsemiş, bundan önceki hayatında Hedda Gabler olarak yaşamış biri gibi sanki. Beni rahatsız edici en ufak bir durumla karşılaşmadım. Kendisini başka oyunda da (Tehlikeli İlişkiler) izlemiş ve aynı kanaati getirmiştim. Şebnem Köstem = Hedda Gabler.
Emeği geçen herkesi kutlar, aşkışının da seyircisinin de bol olmasını dilerim. “Psiko analiz” sevenler için kaçırılmayacak bir oyun. İyi seyirler…

Not: Oyunda kuru – sıkı silah patlamaktadır. Oyun süresi 150 dakika / 2 perde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir