Çarşamba, Ağustos 4, 2021

Batılılaşma Maceramızda Türk Romanına Yansıyan Tipler 2 (Prof. Dr. Gıyasettin Aytaş)

Yazar çağının aynasıdır. Eserleri aracılığıyla içinde yaşadığı toplumun sosyal, kültürel ve ekonomik özellikleri hakkında ipuçları verirler. Özellikle romanlarda bu daha belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Bu yüzden, devir araştırmaları yapan bilim adamlarının, romanlardan yararlandıkları ve buralarda ortaya konulan ipuçlarını değerlendirdiklerini biliyoruz.

Türk edebiyatında roman konusunda yapılan araştırmaların büyük bir kısmı tespite yönelik çalışmalar olmuştur. Bizim amacımız ise, romanın yazılmasına neden olan ana kurgudan yola çıkarak, bu kurgunun şekillenmesinde ve gelişmesinde birinci derecede rol oynayan tipleri ve bunların romanda ele alınış şeklini değerlendirmektir. Bilindiği gibi, romanda tipin başarısı, onun romanın ele alındığı serüvendeki etkinliği ile doğru orantılıdır. Romanda bir tip olduğu gibi, birden fazla tip de yer alabilir. Bu tiplerin öncelik sıralaması ise, romancının bunları ele alış ve kurmacasına yerleştirme biçimi ile doğru orantılıdır.

Tanzimat’tan sonra başlayan batılılaşma maceramızı, yazılan romanlarda ve bu romanlarda ele alınan konularda açıkça izleyebiliyoruz. Bu yüzden romanlarımızı bu bakış açısı ile yeniden değerlendirmek ve bu maceranın seyrine yeni bakış açıları kazandırmak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

Roman, toplumsal hayatı ele alan ve bu hayatı enine boyuna inceleyen, bu yönüyle de verileri içinde barındıran önemli bir edebi türdür. Romanlara dayanarak, bir toplumun demografik yapısı hakkında önemli bilgiler elde edilebilir.

Romanlarımızla ilgili birçok tematik inceleme yapılmış, bu incelemeler bazı sorulara cevap vermiştir. Biz daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi [1] , batılılaşma süreci içerisinde yazılan ve özellikle batılılaşma konusunu ele alan romanlarımızda ele alınan tipler ve bu tiplerin romana yansıma biçimleri üzerinde duracağız.

Milliyetçilik hareketlerinin edebiyatımızdaki öncülerinden sayılan Ömer Seyfettin, çağını sorgulayan ve çağının dejenere ve olduğundan farklı görünen kişilerini eleştiren eserlerinin başında EFRUZ BEY [2] gelmektedir. Efruz Bey, sadece bir hiciv değil, aynı zamanda devrin insan profilini de gözler önüne seren toplumsal anatomi kitabı olarak da değerlendirilebilir.

Ömer Seyfettin, önceleri şiirle başlamasına rağmen, daha sonra hikâyeciliğe yönelmiş, hikâyeciliğinin yanında, makaleler de yazmış, sağlam bir nesir tekniğine sahip önemli yazarlarımızdan biri olmuştur.

Maupassant tarzı da denilen, kuvvetli bir olay üstüne ve küçük bir roman gibi kurulmuş hikâyeleri geniş kitleler tarafından zevkle okunmuştur. “Dostları için canını verecek kadar fedakâr ve çevresin­deki insanlara karşı hoşgörülü olan Ömer Seyfettin, milliyetsiz, dö­nek, riyacı kimselere ve bilhassa milliyet düşmanlarına yaman bir taşlamacı olmaktadır. Nitekim nefret ettiği, kızdığı, eğlendiği, gü­lünç bulduğu bütün vasıfları ‘ Efruz Bey’ adlı meşhur roman tipinde toplayarak yerden yere vurmaktadır.” [3] Birbirine bağlı hikâyeler­den meydana gelen ‘ Efruz Bey’, önce tefrika edilmiş, daha sonra da kitap haline getirilmiştir. Bun­ların her birini küçük bir hikâye olarak da kabul edebiliriz. Bu bö­lümler sırasıyla şunlardır:

Hürriyete Layık Bir Kahraman, Asiller Kulübü (Asilzadeler), Bilgi Bucağında, Açık Hava Mektebi, Beyaz Serçe, Sivrisinek. Ömer Seyfettin, Efruz için şöyle demekte­dir:

“Sevgili Efruz :

Hayatından şu birkaç levhayı yazarken ihtimal biraz mübalağacı göründüm. Ne yapayım? Bu benim mizacım… Buna kızma. Beni affet: E­min ol ki, maksadım ne seni tahkir, ne de maskara etmek… Hakikati görüldüğü gibi, edebiyat yapmadan yazmak istedim. Muvaffak oldum mu? Bilmiyorum: Fakat okuyunca samimiyetimin derecesinin herkesle bera­ber sen de anlayacaksın. Herkes seni -bizzat kendi kadar- tanır, Ef­ruzcuğum ! Bu gün hiç kimse sana yabancı değildir, çünkü sen hepimiz değilsin, değilsen bile hepimizden bir parçasın…(s. 2)

“Sırf satış, sırf gösteriş, sırf reklâm olsun diye, içinde bulun­duğu zor ama gülünç durumu fark edemeyenlerin, hiç bir işte başarılı olamamaları gayet tabiidir.” Ana fikri etrafında şekillenen bu hikayeler, batılılaşma maceramızda farklı ve orijinal bir tipi bize tanıtır.

Efruz , yazarın tanımına göre, “pek gençti. Pek yakışıklıydı. Fek kibardı. Pek zengindi. Pek âlimdi. Pek edipti. Kimin nesi olduğunu kimse bilmiyordu. Ama herkes onu görünen şekline inanıyor, ihtiramda kusur etmiyordu.” (s. 10)

Gösterişe, süse ve zenginliğe çok düşkün olan Efruz , “her ay an­nesinin verdiği on beş lira ile kalemden aldığı iki bin beş yüz kuruştan başka on para bir geliri olmadığı halde, kendine bir zengin, bir milyoner süsü verir; tanıştıklarının hepsi de onu zengin tanırdı.”(s.35) Halbuki bunların hiç aslı yoktu. “Yalnız büyük adamlara mensup görün­mekle kalmaz; cesur, şair, edip, feylesof, âlim, derviş, pehlivan, tamburacı, damacı, filan…”(s. 35) görünürdü.

Efruz’un fiziki yapısıyla ilgili şunları öğreniyoruz:

“Fesini giydi, tek gözlüğünü tekrar elledi. Jimnastikle kabar­mış göğsünü daha ziyade kabartarak, kollarını, bir idman taliminde imiş gibi hususî bir ahenkle sallayarak kapıya doğru yürüdü.” (s. 14)

Eğitimi ile ilgili olarak, “Kendisi Galatasaray’dan, mülkiyeden bazen da aşiret mektebinden birinci çıktığını, mabeynin emri üzerine diplomasıyla altın maarif madalyası verilmediğini söylerdi.”(s. 9)

Yirmi dört yaşında olan Efruz’un “Elleri pek pembe, pek temiz­di. Adeta bir kadın eli gibi. Saçları simsiyahtı. Beyaz olan, yalnız dişleriydi. Hem içinde bir tane eksik yoktu.”(s.21)

Efruz , “herkesi inandırmakta son derece mahirdi. Çünkü görünmek caka satmak istediği şeyin aslına hiç ehemmiyet vermezdi. Onun ehem­miyet verdiği şey, yalnız öyle görünmekti. İşte bütün kuvvetini bu tarafa sarfettiği için muvaffak olurdu. Görünmek istediği şeylerden biri de zenginlikti.”(s. 36)

Herkesi inandırmakta mahir olan Efruz , sonunda Meşrutiyeti ken­disinin ilân ettirdiğine birçok kimseyi inandırır. Kalemde çalıştığı arka­daşlarına hürriyetin ilân edildiğini söylerse de, onları buna bir tür­lü inandıramaz. “Ayağa kalktı, işte hepsi uyuyorlardı. Lâkin yarın… hepsi uyanacaklardı. Kendisi için bu budalaların arasında bir dakika geçirmek artık bir asır kaybetmeğe müsaviydi. “(s. 14) O da öyle yap­tı. Onların yanından ayrıldıktan sonra, bir şeyler yapmak gerektiğini düşünür. “Ah, bir şeyler oluyordu. Sarhoş gibi gözleri dumanlanıyor, kalbi göğsünü çatlatacak gibi çarpıyor, çeneleri kilitleni­yordu. Evet… Şimdi şurada:

“Yaşasın hürriyet:” diye bağırsa ismi tarihe geçecekti.” (s. 15) Fazla dayanamadı, “Ellerini kalçalarına koydu. Göğsünü ,şişirdi. Gözünün dumanları içinde sayısını görmediği bu müstebitler ordusuna karşı avazı çıktığı kadar bir nara attı:

– Yaşasın hürriyet :

Bir an herkes sustu.”(s.15) Efruz , bu haykırmasından sonra artık “ katiyyen ne yaptığının farkında değildi:”(s. 16)

“Geliniz vatandaşlar, geliniz:” diyordu. “benim yanıma koşunuz. hürriyetin kollarına atılınız. Eski idareye lânetler: Lânetler olsun”.. diyerek, kalabalığı etrafına topluyordu.(s. 16)

Sadece “ hürriyetin” lafını bilen Efruz , asıl ismi olan Ahmet’in müstear ismi olduğunu bile söylemekten kaçınmaz.

“- Ben sizi tanırım: Sizin isminiz Ahmet Bey’dir.”(s. 18) diyen birine, o şöyle cevap verir:

“- Hayır, yalan söylüyor. ‘Ahmet’ benim müstear ismimdir. Asıl ismim değil. Beni kimse tanımaz.

Odacı ‘bir senedir tanıdığını’ haykırdıkça Ahmet Bey doğduğundan beri taşıdığı, babasının koyduğu bu ‘Ahmet’ ismini inkâr ediyordu.” (s.18) Efruz bu yüzden annesiyle bile tartışacak kadar ileri gider. Annesinin:

“- Ayol Ümmet-i Muhammedimin başında, yürümeğe böyle utanmıyor mu­sun, Ahmet?” (s.26) demesine, verdiği cevap şöyledir:

“-Affedersin anne! Benim adım Ahmet değil…”(s. 26) der. “Yaşasın hürriyet” narasından sonra, “kendini, bu ilân ettiği hürriyetin yegâne faili sanıyordu. Hem, bundan asla şüphesi yok­tu. İşte bütün hükümetin erkânı rükûa yakın bir vaziyette karşısın­daydı. Yirmi dört saat evvel hiç düşünmediği, aklına bile getirmedi­ği hürriyeti şimdi tamimiyle benimsiyor, onun için çalışmış görünü­yor, kendine hakiki bir kahraman süsü veriyordu.”(s.16)

Efruz , hürriyeti nasıl ilân ettikleri hususunda ise, şu bilgi­leri verir:

“Bizim cemiyetimizin merkezi Patagonya’daydı . Fakat her sene kongremizi İstanbul’un tenha bir köşesinde Sulukule’de bir çingene evinin altındaki eşek ahırında yapardık. Düşündük taşandık, bizim istediğimiz kan dökülmeden hürriyeti elde etmekti. Ben bir proje yap­tım. Sulukule’den ta Yıldız sarayına kadar bir tünel kazmak., Sonra bu tünelden geçtik bir gece müstebiti sarayının bir odasında yapa­yalnız yakalamak…. Kafasını tabanca altına alarak hürriyeti ilân et­tirmek… Yüz muhalefet reyine karşı on bin beş yüz muvafakat reyi, ile benim projem kabul olundu…”(s.18/19) Aslında bu bilgilerin birer düzmece olduğuna kimse ihtimal vermeden dinlemektedir. Ancak, bir kişinin çıkıp da:

“…kongrenizde on bin altı yüz aza olduğu anlaşılıyor. Bu kadar kişiyi içine alacak bir ahır Sulukule’de değil, İstanbul’da bile yok. demesine karşılık, o şöyle cevap verir:

“(..) Kongre için bütün âzânın toplanması icap etmez. On kişi, beş kişi, hatta iki kişi kâfi…Diğerleri reylerini bunlara havale ederler.”(s.19) der.

Efruz , gösteriş meraklısı olduğu kadar, hayalperest biridir. Ken­disi, kurduğu bu hayallere birer gerçekmiş gibi inanır ve çevresinin de buna inanmasını ister. Ve inandırır da…

Projesinin kabul edilmesiyle birlikte,”tüneli kazmağa başlarlar:” Bu tünelden çıkan toprağı “ Sulukule deresine atarak”, buranın denize doğru beş metre kadar büyümesini” bile sebep olurlar.(..) “Nihayet yirmi senede bu tüneli tamamladık:”(s.20) diyen Efruz’un kendi yaşı ise, yirmi dörttür. Buradan da, onun aynı zamanda büyük bir, yalancı olduğunu öğreniriz. Çünkü, eğer bu verdiği bilgiler doğru ise, onun projesini dört yaşında yapmış olması icap eder.

Artık yalanlarının önüne geçilmediğini anladıkça, daha fazla ya­lan söyler ve her seferinde bunun dozunu arttırıp, herkesi hayret­ler içinde bırakır. Anlattığı bu olağanüstü vakanın dehşetinden her­kesin dizleri titriyordu. Kahraman hareketlerini, vücuduyla tekrarlayarak yerde nasıl sürüne sürüne gittiğini, iki dakika içinde yirmi üç tane nöbetçi neferini nasıl zehirli hançerle öldürdüğünü, nihayet müstebidin yanına girince nasıl tabancasını alnına dayayıp sakalın­dan tuttuğunu anlattı.” (s.22)

Efruz’un anlattığı bu hikâye, kulaktan kulağa yayılarak, büyük bir kalabalığın etrafında toplanmasına sebep olur. Binlerce kişi, böyle bir kahramanı yakından görmek ve onu alkışlamak için peşine ta­kılır.

Bir anda halkın mabudu olan Efruz , “evvela sırf boş bir tefahur­dan , emelsiz cakadan, dipsiz bir gösterişten ibaret olan “ hürriyetper­verlik ” iddiasını “halk” denen yığın sahih sanmıştı. O, Şimdiye kadar bütün tanıdıklarını âdeta bir sanat edindiği “satış” sayesinde aldatırdı.”(s. 35)

Asıl ismi Ahmet olan Efruz , ismini buluşunda da bir enteresanlık sergiler. Efendisini takip eden kalabalığa, yarın asıl ismini açıklayacağını söyleyerek dağılmalarını sağlar.

Bütün kitapları karıştırmasına rağmen, kendine lâyık bir isim bu­lamaz. Tam ümidini kesmişken, ”Yazıhanesinin üstünde romanlarda rast ­geldiği bazı kelimelere bakmak için daima bir “Lügat-ı Osmaniye” du­rurdu. Ona e1 attı. Önüne açtı. Karıştırmaya başladı. Gözü ansızın bir kelimeye takıldı kaldı: Efruz …”(s. 39) Bundan sonra adı Efruz ol­muştur.

Efruz’un bu itibar ve gösterişi pek fazla sürmez. “İttihât ve Te­rakki İstanbul Merkez Heyeti” tarafından, bir telgrafla merkeze davet edilir. Şöyle bir sorgulamaya tabi tutulur:

“- Ası1 isminiz ne?

– Efruz .

– Müstear isminiz var mı?

– Var.

– Nedir?

-Ahmet…!

– Babanızın ismi?

-Mustafa Tevfik …

– Sağ mı?

– Hayır, beş sene evvel öldü.

– Neciydi?

– Defterdardı. Mutasarrıflıklarda gezdi.

– Nerede oturuyorsunuz?

– Nişantaşı’nda.

(..) Üç gün evvelki hayatının her tarafını ona söylettiler. Sonra onun ‘hiç bir şeyden haberi olmadığını’, sırf gösteriş, sırf nümayiş, sırf satış için bu kadar gürültüye sebebiyet verdiğini anlayınca, hep­si birden kahkahalarla gülmeye başladılar.

– Olur iş değil…

– Olur iş değil…diyorlardı.”(s.52)

Bu soruşturmadan sonra, gösteriş ve nümayiş için, yalan söyleyen ve halkı kendisine inandıran Efruz , hapse atılır. “Bu idari hapis key­fiyeti vakıa çok sürmedi. Efruz Bey yine serbest bırakıldı. Ama daha bırakılmadan ‘halk’ denen kütle atmasyonlarına aldanıp üç günde tap­tığı mabudunu üç saniye içinde unutmuştu.”(s.53)

Bir ara Efruz’un kendisini asil zannettiğini ve bu yüzden de, kendisi gibi asil arkadaşlarıyla beraber bir Asiller Kulübü kurmaya teşebbüs ettiğini görürüz.

“- Asalet olmazsa bu memleket batar: -diyordu.

Bundan şüphe mi vardı? bundan şüphesi olan bir takım avam güruhu, reziller, baldırı çıplaklardı.”(s. 54)

Meşrutiyet davasında başarılı olamayan Efruz , “- Meşrutiyet de­nilen hezeyan olur.”(s.55) demektedir. Bir araya geldikleri dört arkadaşının her biri, kendi şeceresini söylemeye başlar. Kimisi prens, kimisi tarih öncesi, kimisi de yaratılıştan önce asil olduğunu söy­ler, daha doğrusu uydururlar.

Bu arada Efruz da kendisine prens unvanını lâyık görmüş, hatta, prens olduğuna kesinlikle inanmıştır. Bu yüzden, evde bulunanların bundan sonra kendisini “prens” unvanıyla çağırmalarını tembihler:

“'(..)- İsmimi söylemeğe hacet yok. Yalnız unvanımı telaffuz eder­siniz.

(..) Efruz Bey tekrar hiddetlendi, köpürdü. Hepsine ayrı ayrı sordu:

– Benim unvanım ne? (..)

– Benim unvanım: Prens. Ben prensim: Beni artık prens diye ça­ğıracak, medeniyete girmeğe alışacaksınız. Hain vahşiler…”(s.73) Efruz , prenslik davasını da pek fazla sürdürmedi. Arkadaşlarıyla yaptığı ikinci toplantıyı polis basarak, içlerinde sabıkalı bir kumarbaz olan Aziz Zırtaf’ı polis yakalayarak tevkif eder. Efruz i­se, hâlâ onun bir kumarbaz olduğuna inanmayarak, şöyle demektedir:

“- Zavallı Prens: -dedi-, asaletin kurbanı oldu: Sırrımızı hükü­mete vermemek için yalancıktan kumarcılığı kabul etti.”(s. 82) “Politika, asalet teşebbüsleri cılk çıktıktan sonra Efruz Bey için yapılacak yalnız bir şey kalıyordu: Milliyetperverlik:”(s.82) O da öyle yaptı ve milliyetperver olmaya karar verdi.

Bilgi Bucağı’nda verdiği konferanslarla, milliyet hakkındaki görüşlerini anlatan Efruz , eski ve yeni lisanların aleyhinde buluna­rak, asıl Türkçe’nin en eski Türkçe olduğunu söyler.

“- Türkçe, eski Türkçe’dir -diyordu.-, bir takım türediler (Affe­dersiniz bucaklı kardeşlerim, bu türediler tabiri benim değil, en bü­yük bir Türkçümüzündür. Ben, yalnız tekrarlıyorum) evet bir takım türediler bir vakit ortaya bir iddia fırlattılar. Hakiki canlı li­san konuşulan lisanmış! İstanbul Türkçesi imiş! Bu konuşulan tabii lisanla yazmak kâfi imiş! Düşününüz, böyle bir ihtimal kabul olunur­sa, herkes muharrir oldu demek! Herkes kalemi eline alınca, yazmaya bağlayacak: Fransızlar, Almanlar, Bulgarlar gibi…Yeni lisancılar işin kolayına gitmek isteyen bir takım tembel cahillerdir…Bununla beraber ben, eski lisancıların da aleyhindeyim. Onların işi de, yeni lisancılarınki kadar değilse de, yine kolay…Asıl Türkçe en eski Türkçe’dir.”(s.103-104) Ancak, Efruz bu görüşünü bir gün sonra değiş­tirerek, mürekkep lisandan yana olur. O şöyle der:

“… asıl Türkçe basittir. ‘basit’ hakikat olamaz. Hayaldir. Hakikat mürekkeptir. Öyle ise, hakikat olabilecek lisan mürekkep olan lisandır. Biz fevkalâde mürekkep bir lisan taraftarı olmalıyız.”(s.186)

Efruz , Bucak’ta verdiği konferansların önceden kendilerine yazı­lı olarak verilmesini bucak heyeti isteyince, burada verdiği konferans­ları bırakır.

Sosyologluğa da soyunan Efruz , bunda da başarılı olamaz. Her tür­1ü ahlaksızlık ve rezaletlerin merkezi olarak şehirleri görmektedir. “…köylüler ezelî bir saffet içinde yaşıyorlardı. Hükümlerinde riya­ziyata bile yakışmayan bir katiyet vardı.”(s.85)

Uğradıkları bir köyde, kendilerinin ufak tefek hizmetlerini gö­rüp, onlardan bahşiş kabul etmeyen bir çocuğu “işte Türk köylüsü di­ye takdim edince”, (..) Bütün kahveyi çılgın bir kahkaha sarstı.”(s.88) Çünkü Türk köylüsü diye takdim ettiği bu çocuk, bir çingenedir.

Roman boyunca, Efruz’u değişik karakter ve şekillerde görmek müm­kündür. Aslında yazar, vermek istediği mesajın bütün inceliklerini ortaya koyabilmek için böyle bir yola başvurmuş olabilir. Meşrutiyet­çilik, milliyetperverlik, sosyologluk işlerinde başarılı olamayan Ef­ruz , bu sefer de Açık Hava Mektebi fikrine takar. Çeşitli sosyolog­ların nazariyelerini kendine göre şekillendirip Efruzca bir nazariye geliştirir. Burada milliyete ve Türkçülüğe tam bir muhalif olarak karşımıza çıkar. Açık Hava Mektebi fikrinin savunucularından Müfat Bey’in:

“- Siz Türkçü müsünüz efendim? sorusuna,

– Asla: bunu kabul edemem efendim. Bendeniz zat-ı âliniz gibi Türk milliyetperverliğinin aleyhtarıyım.

Fakat ocakta konferanslar verdiğinizi işitiyordum.

Veriyordum, fakat samimi değil.”(s.125)

Bu sözünde olduğu gibi, Efruz hiç bir sözünde samimi olmayan bir tiptir. Okumaya, öğrenmeye kitapsız bir ilimle sahip olma arzusunda olan Efruz , Avrupa’ya gitme hazırlığında iken, orada “- Kitap bile olmayan, şifahi bir ilim:”(s.125) öğrenmek ister.

Avrupa’ya gideceğini herkese yaymasına rağmen, gidemeyince e­vine kapanarak, Avrupa’ya gitmiş gibi yapar. Bir ay sonra tekrar so­kağa çıkınca, kendisine niçin bu kadar erken döndüğünü soranlara:

“- Kâfi!

– Ne kâfi:

– Tahsil için iki ay…”(s.128) dedi.

Efruz , herkese bu iki ay içinde nasıl bütün ilimleri tahsil et­tiğini söyleyerek, Pedagoji diploması aldığını “ şimdi memleketin en büyük pedagogu” (s. 128) olduğunu söyledi.

Efruz’un gösteriş ve sükse için yaptıkları, artık bir şarlatan­lık olarak değerlendirilmeye başlanır. Aslında bu durumu çevresi he­nüz tam manasiyle anlamamıştır.

“ Liyakatın zıddı ‘ acz’dir . Kimde acz varsa o şarlatandır, müte­cavizdir. O asildir, nümayişçidir, fertçidir. Bir kelime ile söyleye­yim ‘gayri memnun’ dur. Don Kişot gibi yel değirmenlerine meydan okur.

Efruzcuğum , ben sende liyakât olmadığını aczinden anlıyorum. Ac­zini de şarlatanlığından anlıyorum.” (s. 163) Efruz , kendi adını verdiği romanda, verilmek istenen mesajın bütün özelliklerini sergiler. Meşrutiyetten sonra ortaya çıkan çeşitli çarpık­lıklar ve çarpık tipler Efruz’un şahsında yerilmiştir.

Efruz Bey tipinin tam zıddı bir tipi Kiralık Konak romanında ele alan Yakup Kadri, Tanzimat’tan başlamak üzere, Türk insanının ve ay­dının geçirmiş olduğu sosyal değişmeleri eserlerinde başarılı bir şekilde işleyen yazarlarımızdan biridir.

Yakup Kadri’nin ilk romanı olan Kiralık Konak [4] ‘ta , Tanzimat’tan sonra değişen Osmanlı sosyal hayatının romanıdır. Yaşayış tarzı, ge­leneklere bağlılık, âhlakî çöküş, düşünce dünyası, ekonomik sorunlar gibi kişilere bağlı değişik ve zıt değer yargılarının kuşaklar arasında yarattığı uçurum ve bunun acı sonuçları ele alınmaktadır… [5]

“Yakup Kadri Karaosmanoğlu , Türk romanında belki ilk defa tipleri toplumsal koşullara ve tarih­sel sürece bağlamaya çalışırken, bu tiplere canlı ve gerçek bir ki­şilik kazandırma uğruna bilinçli bir çaba gösterir. Özellikle Seni­ha’ya ve NAİM EFENDİ ‘yi . Türk romanının henüz bu yolda emeklediği o yıllarda, anlatım tekniğindeki acemiliklerin Karaosmanoğlu’nu , bi­reyle tip bağdaştırmada, ya da okurun tepkisini yöneltmede nasıl bo­caladığını saptamak, karakter yaratmada hayli başarılı bir yazarın karşılaştığı güçlükleri aydınlatma bakımından ilginç olabilir.” [6]

Kiralık Konak, yazılış tarihi bakımından, düşünülüp kaleme alınışından çok sonra yazılmış bir romandır: Romanda İkinci Abdül­hamit devrinin önemli mevkilerinde bulunmuş bir kişisi olan NAİM EFENDİ ve ailesinin, Meşrutiyet (1908) sonrası, toplumsal değişme­lere paralel olarak konakla somutlaşan hayatlarının Batılılaşma­nın getirdiği yozlaşma ile yavaş yavaş çöküşü anlatılır.

Romanda ele alınan kuşaklar arası çatışmada, Naim Efendi ve kız kardeşi Selma Hanım eski kuşağı temsil ederken; Naim Efendi’nin kızı Sakine Hanım ile damadı Servet Bey orta kuşağı; torunları Seniha ile Cemil ve bunların arkadaşları Faik Bey yeni kuşağı temsil etmektedir. Yeni kuşağın bir diğer temsilcisi ise, Hakkı Celis’tir . Naim Efendi’nin yeğeni olan Hakkı Celis , çeşitli yönleri ile Seniha ve çevresinden farklı bir özelliğe sahiptir. [7]

Osmanlı cemiyetinde hayatının çeşitli etkileriyle, nesiller ara­sında fikir, his ve dünya görüşü bakımından meydana gelen ayrılık­1ar ve bu yüzden ailenin çözülmesi Kiralık Konak’ta anlatılmıştır.

“Toplumda meydana gelen sosyal değişmeler, aile hayatını olduğu kadar, nesiller arasındaki ilişkileri de olumsuz yönlerden etkileye­ceği muhakkaktır.” ana fikri üzerine kurulan romanın asli tipi Naim Efendi’dir. O, hem konak hayatının, hem de yıkılmakta olan bir siyasi ve sosyal nizamın temsilcisidir. Ken­disi İkinci Abdülhamit dönemi ricalinden olup, yıllarca devletin çe­şitli görevlerinde bulunmuş, II. Meşrutiyet öncesinde emekliye ay­rılmış, emekliliğin tadını çıkarmaya karar vermiştir. Ancak, kızı, damadı ve torunları onun bu hayalini altüst ederler.

Naim Efendi, mutlu günler görmüş, önemli mevkilerde bulunmuş biri olarak, “Ya çok zengin, ne çok hesapsızdır. Babadan kalma bir serveti gençliğinden beri oldukça büyük bir ihtimamla idare ve muha­faza ediyor.”(s.4)

“Gençliğinde babası gibi Mabeyni Hümayun’a mensuptu, sonra bir­çok defalar valiliklerde dolaştı şurayı Devlet azası, Rüsumat Mü­diri umumisi oldu ve nihayet Defter-i hakanî ve Efkâf nezaretlerine geçti. İnkılaptan iki sene evveldi, dolaşık bir “tevliyet” davası yüzünden istifasını verdi ve günden güne bulunan hükümet işlerinde tiksinerek bir köşeye çekildi.”(s.24)

Naim Efendi, büsbütün devlet işlerinden elini ayağını çekme­diği gibi, ara sıra çeşitli vesilelerle muayede merasimlerine ka­tılırdı. Devlete oldukça bağlı bir tip olan Naim Efendi, “resmi ve gayri resmi bütün pisliklere rağmen, devlete ve devlet adamlarına karşı hâlâ derin bir saygısı vardı.”(S’:24) Bununla beraber, “ Naim Efendi’nin iki esaslı fazileti daha vardı: Bir ana kadar müşfik ve dul bir kadın kadar titizdi. Fakat, titizliği asla bir huysuzluk derecesine varmazdı.”(s. 24)

Yakup Kadri, romanda iki devirden bahsetmektedir: Bunlardan biri, “İstanbulîn; diğeri redingot devri… Osmanlılar hiçbir zaman’ bu İstanbulin devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar. Tan­zimat-ı Hayriye’nin en büyük eseri., İstanbulinli İstanbul Efendisi­dir. Bu kıyafet dünyaya yeni bir insan tipi çıkardı ve Türkler bu kıyafet içinde ilk defa olarak vahşi Asya ile haşin Avrupa’nın ara­sında gayet hususi yeni bir millet gibi göründü.”(s. 24-25) Osman­lı sosyal hayatının tipik konak hayatı bu dönemde olgunlaşıyor. İkinci dönem ise, Abdülhamit döneminin Redingat dönemidir.

“Sonra redingot devri geldi ve redingotu içinden yarı uşak, ya­rı kapıkulu, riyakâr, adi bir nesil türedi, Bu neslin en yüksek, en kibar simalarında bile bir saray hademesi hali vardı.”(s.26)

Naim Efendi’nin hayatında iki önemli tutku vardır. Bunlardan biri, hayatıyla özdeş bulduğu konağı, diğeri de torunu Seniha’dır. İşte bu bahtsız dede, torununun sevgisi yüzünden birçok şeye alış­mak mecburiyetinde kalır. “ Naim Efendi, evvela damadı, sonra torun­ları sayesinde daha nelere alışmamıştı… Biçare adam, kızı evlendiği günden beri, aşağı yukarı yirmi senedir, her gün bir eski itiyada ve­da etmekten ve her gün yeni bir mecburiyete katlanmaktan başka bir şey yapmıyor. Ne Cihangir’deki konağında, ne Kanlıca’daki yalısında ihtiyar ve yorgun vücudunu dinlendirecek bir köşecik kalmıştır.”(s.28)

Karısının ölümünden sonra, alafranga bir damat ve hiç bir cihet­ten anasına benzemeyen kızıyla birlikte yaşamaya baslar. Ancak, da­madının aşırı bir şekilde alafrangalaşma hevesi, torunları Seniha ve Cemil’in yozlaşmasının önüne geçemez.

Naim Efendi kızına derdi ki:

“Yavrum, çocuklarının ahval ve harekâtını hiç beğenmiyorum. Bu Lehli kadın zannederim ki, bunlara yanlış bir terbiye verdi.”(s.34) Naim Efendi, torunlarının bu yanlış eğitim tarzlarına ve onların yan­lış hareketlerine “torunlarını çok sevdiği için sesini çıkarmazdı. Yoksa her şeye rağmen konağın içinde hürmet edilen, korkulan yegâne amir yine o idi.”(s.34)

“Kiralık Konak, hem biçim özellikleri, hem de verdiği mesaj ba­kımından Türk roman geleneği içinde seçkin bir yere sahiptir. Yazar, romanda geleneksel roman tekniklerini büyük bir ustalıkla kullanmak­la kalmamış, roman kişilerinin iç dünyalarını da başarılı ruh tahlilleriyle vererek yarattığı tiplere ferdî özellikler kazandırılmış­tır.” [8]

Naim Efendi, torunu Seniha’nın aşırı batılılaşmanın getirdiği olumsuz etkilerden dolayı, kontrolden uzaklaşarak, sorumsuzca yaması karşısında bir şey yapamamanın sıkıntısını sürekli olarak çeker. Kızkardeşi Selma Hanım’ın Seniha’nın davranışlarını yadırgayan ve onun bu hususta tedbir almasını isteyen sözleri karşısında Naim Efendi şöyle düşünmektedir:

“Sağ olsun; diyordu, hemşire kendini hâlâ eski devirlerde zannediyor. Kıyafetler gibi ruhlar da değişti. Büyüklere eski itaat, eski hürmet nerede, kimde var? Bizim gördüğümüz terbiyedeki insanlarla şimdi alay ediyorlar. Belki hakları da var, her eski şey biraz acaiptir , çocuklarımızın çocuklarını kendimize uydurmaya çabalamak ne beyhude: Onlar her şeyden evvel, zamanın icabatına uymaya mecburdurlar. Hemşiresi istiyor ki, Seniha kendisi gibi olsun. Bu mümkün mü? Gençliğimizde kendisinin yaşayışı, giyinişi, düşünüşü büyük validenin yaşayışına ve düşünüsüne benziyor muydu?”(s.57)

Naim Efendi, bu sözleri ile, aslında karşı çıktığı değerleri bir an için kabul etmiş görünüyordu. Ancak, o da tıpkı hemşiresi gibi torununun davranışlarından memnun değildir. Bütün bunlara rağmen Naim Efendi, Seniha’yı bir aşk derecesinde sevmektedir. “Onun sesi ve onun tabessümü , son senelerinin yegâne saadetiydi. Seniha doğup büyüyünceye kadar, konakta, Naim Efendi’nin kahkaha ile güldüğünü hiç kimse işitmemişti.” (s.57) Yakup Kadri Karaosmanoğlu , Naim Efendi ve kuşağı için yönelttiği eleştiride, Şu görüşlere yer vermektedir:

“Eski müverrihler milletlerin hayatında zuhur edecek büyük hâdisata gökte ve yerde bir takım harkulâde hadiselerin tekaddüm ettiğini söylerler… Eğer bu doğru ise, Naim Efendi de yeni başlayan devrin eşiğindeki müthiş ve muannid hayaletlerden biridir. Hiç şüphesiz arkamızda bıraktığımız mazinin son feryadı ve önümüzde hissettiğimiz uçurumun ilk ürpertisi Naim Efendi’dir.”(s. 131)

Naim Efendinin önemli meziyetlerinden biri de, onun alçak gönüllü ve saygılı biri olmasıdır. Devlet işlerinde olduğu kadar, konakta da, onun nezakete ve saygıya dayalı davranışlarını görmek mümkündür. Seniha’nın rezaletlerini anlatan imzasız mektuplar konusunda, Servet Bey’le tartışırken onun bu özelliğini görmek mümkündür:

“ Naim Efendi, damadına uzattığı mektupları kendisi yazmış gibi mahcup oluyordu; oturduğu yerde ezildi, büzüldü:”

“Rica ederim, hiddet buyurmayınız, rica ederim..” (..) “Maksa­dım, sizinle ailemize müteallik bir mesele için hasbihal etmekti. Ben de sizin gibi, çirkin bir dedikodudan ibaret…” (..) “İftira deyiniz, tezvir deyiniz…Abdülhamit devrinin bu millete terk ettiği anane-i ruhiye…”(s. 102)

Bağlılığının ve geçmişinin yegâne sebebi olan konağı elinden çıkarmaya bir türlü yaşanmaz. Çünkü, torunları ve bilhassa damadı, yeni yapılan apartmanlara taşınmak arzusundadırlar.

“Burası hayatta onun yegâne sığınağı idi. Asrın tepkileri onu ite ite evvelâ şehirden konağın içine, sonra konağın içinden bu oda­ya sürükleyip tıkamıştır. Buradan ötesi, biliyordu ki, artık yoktur ve sevincine yakın bir hisle biliyordu ki, burasının ötesi ukba deni­len sessiz ve ilahi âlemin ilk merhalesidir. Nitekim, pek neşeli za­manlarında hoşlandığı bazı kimselerle konuşurken derdi ki:

– Bu oda Azrailin intizar salonudur.”(s. 83)

Naim Efendi, burada doğmuş, burada büyümüş, bu yüzden de böyle bir bağlılık duygusu gelişmiştir. Bu konuda onu haklı bulmamak da müm­kün değildir.

Naim Efendi, gün geçtikçe konağıyla beraber erimeye başlar. To­runu Seniha, birçok rezaletten sonra Avrupa’ya kaçar. Onun kaçışı evde bulunan herkesi üzdüğü halde, Naim Efendi’yi daha ziyade müte­essir etmiştir.

“Bir gün, Sekine Hanım ona kızından bahsetmek istedi; ihtiyar adam eski putperestlerin selâmına bir hareketle kolunu havaya kal­dırdı:

“Açma o bahsi, açma o bahsi dedi?”(s.171)

Avrupa hayranı Servet Bey, konak hayatına pek fazla dayanamadğı için, Şişli apartmanlarından birine taşınarak, Naim Efendi’yi kade­riyle baş başa bırakır.

“Daima büyük felaket günlerinde metanetini hiç kaybetmeyen Naim Efendi, bu sefer de sonuna kadar vakarlı ve sabırlı kaldı. Hattâ. işin en garibi, Şişli’de tutulan evin altı aylık kirasını bile kendi­si vermekten çekinmedi ve göç masrafının mühim bir kısmını cebin­den ödedi. Lakin akşam olup da ilk defa koca evin içinde yapayalnız kaldığını hisseder hissetmez, gözlerinden yaşlar sessizce akmaya başladı; pek acayip bir teessür içindeydi.”(s. 183)

Naim Efendi’nin yıkıldığını onun şu sözlerinden anlamak müm­kündür:

“Yalnız kimsesizlik olsa ne ise evladım; ya bu yoksulluk…Ge­çen gün ekmeksiz kaldım…Yemeği ekmeksiz yedim. Vallahi evlâdım; bu da başıma geldi…Bazı geceler, karanlıkta kalıyoruz. Gaza para yetiş­tirmek ne mümkün…Bir gün Cenan’a dedim ki: Bari yatağımı sokak üstündeki odalardan birine nakledelim, hiç olmazsa caddenin fener­lerinden biraz aydınlık alırız. Cenan acı acı güldü ve o gece taba­ğın bir az zeytinyağı koydu, etrafına pamuk ve bez parçaları sırala­dı. Ben karanlıkta kalmayayım diye bu acayip kandili yaktı. Çoktan­dır kahvenin, çayın tadını unuttum…”(s. 243)

Kiralık Konak, yarattığı tipler ve bu tiplere bağlı olarak yürü­tülen olaylar bakımından, roman tarihimiz için önemli bir yere sahip­tir. Yazar, bir nesil bunalımı olarak ortaya çıkan sosyal değişme­leri ifade etmek için, tiplerini seçmede başarılı olmuştur. Yıkılan ve kaybolmaya yüz tutmuş Naim Efendi gibiler, konaklarıyla beraber tarihe gömülmüşlerdir.

Reşat Nuri Güntekin , Türk edebiyatı içerisinde, kendine has üs­lubu ve yazım tekniği i1e önemli bir yer edinmiş yazarımız. Ro­manlarında kullandığı dilin sadeliği ve akıcı bir anlatım tekniği­ne sahip olması, eserlerinin sevilerek okunmasını sağladı.

Roman, hikâye, tiyatro, tenkit ve makale türünde birçok eser yazan Reşat Nuri, 15 roman, dört cilt hikâye, yirmiyi aşkın piyes kaleme aldı. Romanlarının bir kısmında duygu ağırlıklı, bir kısmında da fikir ağırlıklı konuları ele alır. Asıl şöhretini ise ‘Çalıkuşu’ romanı sağladı.

Cevdet Kudret’e göre, “Romanlarının başlıca özelliklerinden bi­ri de, kişilerinin çoğu zaman tek yönlü oluşlarıdır. Yazarın, insan yaratılışına uzaktan bakmayışının -ya da bakmak istemeyişinin- sonu­cu olarak, eserlerinde “iyilik” ile “kötülük” çoğu zaman aynı kişi­de birleşmez; bunlar ayrı ayrı kişilerle temsil edilir.” [9]

Tanpınar’ın tabiriyle ‘temiz ve musaffa bir insanlığın peşinde’ [10] olan Reşat Nuri, okuyucularını buna yöneltmek için de, eserle­rini ‘acıma’ ve ‘sevme’ temelleri üzerine kurmaktadır. Bizde Ana­dolu’nun bütün boyutlarıyla Reşat Nuri’nin romanlarında yansıdığını söylemek, her halde abartılı bir kanaat olmasa gerektir.

Hemen hemen bütün eserlerinde süssüz ve yapmacıksız bir dil kul­lanan Güntekin , geniş halk topluluklarına bu yolla ulaşabilmiştir. Yaprak Dökümü[11] ‘ nde bir orta sınıf trajedisi anlatmıştır. Aslında aris­tokratik bir tür olar trajedi, insanın kaderiyle veya kendisini aşan güçlerle mücadelelerine yer verir. Yaprak Dökümü’nde ise, kendi ide­alleri uğruna verilen kavganın sonunda ALİ RIZA BEY ‘in muhteşem ye­nilişi anlatılmaktadır. [12]

Yaprak Dökümü, Reşat Nuri’nin toplumsal konulara yer verdiği başarılı romanlarından biridir. Eserde, Tanzimat’tan sonra sık sık karşımıza çıkan, batılılaşmanın yanlış anlaşılması tezi ele alınmaktadır.

“Toplumsal gerçeklerden habersiz idealler, bu gerçeklere uyum sağlayamadığı için, etrafında taraftar ve destekçi bulamayacağından birer kuru yaprak gibi dökülmeye mahkum olacaklardır .” ana fikri etrafında kurgulanan Yaprak Dökümü, Reşat Nuri’nin romanları içerisinde, konu ve te­ma bakımından farklılık gösteren romanıdır. Sosyal tabakalaşmanın olmadığı Türk toplumunda, gelir düzeyine göre oluşan iktisadî sınıf­laşmalar içerisinde, orta sınıfın geçirmekte olduğu sosyal değişimin acı sonuçlarını görürüz.

İdealleri uğruna çeşitli sıkıntılara katlanan ve olmadık acıla­rı çekmek zorunda kalan Ali Rıza Bey, romanımızın aslî tipidir. O bir zamanların değer hükümlerini, değişen toplumda görmek istediği gibi, çocuklarından da bunlara uyum göstermesini beklemektedir. Ken­disi, tıpkı Naim Efndi gibi, devletin çeşitli görevlerinde bulunmuş, bir haksızlığa karşı çıktığı için de görevinden ayrılmış biridir.

Ali Rıza Bey, “insanların paradan başka şeylerle de mesut o1a­caklarına” inanmış, “Babıâli yetiştirmelerinden bir mülkiye memuru idi.”(s.10) Dürüstlüğünden hiç bir zaman taviz vermeyen Ali Rıza Bey, şeref ve haysiyet meselesinde son derece hassastır. Görevine son derece bağlı, devletin menfaatlerini şahsi menfaatlerden üstün tutan Ali Rıza Bey, bütün bu değerleri gelecek nesillere aktarmak için, kendinde bir irade bulamaz. O toplumda hızla değişen değer yargılarına ve anlayış şekillerine bigane kalmış biridir. Bundan ö­türüdür ki, yaptığı hareketler ve gösterdiği tavırlar yüzünden, hem ailesinde, hem de çevresinde oldukça yadırganmaktadır.

Ali Rıza Beyle ilgili, romanda şu satırlara rastlarız: “Ondan bahsedenler: “İyi adam…Peygamber gibi adam… Elini öp….Dua ettir…İlimden bahsettir… Şiir okut… Ne yaparsan yap. .. Fakat iş isteme” derlerdi”(s. 11) Bu özelliği Ali Rıza Bey’in a­taletini ortaya koymaktadır. Bu yönüne rağmen, “titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve mahcup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak, kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş görmezdi.”(s. 11) Öyle ki, “elinden çıkacak iş, sadece kanunla değil, teamüle, insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mâmur olsun”(s.11) isterdi.

Hızla gelişen ve değişen toplum yapısına ayak uydurmayı beceremeyen Ali Rıza Bey, bu konuda hiç bir fedakârlıkta bulunmaya yanaş­maz. Kültürel değişmeleri sentezlemek bir yana, bu değişiklikleri, kendi çocuklarına bile doğru bir şekilde anlatmaktan aciz kalmıştır. Bundan ötürü de, her türlü tepkisini önceleri çok keskin, daha sonra da içine atarak kabullenmek zorunda kalmıştır.

“Evlendiği zaman kırkına yaklaşıyordu. Bir aile kurmak onun gö­zünde bir devlet kurmak kadar ehemmiyetli bir işti. Bunun için belki de hiç evlenmeyecekti; fakat yakın bir arkadaşı bir gece, akrabasın­dan bir kızı teklif etmiş. Ali Rıza Bey de ‘hayır’ demeğe utandığı için ‘pekâlâ’ diye cevap vermişti.”(s.11-12) Böyle ayıp olmasın di­ye evlenen Ali Rıza Bey, bu evliliğinden beş çocuk babası olmuş, çocukları için, geceli gündüzlü didinmek onun için bir zevk olmuş­tur.

Bir ara Trabzon sancaklarından birinde mutasarrıf olan Ali Rıza Bey, bir gün bir kadın kaçırma vakası yüzünden, kadının kocası ile onu kaçırmaya kalkan arasında çıkan kavgada karşılıklı yaralanma ol­muş, iş mahkemeye intikal etmiştir.

“Koca, arkasız bir çiftçi, öteki bütün kasaba halkının tuttuğu bir esnaf oğlu idi. Onun için asıl kabahatlinin kollarını sallaya sal­laya ortada dolaşmasına göz yummak ve namusuna kastedilen adamı- göğ­sündeki yarayla- hapse atmak lâzım geldi. Etliye, sütlüye karışmama­ya öteden beri meslek edinen A1i Rıza Bey, bu meselede ateş kesil­miş kendini attırıncaya kadar uğraşmıştı. Ne yapsın? Bu, bir hak, bir vicdan ve namus işi idi. Vazifesini yapmakta kusur ederse Allah onu çocuklarından cezalandırırdı.”(s.13)

Uzun müddet işsiz kalan Ali Rıza Bey, eski bir öğrencisinin sahibi bulunduğu bir özel şirkette ise bağlar. Bu işinde de, doğ­ruluk, dürüstlük ve ahlaki çalışkanlığından taviz vermez. Bu yüzden, yeni girdiği işinde başarılı olmaktan ziyade, işini sağlam yapmaya gayret etmektedir.

Eserin giriş bölümünde, devrin sosyo ekonomik yapısı hakkında bilgilere sahip oluruz Bu bölümde, toplumda meydana gelen değiş­meler kapkaçtı bir materyalizmi gündeme getirmektedir. Ali Rıza bey, bu mantığın ve anlayışın tek antitezi olma bahtsızlığını yaşayan kim­se olması bakımından, mutsuzluktan ve sıkıntıdan hiçbir zaman kurtu­lamamıştır.

Eleştirmen Fethi Naci, yapı bakımından Yaprak Dökümü’nü başarı­sız bulmaktadır. Ona göre eserdeki trajik yapı,’Yanlış Batılılaş­manın sonucudur. [13] Ali Rıza Bey’in karısı Hayriye Hanım’la oğlu Şevket, kızları Neclâ ve Leylâ, yeni değer yargılarını benimseyip yozlaşan ve yeni ahlak değerlerini kaçınılmaz bir kader olarak gören kimselerdir. Bu gidişe karşı durmak isteyen fazilet, doğruluk ve namus timsali Ali Rıza Bey, bir kuru yaprak misali savrulmaktan baş­ka bir şey yapamaz.

Ahmet Kabaklı’ya göre, Reşat Nuri’nin romanlarındaki odak kişilerin bir çoğu, yazarın kendisidir. Çalıkuşu’nda Feride, Yaprak Dö­kümü’nde Ali Rıza Efendi, Yeşil Gece’de Ali Şahin hep birer tara­fıyla Reşat Nuri’ye benzer. [14]

Ali Rıza Bey, zaaf derecesinde bağlı olduğu manevi değerlerin­den kopamadığı için, gerçeklerden kaçmayı ve statik kalmayı tercih etmiştir. Bu yüzden, çocuklarıyla gereği gibi ilgilenemeyerek, onla­rı mutlak bir yoksulluğa iterek, trajik olaylara sebebiyet verir. Kendi yanlış zaafını bir türlü anlamayan A1i Rıza Bey, hem ailesini, hem de Türk toplumunu temsil eden bir koca çınar gibi, yaprakları­nı dökmeye başlar. Çünkü artık gövde çürümeye başlamıştır.

Roman’da Ali Rıza Bey’in inandığı değerlerin yıkıl­ması için, bir bir tuzaklar hazırlanmaktadır Bu tuzaklardan biri de, sebep olarak, şirkette işe başlamasını sağladığı Leman , bir müddet sonra, şirketin genel müdürü ile girdiği ilişki sonucu hami­le kalmış, bu yüzden de çocuk aldırmak zorunda kalmıştır. Bu durum, Leman’ın annesi tarafından kendisine iletilince:

“Ali Rıza Bey’e inme iner gibi oldu. Durduğu yerde elleri, a­yakları karıncalanıyor, kızı baştan çıkaran kendisi imiş gibi çılgın bir korku ve utanma içinde yüzünü kapayarak: ‘Vah,vah,vah…’ diye dövünüyordu.”(s.17) Ali Rıza Bey için, artık bu namus temizle­mek bir boyun borcu olmuştur. O da öyle yaptı ve şirket genel müdü­rü olan öğrencisine giderek durumu anlattı.

“İhtiyar adam, onun kızaracağını, ezilip büzüleceğini ummuştu. O, bilakis çarpışmaya hazırlanan bir adam gibi sert bir tavır alı­yor, gözlerini Ali Rıza Bey’in gözlerine dikerek adamcağızı büsbü­tün şaşırtıyordu.”(s.20)

Umduğu karşılığı alamayan Ali Rıza Bey için artık tek şey kalmıştı. O da namusunu temizlemek için, çalıştığı bu işten ayrılmak. Müdürün bütün ısrarlarına rağmen, kalmaya yanaşmaz. Ve ona şöyle der:

“- Çünkü bu vak’a üzerine sizden ayrılmaya mecburum. Çocuklar belki aç kalacaklar da…”(s.23)

Kendisine büyük değer verdiği ve hayatını birlikte paylaştığı karısı bile Ali Rıza Bey’i anlamaz. Onun bir hiç yüzünden işinden ayrıldığını söyleyerek, kendisinin göstermiş olduğu namusluluk davranışını hafife almış olur. Halbuki Ali Rıza Bey, hiç olmazsa bu gibi konularda karısından destek görmek istemektedir. Büyük oğlu Şevket’in bir bankada iş bulması, Ali Rıza Bey’in gönlünü bir nebze rahatlatır. O gün yerini Şevket’e devretmekte bir sakınca görmez.

“- Şevket, seninle yerimizi değiştireceğiz, dedi. Sen baba ben ailenin büyük çocuğu olacağım.”(s.29)

Aslında Ali Rıza Bey, oğluna çok güvenmektedir. O kendisini bu zor zamanda kurtardığı için Şevket’e büyük bir minnet duymaktadır.

“- Oğulcuğum, ben kendimi faziletli bir insan sanır, budala gibi gururlanırdım. Meğer ben senin yanında hiç kalıyormuşum.”(s.49) der. Ali Rıza Bey’in kendisini göklere çıkardığı Şevket, bankada birlikte çalıştığı bir kadınla ilişkiye girerek, onunla evlenmek zorunda kalınca, Ali Rıza Bey, bir büyük darbe de buradan yemiş olur. Karısının verdiği bu haber aynen şöyledir:

“- Şevket bankada daktilolardan biriyle sevişmiş… Bu kocalı bir kadınmış…Bir zaman gizli gizli ötede, beride buluşmuşlar…Nihayet, iş meydana çıkmış…Kadın, kocası tarafından sokağa atılmış şimdi arından bankaya gelemiyormuş… Şevket’le evlenmezse mutlaka intihar edecekmiş.”(s.57) Ali Rıza Bey, “Ben, kendi hesabıma böyle bir izdivaca razı olmam…”(s.57) derse de, sonunda razı olur ve Şevket bu kadınla evlenerek, eve bir gelin getirir…

Eve yeni gelen bu gelin, alışılmışın dışında bir çok yeniliği de kendisiyle birlikte, bu muhafazakar eve getirmiş oldu. Ali Rıza Bey, artık evdeki hakimiyetini yavaş yavaş kaybetmeğe başlar. Kızları Neclâ ve Leylâ, yengelerinin de teşvikiyle, açılıp saçılmaya ve eğlencelere katılmaya başlamışlardır. Bu durum Ali Rıza Bey’in bir çok değeri gibi, yeni değerlerinin kaybının başlangıcı sayılmaktadır.

Evde tek kişi Ali Rıza Bey’i anlamıştır. Her ne kadar bazı davranışlarını beğenmezse bile, Fikret, Ali Rıza Bey için tek güvence kapısı gibidir.

Ali Rıza Bey, bu gidişata çareler ararken, kızları için bir an evvel birer kocanın bulunması gerektiğine inanır. Ancak, eve gidip gelenler içinde böyle bir aday henüz yoktur. Bu arayışlar içinde o­lan Ali Rıza Bey, büyük kızının evlenme isteğiyle karşısına çıkması­na oldukça şaşırır.

“- Öyle mi çocuğum? Allah mesut etsin” (s.76) demekten başka bir şey yapamaz. Bu sözüyle, Fikret üzerindeki babalık hakkını çok­tan kaybettiğini de ortaya koymuş olur.

Ali Rıza Bey için bir diğer yıkım da, oğlu Şevket’in zimmetine para geçirerek hapse düşmesi olmuştur. Oğlunu hapiste ziyarete gi­den Ali Rıza Bey, ona şöyle diyerek teselli eder:

“ – Ne yapalım, diyordu, burada hiç olmazsa doya doya uyuyor, eski yorgunluklarının acısını çıkarıyor. Evdeki gibi ‘para:’ diye boğazına sarılan yok. Ayakta duracak halde değilken: “Haydı düş önü­müze…sosyeteye, dansa gidiyoruz” diye zorlayan yok.”(s.104)

Ali Rıza Bey, Fikret’in evlenip gitmesinden sonra, evdeki bü­yük bir dayanağını kaybeder. Diğer kızlarından Neclâ’nın evlenip bir Suriyeli ile birlikte gitmesi ve Leylâ’nın değişik insanlarla düşüp kalkması Ali Rıza Bey için yıkımların şiddetinin doruğa ulaştığı yıl­lardır.

Kurtuluş için, Fikret’in yanına gitmesi ve Fikret’ten gerekli ilgiyi görememesi, Ali Rıza Bey’i yataklara ve sonunda da hastane­ye düşürür.

Sonunda ideallerini birer birer kaybeden Ali Rıza Bey, önceleri reddederek evden kovduğu kızı Leylâ’nın birlikte yaşadığı Avukat dos­tunun tuttuğu apartman katına sığınır.

“Ali Rıza Bey’e bu apartmanda güneşe ve denize karşı güzel bir oda hazırlanmıştı. İhtiyar adam, rahata ve bol yiyeceğe kavuşunca az zamanda düzeldi. Elinde bastonuyla evin içinde dolaşıyor, dilinin tutukluğuna bakmadan Leylâ’nın papağanına lisan dersi vermeye uğraşıyordu.”(s. 144)

KARŞILAŞTIRMA

Efruz Bey, Kiralık Konak ve Yaprak Dökümü romanları üzerine yaptığımız incelemede dış etkenlerin, top­lumumuz üzerinde olumsuz etkiler yaptığını gördük. Bilhassa, gençle­rin batılılaşmayı yanlış anlaması ve bu yanlış anlayış sonucunda ortaya çıkan olumsuzluklar romanlarda açıkça ortaya konmuştur.

Romanlarımızda görülen ortak noktalardan biri de, eğitimin yete­rince verilmemesinin doğurduğu çarpık ilişkiler ve olumsuz davranış­lardır. Entrik unsurların kurulmasında birinci de­recede başvurulan materyallerin başında, iyi eğitim görmemiş kahramanların davranışları gelmektedir.

Türk toplumunun geçirdiği sosyal değişmelerin, romanlarda ele alınışı ve bunların okuyucuya yansıtılışı başarılı olmuştur. Bazen yazarlarımızın bu değişmeleri sosyal bir tenkide de tabi tuttukları görülmektedir, Bunların başında, Hüseyin Rahmi ve Yakup Kadri’yi say­mak mümkündür.

Ele alınan tiplerin bir çoğu ortak özelliklere sahiptir, İki kuşak çatışmasında, kuşaklardan biri eskiyi ve eski geleneklerin de­vamını savunurken, diğer kuşak da, bu değerlerin artık yerini yeni değerlere bırakması gerektiğini iddia ederler.

Efruz romanının teması, daha önce incelediğimiz, Araba Sevdası, Mürebbiye ve Aşk-ı Memnu romanlarıyla bazı noktalarda benzerlik gös­terir. Araba Sevdası’nda batılı hayata özenme uğrunda, öz değerlerini küçümseme, Efruz , kendini farklı göstermek için gerçek kimliğin­den ve kişiliğinden uzaklaşma şeklinde ortaya çıkar. Aşk-ı Memnu’da sağlam temellere dayanmayan evliliğin bir hüsranla sonuçlanması, Ef­ruz’da sağlam temellere dayanmayan fikirlerin sonunda hüsranı şeklinde kendini gösterir.

Efruz tip olarak, Araba Sevdası romanındaki Bihruz ve Aşk-ı Memnu’daki Bihter’le ortak özelliğe sahiptir. Her üç kahramanda da gösteriş merakı vardır. Bu yüzden, Bihruz’un tam anlamıyla tanımadığı bir sevgili peşinde günlerce dolaşıp, sonunda hayal kırıklığına uğraması, Efruz’un gerçek olmayan fikir ve olayları peşinde günlerce koşup hayal kırıklığına uğramasıyla aynilik teş­kil eder. Bihter’deki gösteriş ve süs merakı, hem Bihruz’da hem de Efruz’da vardır. Anjel (Mürebbiye) ise, bu yönlerden Efruz’a benzemez.

Tipler arasında görülen ortak noktalardan bir başkası ise, eği­timin yetersizliğidir. Her üç romanda da aslî tiplerin yeterli bir eğitim almadıkları, bu yüzden de hayatlarına yön vermede bir takım yanlışlıklar içine düştükleri görülür.

Anjel’in Paris’in fuhuş batağından çıkarak gelip, muhafazakâr bir aileye mürebbiye olmasının temelinde yatan gerçek, bu ailenin bir özenti uğruna giriştiği sonu belli olmayan olaylar zincirinin birbirini takip etmesidir. Şemi (Mürebbiye) de tıpkı Bihruz gibi yeterli eğitim almamış, bu yüzden kendini ve hareketlerini dengelemede zorluk çek­mektedir. Hele fahişe Anjel’in mürebbiyeliğinden çok, asıl sanatını icra etmesi, onu daha çok olumsuzluklar içine iter. Tıpkı Efruz’un kendini olduğundan fazla gösterip ve çevresinin de onu kabul etmesinde ortaya çıkan bir başka açmaz gibi…

Bihter’i bunalımlara sürükleyen yanlış evliliği, onu yasak bir aşka sürüklerken, Bihruz’un yanlış eğitiminin sonunda yaptıklarıyla ortak noktalar­da birleşir. Efruz’un aşkla kaybedecek vakti olmadığı için, bu yönüy­le diğer kahramanlarımızdan ayrılır. Onun tek emeli meşhur olmak, çok şey yapmak, daha doğrusu her şey olmak…

Kiralık Konak romanında e1e alınan nesiller arası çatışma tema­sı, Araba Sevdası’nda, Bihruz’la annesi arasında da hissedilmektedir. Yeni değerlerin yozlaştırdığı nesillerin, eski değerlere bağlı olan­larla girdikleri sosyal çatışmayı Mürebbiye romanında da görürüz.

Aşk-ı Memnu romanında, bir türlü gönlü yaşlanmayan Firdevs Ha­nım’ın kızlarıyla girdiği çatışma ile, Efruz’un kendisini bir türlü anlamayan annesiyle girdiği çatışma aynıdır. Bununla birlikte, Kiralık Konak, nesiller arasında ortaya çıkan bu bunalımı ortaya koyması bakımından, diğer romanlara tema bakımından benzer.

Tipler arasında ortak noktalar bakımından, Kiralık Konak romanı­nın asli tipi Naim Efendi’nin diğer romanlardaki asli tiplerle ben­zer yönlerinden ziyade, karşı yönleri bulunmaktadır. Efruz ve Bih­ruz’un batıya karşı olan hayranlıkları karşısında, Naim Efendi şark kültürünü temsil eder. Bihter’in gösteriş merakını Naim Efendi’de görmek mümkün değildir. Zaten Naim Efendi, Mürebbiye’deki Anjel tiplerine öteden beri karşıdır. Bu yüzden, canı kadar çok sevdiği Seniha’dan bile, tıpkı Anjel tarzı bir hayat yaşama arzusuna kapıl­dığı için tiksinir.

Naim Efendi, batılılaşma karşısında, direnen Osmanlı’nın son temsilcisidir. Diğer romanlardaki asli tipler ise, bu son temsilcile­re karşı, batı yanında ve batılılaşma uğrunda mücadele veren kimse­lerdir.

Yaprak Dökümü’nün Ali Rıza Bey’i Kiralık Konak’ın Naim Efendi’­sine benzer. O da tıpkı Naim Efendi gibi bir Osmanlı Efendisidir. Birçok görevlerde bulunmuş, değer yargılarından hiç bir zaman ta­viz vermemiştir. tür diğer ortak noktaları ise, her ikisi de, kızları yüzünden hüsrana uğramış olmalarıdır. ancak, bunlardan Naim Efendi’nin kızından başka torunlarının da onun yıkımında sebep olduğunu belirtmeliyiz.

Mürebbiye Romanı’ndaki Dehri Efendi de, tıpkı Naim Efendi ve Ali Rıza Bey gibi, geçmişe ve geçmişin değerlerine bağlı bir tiptir. Her üç kahramanımız da, kendilerine kalan mirası korumak için sonuna kadar savaşmalarına rağmen, bunda başarılı olamazlar.

Tipler arasında uyum gösteren bir diğer husus da, Dehri Efendi, Naim Efendi ve Ali Rıza Bey’in namus ve fazilet konusunda çok hassas olmalarıdır. Bunlardan Ali Rıza Bey’le Dehri Efendi bu hassasiyetle­rini pek fazla sürdüremez. Naim Efendi de aynı konuda acı çeken bir kişidir. Yeni gelişmelere ayak uyduramayan bu üç tip, sonuçta kendileri­ni karşı çıktıkları yenilikler altında bulurlar.

Yararlanılan Kaynaklar

BERKES, Niyazi: Türk Düşününde Batı Sorunu, Bilgi Yayınları No:22, Ankara 1975.

BERKES, Niyazi: Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yayınevi No:13, Ankara 1973.

GÜNGÖR, Erol: Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İrfan Matbaası, İstanbul 1975.

LEWIS, Bernard : Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu Yayınları No:4, Ankara 1984.

MARDİN, Şerif: Türk Modernleşmesi Makaleler 4, 5. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul 1997.

TURAN, Mümtaz: Garplılaşmanın Neresindeyiz ?, Yağmur Yayınevi, 1980.

ÜLKEN, H., Ziya: Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, 4. Baskı, Ülken Yayınları, İstanbul 1994.

 

* Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyesi

[1] Aytaş , Gıyasettin : Batılılaşma Maceramızda Türk Romanına Yansıyan Tipler, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 22, S. 1 (2002) 133-148

[2] Ömer Seyfettin: Efruz Bey, Bilgi Yayınları, Ankara, 1970. Alıntı ve sayfa numaraları bu baskıya aittir.

[3] KABAKLI, Ahmet: KABAKLI, Ahmet: Türk Edebiyatı,c. 3., Türk Edebiyatı Yayınları, İstanbul, 1978, s. 84.

[4] KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri, Kiralık Konak, 11. Bs . İletişim Yayınları, İstanbul, 1984. İncelediğimiz romanın sayfa numaraları bu baskıya aittir.

[5] PARLATIR, Parlatır: Türk Romanında Tipler: NAİNI EFENDİ, Türk Dili, S. 411, Mart, 1986, s.242 vd .

[6] MORAN, Berna: Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları, İstanbul, 1983, s.113.

[7] PARLATIR, İsmail: a.g.m.,s. 242.

[8] KANTARCIOĞLU, Sevim: Türk ve Dünya Romanında Modernizm , Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988, s. 64.

[9] Cevdet Kudret: Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman,c.2.,İnkılâp Ki­tabevi , İstanbul, 1987, s. 311.

[10] TANPINAR, Ahmet Hamdi : Edebiyat Üzerine Makaleler,Dergah Yayınları, 2. bs .,İstanbul 1977, s.441.

[11] GÜNTEKİN, Reşat Nuri: Yaprak Dökümü, İnkilâp Kitabevi , İstanbul 1983. Alıntılar bu baskıya aittir.

[12] KANTARCIOĞLU, Sevim: Türk ve Dünya Romanlarında Modernizm ,Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1988, s.69·

[13] NACİ, Fethi: Türk Romanı ve Toplumsal Değişme,Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1981, s.197.

[14] KABAKLI, Ahmet: Türk Edebiyatı c.3., Türk Edebiyatı Yayınları, İstanbul, l978, s.392.

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz