27 C
Bursa
Perşembe, Temmuz 29, 2021

Aşık Şiirinin Siyasallaşması Üzerine Bir Deneme 1960-1980 (Yrd. Doç. Dr. Salahattin Beki)

Bu bildirimizde söz konusu edeceğimiz siyasallaşmanın ne anlama geldiğini ya da bizim siyasallaşmadan neyi kastettiğimizi açıklayabilmek için Cumhuriyet dönemi âşık şiirinde politik yerginin tarihi üzerinde kısaca durmak istiyorum. Geleneksel âşık şiirinde bir tür olarak karşımıza çıkan taşlamalar kurulu düzenin eleştirisinden başka bir şey değildir. Burada eleştirilen doğrudan kurulu düzenin devamından yana olan etkin güçlerdir. Eleştirilerde bozuk, çürümüş düzen, yoksulluk, devlet adamlarının zulmü gibi genel konular dile getirilir. Yapılan eleştirilerin politik bir mahiyet alması ise “tekke gibi, göçebe aşiret gibi birimlerin Osmanlı Hükümeti ile çatışmalara girmesiyle başlamıştır” (Başgöz 1986a: 181–191). Pir Sultan ve Dadaloğlu’nun şiirlerine bu açıdan bakmak gerekir. Birincisinde kurulu düzene alternatif olarak İran şahları; ikincisinde ise var olan/ süregelen göçebe düzenin devamı savunulmaktadır.

“İç çatışmaların, savaşların etkileri yaygınlaşıp Anadolu’nun yoksulluğu büyümeye başlayınca âşıkların, askerlik gibi, yargı organları gibi vergi alma gibi bürokrasi gibi toplum kurumlarına yönelik kınamaları ve taşlamaları yoğunlaşır” (Başgöz 1986a: 181–191). 19. yüzyılda Seyranî, Ruhsatî, Serdarî gibi âşıklar çok ağır eleştiriler söylemeye başlarlar: Hatta Ruhsatî bu yüzden hapse bile girer.

Ruhsatî’nin hapse girmesine sebep olan şiiri şöyledir:

Şevketlüm bir defa tebdil kıyafet

Gezmek vecibe-i zimmetinizdir

Memleketin bir tutarı kalmadı

Dizmek vecibe-i zimmetinizdir

 

Sormadan verirsin rütbe nişanı

Görelim içinde var mı imanı

Vezirlerin ıslahına fermanı

Yazmak vecibe-i zimmetinizdir

 

Dize çıktı musibetlik harmanı

Ancak senden olur bunun dermanı

Haberin yok batırdılar cihanı

Süzmek vecibe-i zimmetinizdir

 

Fürûmaye çıktı sadre oturdı

Fakir fukaraya verir patırtı

Rüşvetçiler ortalığı batırdı

Sezmek vecibe-i zimmetinizdir

 

Âşık Ruhsatî’nin canı dağlandı

Ne yaman mihnete kaldı eğlendi

Adaletin kapıları bağlandı

Çözmek vecibe-i zimmetinizdir (Kaya 1999: 381–382)

20. yüzyılın başlarında 19. yüzyıldan devralınan aruzla şiir söyleme modası devam etmektedir. “Bu dönem ürünlerine bakıldığında halk şairlerini birer divan şairi özentisi içerisinde geleneksel işlevlerini bir kenara bırakmış olarak görürüz” (Turan 1995: 43–44).

Cumhuriyetin kurulması yukarıda çok kısa olarak değindiğimiz yergi geleneğinde bir duraklamanın, bir kopuşun yaşandığı yıllardır. Cumhuriyeti kuranlar, iş başına vatanı kurtararak gelmiş olmanın saygınlığı içerisinde âşıklar tarafından hem övülmüş hem de alkışlanmışlardır. Her alanda yenilik getirmek isteyen Cumhuriyet, yeni rejimi halk kültürü üzerine kurmaya çalışmaktadır. Bu kültürün temsilcileri olarak âşıklar ilk başlarda Halkevlerine buyur edilir. Bunlardan Köy Enstitülerinde usta öğretici olarak istihdam edilenler de olur. Birçok aşığın şiirleri halkevleri marifetiyle yayımlanır. “Halk Şairlerini Koruma” adı altında dernekler açılır. “Halk Şairleri Bayramları” düzenlenir. Âşıklara bu ilginin temelinde, Cumhuriyetin ilk yıllarında ağa, eşraf dışında halkla kurulabilen en kestirme yolun âşıklardan geçmesinin yanında yeni rejimin halka benimsetilmesi konusunda âşıklardan istifade etme amacı da etkili olmuştur.

Bu dönemde cumhuriyetle birlikte yaratılmak istenen kültürel kurumlaşmayı en kısa sürede ve çağdaşı birçok sanatçıdan farklı boyutta algılayan ve şiirlerine yansıtan Âşık Veysel önemli bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır. Veysel, Cumhuriyet Türkiye’sinin ozan ihtiyacını karşılamış, gerçekleştirilen inkılâpların yurdun en ücra köşelerine kadar benimsetilmesinde ve yayılmasında önemli bir isim olmuştur. Her zaman millî birlikten yana olan Veysel 60’yı yıllarda etkisi gittikçe artan protest/muhalif tavırdan yana olmamıştır. Habib Karaslan, Ali İzzet, Ozan İhsanî, Mahzuni Şerif’in muhalif tavrına karşın Veysel her zaman birlikberaberlik türküleri söylemiştir. Veysel’in bu tavrı, politikleşen birçok kişi tarafından çok ağır bir dille eleştirilmesine sebep olmuştur: Âşık Zamanî;

Çok dokundu mızrap ile tellere

Bozuk perdeleri görmedi Veysel

Ağıt yaktı bülbül ile güllere

Dikene elini sürmedi Veysel

 

Ağlayıp sızladı derdini döktü

Vurdular başına boynunu büktü

Çobandı ağanın koyununu güttü

Ver benim hakkımı demedi Veysel

 

Balta sapı için çattı hırsıza

Dur demedi sömürücü arsıza

Vatandaş muhtaçken ekmeğe tuza

Bunun nedenini sormadı Veysel

 

Der Zamanî Veysel büyük ozandı

Halkın değil kendi kendin yazardı

Sözü hançer iken kaçıp saklandı

Zalimin başına vurmadı Veysel (Öztelli 1974; Öz 1994: 43’ten)

Hasan İzzettin Dinamo da Veysel’i “Faşistlerin değil de tutucuların eğlendiricisi olarak ayarlanan zavallı Âşık Veysel yoksul Anadolu halkının sözcüsü olmaktan çıkıp Ankara bürokratlarının eğlencesi olmuştu” şeklinde suçlamıştır (Dinamo 1974; Öz 1994: 53’ten). Burada geçen “tutucu” kelimesinin sağ anlamında kullanıldığını belirtelim. Her ne kadar Veysel, sağda kabul edilen bir isim olsa da günümüzde hem soldan hem sağdan Türkiye’nin kucakladığı bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü o, yaşamını yitirdiği 1973 yılına kadar âşıklık geleneğini devam ettiren birkaç önemli isimden biridir. Bizim burada Veysel’i ele alışımızın sebebi de budur.

Cumhuriyetin ilk yirmi yılı âşıklarla yeni düzenin barışık olduğu dönemdir. 1940’lara gelindiğinde durum değişmeye başlar. Bu dönemde, köyden kente göçlerin artması ve İkinci Dünya Savaşı’nın getirmiş olduğu ekonomik buhran sebebiyle âşıklar arasında, idareci tabakayı hedef alan tek tük yergiler dillendirilmeye başlanır. Bu konuda karşımıza çıkan ilk isim Habib Karaslan’dır. Karaslan’ın 1943’te söylemiş olduğu;

Zenginler fakire zulum ediyor

Ofis buğdayını muhtarlar yiyor

Tahsildar da rakı parası diyor

Borcunun hesabın bilmez köylü

 

Türkiye bu harbe girmedi derler

Hazar mı sefer mi bilmez köylü (Başgöz 1986b: 192–203).

***

Habip bu hileyi sezen

Yedi yıldır gurbet gezen

Halk Partisi halkı ezen

Parti değil baş belası (Başgöz 1986b: 192–203) şiirleriyle Halk Partisi ve onun lideri İnönü’yü ciddi bir şekilde eleştiren Habip, 1946 yılından itibaren Demokrat Parti’ye gönül veriyor:

Biz köylüyüz var abamız

Halkı yükseltmek çabamız

Demokrattır öz babamız

Ayrılma sen izine gel

 

Halk Partisi dendi kime

Yaran varsa bakmaz eme

İktidara sahip deme

Hiç korkmadan yüzüne gel

 

Der Habip Karaslan gönül yıkılmaz

Demokrasi hiçbir güçlükten yılmaz

Türk köylüsü Demokrat’tan ayrılmaz

Hürriyet istiyor orada kaldı (Başgöz 1986b: 192–203).

Habib Karaslan Demokrat Parti’ye desteğini sadece şiirleriyle değil bizzat çıktığı seçim gezileriyle de sürdürür. 1949 sonbaharında çıkmış olduğu bir seçim gezisinde İnönü’ye hakaretten tutuklanıp 102 gün hapis yatan Habib, o gün için partisinin seçim zaferini dört duvar arkasından takip etmek zorunda kalır. Seçimlerin üzerinden daha bir yıl geçmeden Habip bu sefer uğruna hapis yattığı partisini büyük bir hayal kırıklığı içerisinde eleştirmeye başlar:

Çok memleket gezdim ben kana kana

Osandım millete dert yana yana

Zengin Egeliyi bastı bağrına

Demokrat dediği lordlar partisi

 

Bundan böyle bunlara oy verilmez

Fakir zümre başlarına derilmez

Bahçelere pis kokudan girilmez

Değişmiştir Ankara’nın havası (Başgöz 1986b: 192–203)

Der Habip Karaslan döndü

Evdeki çıramız söndü

Devrimiz aksine döndü

Bu da Demokrat çağıdır (Başgöz 1986b: 192–203).

Habip Karaslan gibi Ali İzzet Özkan da aynı dönemde Halk Partisi’ni yeren Demokrat Parti’yi öven şiirler söylemektedir. Ali İzzet’in 1942’de söylediği “Kıtlık Destanı” doğrudan İnönü eleştirisidir:

Ak bez bulamadık şal palaz giydik

Kefensiz çok ölü mezara koyduk

Un bulgur yok mısır kulağı yedik

Çoluk çocuk sabi sıbyan aç kaldı (Başgöz 1979: 24).

1950’de Demokrat Partinin iş başına gelmesi Ali İzzet’i çok sevindirir. Yeni idareyi “Mehdi Demokrasi” diye yüceltir:

Kıral öldü put kırıldı

Halas olduk cehaletten

Zulmun sarayı yıkıldı

Kurtulduk biz esaretten

 

Karanlık yere gün doğdu

Hürriyet yağmuru yağdı

Halkın ahı göğe ağdı

Sefaletten zulumattan

 

Çıktı Mehdi Demokrasi

Zalimin kesildi sesi. (Başgöz 1979: 25).

Ali İzzet de çok geçmeden yaşadığı hayal kırıklığını şu dizelerle dile getirir:

Demokrat Parti’yi taze kız sandık

Çirkin çıktı kahpe çıktı dul çıktı

Alnım açık yüzüm ağ dedi kandık

Yüzü kara çıktı başı kel çıktı

 

Bunların mevki kazanmak fikiri

Düşünen kim bizim gibi fakiri

Has kumaşık dedi bize her biri

Kendir çıktı keten çıktı çul çıktı (Başgöz 1979: 26; 1986a: 181–191).

Ali İzzet, söylediklerinden dolayı birçok defa tutuklanır, kısa aralıklarla hapis de yatar. 1960 İhtilalinden sonra Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile ilişki kurar. Bu partinin öncülüğünde kurulan Âşıklar Derneği’ne katılır. Başka âşıklarla birlikte TİP’in düzenlediği gezilere çıkar (Başgöz 1979: 27).

1960 İhtilalinden sonra Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ile görüşür. Cemal Gürsel, ondan alevi köylerini dolaşmasını ve ihtilalin savunuculuğunu yapmasını ister. Ali İzzet söylediklerinden dolayı birçok soruşturma geçirir. Kısa aralıklarla hapis yattığı da olur. Bu halet-i ruhiye içerisinde Ali İzzet, “Ne sağdayım ne soldayım efendim” dese de her zaman sola yakın durmuştur.

1960 İhtilali ve ardından yapılan Anayasa, âşık şiirinde önemli bir dönüm / kırılma noktasını oluşturur.

1963’e gelindiğinde Sefer Aytekin ve Fikret Oytam’ın öncülüğünde bir “Âşıklar Derneği” kurulur1 . Bu derneğin kuruluş macerasını Mahsuni Şerif’ten aktarmak istiyorum: “Bu dönem TİP’in kuruluş yıllarına rastlıyordu. TİP yöneticileriyle ilişki kurduk. Bize yalnız onlar sahip çıkıyordu. Başka kimseyi tanımıyorduk, bizimle ilgilenen yoktu. Bir Âşıklar Derneği kurmamız gerekti. Nedeni şu idi. Türkiye’de halk ozanları sürekli ezilmişlik, yoksulluk içinde yaşamışlardı. Bu durumdan tamamen olmasa da kurtulmaları gerekti. Örgütlenmeleri gerekiyordu. Biz bu gerekeni yaptık. Âşıklar Derneğini kurduk. Sesimizi duyurmaya, çeşitli yerlerde konserler vermeye çalıştık. Bu çabalarımızda başarılı da olduk. Dost Fikret Oytam’ın ve Gazeteciler Sendikası’nın desteği ile konserler verdik. Zamanın Turizm Bakanı Nurettin Ardıçoğlu’na çıktık, yardım istedik. O zaman TRT doğrudan Turizm Bakanlığına bağlı idi. Radyo’dan Nurettin Ardıçoğlu’nun direktifi üzerine Âşık İhsanî’ye Kul Ahmed’e ve bana söyleme izni verildi. (http://www.radyobaris.com.tr/OzanDetay)”

Böylelikle âşıklar geleneksel icra ortamlarından – köy, kasaba kahvesi, gecekondu semtlerinde kendiliğinden oluşan muhabbet ortamları- hayli uzaklaşırlar. Artık onların hitap ettiği kitleler, daha önceden örgütlenmiş sinema salonlarındaki ya da bir siyasi parti tarafından organize edilen kapalı spor salonu veya stadyumlardaki belli bir siyasi fikrin/oluşumun taraftarlarıdır. Âşıkların hitap ettiği kitleler siyasallaştıkça aşığın kendisi de siyasallaşacak, bunun sonucu olarak âşıklar da sazlarıyla sözleriyle yeni bir oluşumun sözcüsü konumuna geleceklerdir.

1965 yılına gelindiğinde CHP tarafından Türk siyasi hayatına unutulmaz bir kavram hediye edilir: “Ortanın Solu”2

“Türk siyasi hayatında “sağ” kelimesi ilk defa ‘ortanın solu’na mensup insanlar tarafından, ortanın solunda olmayanları tarif etmek, nitelemek ve aşağılamak maksadıyla kullanıldıktan sonra şaşırtıcı bir yaygınlık kazanmıştır” (Alkan 1998: 17–28).

Bu sağ sol ayrışması âşıklarımızın kendilerini tanımlamalarında da karşımıza çıkar. Mahzuni Şerif; “Ben alevî bir aileden gelme olduğum için kök kültürümde Alevilik ve Bektaşilik yatar, siyasal rengime gelince; ben demokrat solcu bir ozanım. Ancak insan sevgisi din anlayışımda en büyük isimdir” (Zaman 2000: 21) şeklinde kendini tanımlar

Siyasal alandaki bu ayrışma âşıklar arasında da kendini çok açık bir şekilde gösterir. TİP bünyesinde “Âşıklar Derneği” çatısı altında toplanan âşıkların sol söylemi; çok geçmeden Feyzi Halıcı önderliğinde Konya’da ilki 1966’da düzenlenen Âşıklar Bayramı’yla da Devletçi ve sağa yakın bir söylemin dillendirildiği birçok araştırmacı tarafından dile getirilmiştir. İlhan Başgöz, “Âşıkları toplayıp onlara dudakdeğmezler ısmarlamakla, geleneksel âşık şiirini ayakta tutmak kolay iş olmayacak” diyerek tavrını ortaya kor (Başgöz 1986a: 181–191). Hatta özel görüşmelerimizde, Konya’da düzenlenen âşıklar bayramı ile ilgili fikrin Orhan Şaik Gökyay tarafından ortaya konduğunu bu bayramın TİP çatısı altında toplanan âşıklara alternatif olarak düzenlendiğini söylemişti (Van, Mayıs 2002, özel görüşme). Mahmut Erdal 26 Ağustos 1995’te gerçekleştirilen ve masrafları TBMM tarafından karşılanan bayrama çağırılan âşıklar için; “Kars’ın, Erzurum’un, Adana’nın sağ görüşlü âşıkları” nitelemesinde bulunmaktadır (Erdal 1998: 151). Murat Küçük’e göre devlet, Konya Âşıklar Bayramı marifetiyle âşıkları devletleştirmeye çalışmaktadır (Küçük 1995: 45–46). Bu konuda Rıza Zelyut da “Burjuvazi, aynen Osmanlı padişahlarının yaptıkları gibi kendi propagandalarını bu bilinçsiz ozanlar vasıtasıyla yaptırmaktadırlar. Özellikle Konya Âşıklar Bayramı gibi törenler düzenleyerek bu ozanları maddî ve manevî yönden desteklemektedirler.” diyerek Murat Küçük ile aynı görüşte olduğunu sergiler (Zelyut 1982: 64). Burada şunu söylemek gerekiyor. Konya Âşıklar Bayramı’na ağırlıklı olarak sağ görüşlü âşıkların katıldığı doğrudur3 . Durum böyle olmakla birlikte bu tebliğde anlatmaya çalıştığımız ve örneklerini sıralayacağımız politik şiirlerin Konya Âşıklar Bayramı’nda söylenmediği daha çok geleneğe uygun türlerde şiirlerin icra edildiği bir gerçektir 4 .

Bu konuyu fazla uzatmadan TİP’in bünyesinde toplanan âşıklardan ve dile getirdikleri sol söylemden bahsetmek istiyorum. Burada iki isim ön plana çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Ozan İhsanî diğeri Mahzuni Şerif’tir.

Ozan İhsanî yukarıda bahsettiğimiz Habip Karaslan ve Ali İzzet’te görüldüğü üzere 27 Mayıs İhtilalinden önce Demokrat Parti’ye övgüler yağdırmaktadır:

Hey ağalar bahtiyarız mes’uduz

Evvel Allah sonra Demokrat Parti

Her köşesi cennet dolu yurdumuz

Evvel Allah sonra Demokrat Parti (Makal 1969: 27)

Milli Birlik Komitesi tarafından ihtilalin haklılığını anlatmakla görevlendirilince, İhsanî gittiği yerlerde “Evvel Allah sonra kahraman ordu” demeye başlar. Daha sonraki yıllar İhsanî’nin sanatında tek düzeliğe doğru bir gidişin olduğunu gösterir. İhsanî, çivisi, çekici ve gürzü ile zanaatçıları sömürücüleri ezmeye çağırır:

Al kardaşım al eline gürzünü

Vur zalimin zulmüne vur (vur be vur)

Kendi rahatını kendi elinle

Zor değil be kendin için kur (be kur) (Demir 2004: 42–45).

***

Bırakın şu karanlıktan

Beni çıkmak istiyorum

Yeni için eskileri

Vurup yıkmak istiyorum (Demir 2004: 42–45).

***

İşimiz bu heheheyt be

Sosyalizmi örüyoruz

Kırmızı bir bayrak gibi

Maviliğe yürüyoruz (Demir 2004: 42–45).

***

Haydin bire canlar tezden

Korku çıksın gitsin gözden

Faşistleri içimizden

Atalım bir atalım bir (Demir 2004: 42–45).

Yer yer slogan yapaylığına düşen İhsanî’nin, şiirleri genel karakteri itibariyle “antiemperyalist, yurtsever, demokrat ve sosyalist içerikli militan, devrimci şiirlerdir” (Demir 2004: 42–45). Bir örnek olması bakımından “Hehhheyyyytt Bee!….” başlıklı şiirinden örnek okumak istiyorum:

Geliyor hey bire dostlar geliyor

Koca halkım kalka kalka geliyor

Yıkılası zorbalığın üstüne

Her bir yandan aka aka geliyor

 

Yivli hançer gibi sıyrılmış kından

Ne ölüm korkusu ne de bir zindan

Orta çağın kahpe karanlığından

Kurşun gibi çıka çıka geliyor

 

Poyraz yemiş sarı siyah yüzüyle

Her cümlesi küfür dolu sözüyle

Çanağından çıkmış iki gözüyle

Aç toprağa baka baka geliyor

 

Köylüsü kentlisi ederek toyu

Bir elinde kitap birinde oyu

Kendisinden olmayanı yol boyu

Ateşleyip yaka yaka geliyor

 

Vakti gelmiş durmaz olmuş yuvada

Bir ayağı dağda biri ovada

Saçları rüzgârda eli havada

Yumruğunu sıka sıka geliyor

 

Yaşamak hırsıyla kendi çağını

Kalkan etmiş yüreğinin dağını

Kendi düzeninin al bayrağını

Tepelere çeke çeke geliyor (Âşık İhsani 1977: 123–124)

Bu dönemin önde gelen diğer siması ise Mahzuni Şerif’tir. Kendisini demokrat solcu bir ozan olarak tanımlayan Mahzuni 1963’ten itibaren politik yelpazenin iyice soluna kayar. Seslendiği topluluklar siyasallaştıkça kendisi de politikleşecek, şiirlerinde işlediği temalar da çeşitlenecektir.

Ülkedeki kötü ekonomik gidişatın “az gelişmiş kapitalizm”in eseri olduğunu söyleyen Mahzuni, kapitalizmin en belirgin kaynak toplama aracı olan ‘zam’ı eleştirir:

Bu ne biçim adalettir

Öldürecek zam fakiri

Açlık en büyük nahlettir

Öldürecek zam fakiri

 

Dert mi yesin fakir hamal

Aman paşa bu nasıl hal

Boynumuzdan gitmez vebal

Öldürecek zam fakiri

 

Fakir kimden alsın murat

Karnı açtır asık surat

Senin karnın toktur kırat

Öldürecek zam fakiri

 

Zam zengine dokunmaz ki

Zerrece içi yanmaz ki

Böyle millet kalkınmaz ki

Öldürecek zam fakiri

 

Mahzuni bu dertler derin

Aferin beyler aferin

Vay haline vay köylerin

Öldürecek zam fakiri (Aktaş 2000: 140)5

Mahzuni, 70’li yıllarda doruğa çıkan gençlik hareketlerinin “Bağımsız Türkiye” sloganına “Amerika katil katil” diye ses katacaktır:

Bütün insanlık adına

Amerika katil katil

Hukuk yapar kendi teper

Amerika katil katil

 

Vietnam’ın suçu nedir

Hür yaşamak ayıp mıdır

Atom patlat ister kudur

Amerika katil katil

 

Türk Milleti Türk Milleti

Nerden gelmiş elin iti

Bu gidişin sonu kötü

Amerika katil katil

 

Bir gün gramlar bir olur

Kilodan hakkını alır

Zalim olan belâ bulur

Amerika katil katil

 

Mahzuni Şerif uyuma

Gün geldi çattı akşama

Bizden selam Vietnam’a

Amerika katil katil (Aktaş 2000: 48)

Mahzuni’nin şiirlerinde, sömürüye, zulme, emperyalizme başkaldıran 68 kuşağı ile bu özellikleri taşıyanlar yiğit olarak nitelendirilmektedir:

Doğudan batıya bir ses yükselir

Yiğitler, yiğitler bizim yiğitler

Gâvur dağlarından Dadallar gelir

Yiğitler, yiğitler bizim yiğitler

 

Göğsü toprak, toprak öfke oyuklu

Anası ağlamış öfke yayıklı

Elinde dirgeni kara bıyıklı

Yiğitler, yiğitler bizim yiğitler

 

Karşıdan geliyor elinde dirgen

Sırtı yırtık, yırtık omzunda yorgan

Yaktı anamızı zalım kemirgen

Yiğitler, yiğitler bizim yiğitler

 

Mahzuni Şerif’im yiğit yavrusu

Anadolu’sundan yoktur kaygısı

Sizin değil beyler işin doğrusu

Yiğitler, yiğitler bizim yiğitler (Aktaş 2000: 13–14)

Mahzuni Şerif ile ilgili değerlendirmelerimi, pek çok toplumsal hoşnutsuzluğun simgesel ifadesi haline gelen ünlü “yuh yuh” dizeleri ile bitirmek istiyorum:

Uzaktan yakından yuh çekme bana

Sana senin gibi baktım ise yuh

Efendi görünüp bütün insana

Hakkın kullarını yıktım ise yuh

 

Ben hoca değilim muska yazmadım

Ben hacı değilim Arap gezmedim

Kuvvetliyi sevip zayıf ezmedim

Namussuza boyun büktüm ise yuh

 

Ne demek efendim beyle amele

Fakir soymak yakışır mı kemâle

Rüşveti hak bilip her dakka hile

Yapıp yapıp kafa çektim ise yuh

 

Mahzuni’yim benden başlar asalet

Asillere paydos beye nihayet

Şu insanlık derde düşerse şayet

Ben onu sevmekten bıktım ise yuh (Aktaş 2000: 12–13)

Mahzuni Şerif’in dışında;

Anadolum şu perişan haline

Sağır yandı dilsiz yandı kör yandı

Zincir vurmuş Hızır Paşa koluna

Abdal yandı Sultan yandı pir yandı

 

Özgürlük türküsün çaldı söyledi

Ruhi Su söyledi Neyzen neyledi

Zindanı ömrüne mekân eyledi

Nazım yandı Hikmet yandı Ran yandı

 

Açtın kucağını kalleş lortlara

Bilmem neden yar olmadın mertlere

Senden uzaklarda düştü dertlere

Yılmaz yandı Güney yandı fer yandı

 

Tef çalınır kalleşlerin oynunda

Bir yarasın vatansever beyninde

Yağlı sicim koç yiğidin boynunda

Deniz yandı İnan yandı dâr yandı

 

Sinan’ın Yusuf’un tutuştu özü

Analar bacılar çektiler yası

Nurhak Dağları’nda eylem kavgası

Mahir yandı Çayan yandı har yandı

 

Hüküm sürer Osmanlı’nın kör kadı

Çarşafa bürünür peçeli cadı

Abdi Ağaların İnce Memed’i

Yaşar yandı Kemal yandı der yandı

 

Sulanmıştım şehitlerin kanıylan

Parsellendim sarayılan hanıylan

Mahmut Erdal sever seni canıylan

Özü yandı gözü yandı zar yandı (Erdal 1998: 169–170) Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’a ağıt yakan Mahmut Erdal’ı

Ozanların kahramanı

Pirim Pir Sultan’ım canım

Direnenin öz cananı

Pirim Pir Sultan’ım canım

 

Solmaz benim kızıl gülüm

Nazım der ki: illa bilim

Dönüş yoktur olsun ölüm

Pirim Pir Sultan’ım canım

 

Mazlumlardan yana ahlı

Özgür yarına sabahlı

Omuzu sazdan silahlı

Pirim Pir Sultan’ım canım

 

Şah Turna’nın halk nefesi

Haykırıyor yüksek sesi

Devrimcinin ilk öncüsü

Pirim Pir Sultan’ım canım (Yiğit Aslan’ım İnan’ım!..) (Şah Turna 1998: 187) diyen Şah Turna’yı

Bak arkadaş madem girdin savaşa

Bin yara alsan da gene ağlama

Bir çember içinde tutarlar taşa

Esir düşsen bile yine ağlama

 

Denizde bir filo karşına çıkar

İçi düşman dolu hep sana bakar

Tetikler tepecek barutu kokar

Gözüne kan dolsa yine ağlama

 

Aklında ne varsa korkmadan söyle

Sen de bilirsin ki gitmez böyle

Cephede hep zafer türküsü söyle

Namluyu temizle sakın ağlama

 

Toprakta kanın var bayrakta kanın

İşte şahididir tarihler bunun

Seni mahkûm eden paralı kanun

Zindanda çürüsen bile ağlama

 

Zamanî’yim bu düzenle kavgam var

Dinle dostum sana çokça sözüm var

Bizde nice Deniz Mahirler doğar

Ölene matem yok sakın ağlama (Doğan 1996: 207) diyen Âşık Zamanî’yi

Anadolu susuz susuz kuyular

Her gün artar işsiz güçsüz sayılar

Havyar yerken kompıdor dayılar

Halk sınıfı tüm miğdemiz aç bizim (Erdal 1998: 101) diyen Tanırlı Âşık Yener’i

Sermaye düzeni yıkılmadıkça

Halka dönük düzen kurulamaz ki

Yabancı üst yurttan sürülmedikçe

Korkusuz bir rüya görülemez ki

 

Bağımsız Türkiye hürleşmedikçe

Gerici akımlar körleşmedikçe

Gerçek demokrasi yerleşmedikçe

Özlenen hedefe varılamaz ki

 

Hırsız tilki halk emeğini çaldıkça

İşçi köylü per perişan oldukça

Fikir suçu yürürlükte kaldıkça

Gerçek demokrasi denilemez ki

 

Kurtuluş savaşı verilmiyorsa

Halka dönük düzen kurulmuyorsa

Mebus işçi gibi yorulmuyorsa

Halkın yaraları sarılamaz ki

 

Kul Hasan’ın halka danışmadıkça

Gerçekleri tek tek konuşmadıkça

Örgütsel eyleme dönüşmedikçe

Sömürünün çarkı kırılmaz ki (Erdal 1998: 132–133) diyen Âşık Kul Hasan’ı sol söylemi dillendiren âşıklar olarak sıralayabiliriz.

Sağda ideolojik söylemin 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi’nin 1970’te de Milli Nizam Partisi’nin siyaset sahnesine girmesiyle başladığını söyleyebiliriz. “12 Mart 1971 Muhtırasıyla sağ-sol gerginliği önce öğrenci protestoları şeklinde büyük şehirlerdeki üniversite çevrelerinde yaygınlık göstermiş, yelpazenin solunda yer alan bazı gizli örgütler demokratik usullerle verilen mücadeleyi yetersiz görerek silahlı mücadeleye başlamışlardır” (Alkan 1998: 17–28).

Bu gelişmelere paralel olarak sağda, sol söylemi çürütmeye çalışan, sağın özellikle Milliyetçi Hareket Partisi’nin etrafında toplanan ve “ülkücüler” olarak adlandırılan gençlik sergilediği enerji ve idealizm ile 70’li yıllara damgasını vurmuş ve solun karşısında sağı temsil eder konuma gelmiştir (Alkan 1998: 17– 28).

Sağ söylemin dillendirilmesinde;

Koy desinler falan fikrin ozanı,

Ozan Ârif sen bırakma ezanı

Bismillah deyip de köhne düzeni

Yıkmayınca bu memleket düzelmez (Ozan Ârif 1987: 60)

***

Kim ne derse desin hey!

Ülkücüyüz mutluyuz

Ülkücülük güzel şey

Ülkücüyüz mutluyuz

 

 

Mutluyuz mutluyuz

Yarından umutluyuz 6 diyen Ozan Ârif, kendini “ülkücü” olarak tanımlayan bir âşık olarak karşımıza çıkar

Onun şiirlerinde komünizmle mücadele baş konulardan biridir ve o, komünizmi kızıl afat olarak niteler:

İbret al gardaşım az kulak ver de

Ar’ım dersin amma iş işten geçer

Kızıl âfat girer ise bu yurda

Zorum dersin amma iş işten geçer …

 

Varlığını göster gardaşım önce

Destek ol hemşehrim ülkücü gence

Kızıl balyoz kuş beynine inince

Varım dersin amma iş işten geçer

 

Ârif’im sözümü yayın bucağa

İnciri dikerler senin ocağa

Her gece verirler başka kucağa

Karım dersin amma iş işten geçer (Ozan Ârif 1987: 19–20)

Ozan Ârif’in şiirlerinde, Türk milliyetçiliğinin lideri olarak gördüğü Alparsan Türkeş’in apayrı bir yeri vardır. Ozan Ârif, birçok şiirinde “Kendimi teslim ettiğim insan” dediği Alparslan Türkeş’in hayatını ve mücadelesini anlatır:

Ne zaman düşünsem hayret ederim

Vallahi Aslan’ım mazini senin

Anlayayım diye gayret ederim

Anlayamam alın yazını senin

 

Bin dokuz yüz kırk dört yılından beri

Defalarca ipten dönmüşsün geri

Hak bildiğin yolda bunların biri

Yine kesememiş hızını senin

 

Velâkin talihin tersine gitmiş

İyilik yaptığın san kin gütmüş

Kimler yedi ise inkâr etmiş

Ekmeğini senin tuzunu senin

 

Bugün bile neler neler neler var

Gerçi neyi sallar neyi ırgalar

Bülbül diye beslediğin kargalar

Oymaya kalkıyor gözünü senin

 

İnsanlar işte bu Hakk yardım etsin

Sen benim Başbuğum sen bir yiğitsin

Cahiller ne yana giderse gitsin

Ârifler terk etmez izini senin 7

Ozan Ârif, “ülkücülük” olarak bilinen siyasi hareketin hep içinde olmuş, ülkücülüğü ve ülkücüleri konu alan şiirleri, savunduğu fikrin mensupları tarafından takdir edilmiş onu adeta “davanın bayraktarı” haline getirmiştir. Dönemin anarşi ortamında öldürülen ülkücüleri şehit olarak gören Ârif birçok şiirinde bu ülkücüleri ele almıştır:

Anlasam da usul usul anlatsam

Sana bir ülkücü nesil anlatsam

Nereden başlasam nasıl anlatsam

Unutamam unutamam unutmam

 

Ruhi Kılıçkıran ilk göz ağrımız

Sonra Özmen’imiz İmamoğlu’muz

Önkuzu’muz derken yandı bağrımız

Unutamam unutamam unutmam

 

Baştan giden bunlar bunlar en baştan

Sırf bunlarla çıkamadık ateşten

Genç ihtiyar şehit verdik her yaştan

Unutamam unutamam unutmam 8

Ozan Ârif’in dışında

Gemi batıran saray yakanın

Askere polise kurşun sıkanın

Doğduğu vatana kem-göz bakanın

Gözüne dürterdim amma velâkin

 

Yurduma fesadı getirenlerin

Fitne tohumunu bitirenlerin

Türk’ken Türklüğünü yitirenlerin

Kertesin kerterdim amma velâkin

 

Orağı çekici özleyenlerin

Bulanık havayı gözleyenlerin

Bunların suçunu gizleyenlerin

Burnunu sürterdim amma velâkin

 

Hücrede kasılan eylemcilerin

Moskof davasını söylemcilerin

Sovyetçi soygunlar paylamcıların

Soyunu tartardım amma velâkin

 

Kemali Bülbül’üm gelin susturun

İster silah çekin ya kan kusturun

Hak Kur’an dinleyen yüce düsturun

Uğrunda ölürüm amma velâkin (Kemâli Bülbül: 1997: 20) diyen Kemâli Bülbül’ü;

Âşık olup aramıza

Giremezsin geri çekil

Bayrağımdan Ay-Yıldızı

Silemezsin geri çekil

 

Bildik kötü niyetini

Etme Moskof’un metini

Sen bu yurdun kıymetini

Bilemezsin geri çekil

 

Bizim için kavga, düğün

Türk’sen Türklüğünle övün

Türk oğlunun bütünlüğün

Bölemezsin geri çekil

 

Çıkmam Atamın yolundan

Hakkı bırakmam dilimden

Kan döktüğüm yurd’elimden

Alamazsın geri çekil (Makal 1969: 7) diyen Kul Mustafa (Mustafa Torûnî)’yı

Sonra yine biz kaldık ki

Bu Allah’ın (cc) davasında bu bayrak davasında

Biz kaldık sevdiklerimizle beraber

Senelerce dert sofrasında bal yedik ekmeksiz

Allah’ın davasıdır dedik diyet istemedik

 

Eğilmedik kırıldık defalarca

Erkekçesine öldük yiğitçesine öldük

İpe giderken satmadık sevdiklerimizi

Kaldırdık hilal sancağını yaşadık bozkurt töresini (Âşık Sefâi 2003: 37) diyen Âşık Sefâi’yi sağ söylemi dile getiren âşıklar arasında değerlendirebiliriz.

Ortak söylemler olarak başta ABD ve Rusya düşmanlığı gelmektedir. Bu konuda iki soldan bir sağdan; Mahzuni Şerif, Âşık Hasan Devranî ve Ozan Ârif’ten birer dörtlük okuyarak sonuca varmak istiyorum. Mahzuni;

Bütün insanlık adına

Amerika katil katil

Kanun yapar kendi teper

Amerika katil katil (Aktaş 2000: 48) diye haykırırken; Âşık Hasan Devranî;

İnsanları birbirine kırdıran

Biri Amerika birisi Rusya

Gardaşı gardaşa çekip vurduran

Biri Amerika birisi Rusya (Devranî: Tarihsiz) derken, Ozan Ârif de;

Üç belâ var bu dünyanın başında

Amerika Kızıl Rusya Kızıl Çin

Üçü birden fitne-fesat peşinde

Amerika Kızıl Rusya Kızıl Çin (Ârif 1987: 211) demektedir.

Sonuç

Türkiye’deki siyasi yapılanmalar, yapılan ihtilaller, yürürlüğe giren anayasalar, dünya siyasetindeki gelişmeler âşıklar arasında her zaman yankı bulmuştur.

Yukarıda sağ sol şeklinde kategorize etmeye çalıştığımız âşıklarımızın gerek ele aldıkları konular gerekse kullandıkları kelimeler yönüyle belirgin bir ayrışmanın içinde olduklarını görmekteyiz.

Solda; “ağa, anayasa, aracı, burjuva, bozuk düzen, emperyalizm, faşist, ırkçı, insan hakları, kapitalizm, karaborsacı, komprador, kredi, maskelenmiş surat, namussuz, özgürlük, patron, polis copu, sağcı, sermaye, sosyalizm, soyucu, sömürücü sınıflar, şeriatçı” vs. kelimeler sıklıkla kullanılırken sağda; “anarşi, anarşist, dev-solcu, dev-yolcu, eylemci, eyyamcı, komünist, komünizm, maddeci, Maocu, Marksist, militan, Moskof, orak-çekiç, paylamcı, sol, solcu, Sovyetçi, vurguncu” gibi kelimeler kullanılmıştır.

Kullanılan politik söylem gereği bu dönem şiirlerinde argo da bolca yer almıştır: “adi, alçak, çakal, devşirme, deyyus, domuz, döl, it, kahpe, kaypak, kaz, kıç, münafık, piç, ulan, uşak, ürümek, zağar” gibi.

Kurulu düzenin değiştirilmesinden yana tavır alan isimlerden İhsanî, Şah Turna ve Ozan Ârif’in şiirlerinde birtakım şiddet içeren ibareler göze çarpmaktadır. Bunların dışında kalan âşıkların daha ılımlı bir tavır sergiledikleri görülür

Siyasi çatışmalar neticesinde soldan olsun sağdan olsun kaybedilen kişilerin kahramanlaştırılması söz konusudur.

Bu dönemin şiirine, genel politik ortamın slogan içerikli söylemleri egemen olmuştur. Kendini bu politik akımın dışında tutabilen birkaç âşık dışında – Âşık Veysel gibi- büyük çoğunluğun şiirleri sadece o dönem içerisinde bir anlam taşımış çok geçmeden de anlamını yitirmiştir (Turan 1996: 478). Bu yargıya varırken 1980’den sonraki âşık şiirinin de ele alınması gerektiğini söylemek isterim. Acaba nasıl bir dönüşüm/değişim olmuş.

Dile getirilen söylemlerin farklılaşması, âşıkların geleneksel nazım şekilleri (koşma, mani, destan) dışında şiir şekilleri denemelerine olanak sağlamıştır. Âşık Sefâi ve Ozan İhsanî’de bu durumu görmek mümkündür. Hatta İhsanî birçok şiirinde mahlas da kullanmamaktadır.

Geleneksel âşık terimi yerine solda ozan teriminin özellikle kullanıldığını da belirterek konuşmamı tamamlamak istiyorum.

KAYNAKÇA

Aklan, Ahmet Turan (1998), “Türkiye’de ‘Sağ Gelenek’in Kısa Tarihi”, Türkiye Günlüğü, Sayı 51, s.17–28.

Aktaş, A. İhsan (2000), Anadoluyu Kucaklayan Ozan: Mahzuni Şerif, Ankara, Ürün Yayınları.

Âşık Hasan Devranî, Yırtık Aba, Çankaya Belediyesi, Yayınları No: 10, Tarihsiz.

Âşık İhsani (1977), Vur Ağanın Başına, İstanbul, May Yayınları.

Âşık Kemâli Bülbül (1997), Sanat’ta 50. Şeref Yılım – Samsunlu Âşık Kemâli Bülbül, Samsun, Canik Belediyesi Yayınları.

Âşık Sefâi (2003), Badal, Ankara, Adım Ajans Matbaacılık.

Başgöz, İlhan (1979), Âşık Ali İzzet Özkan Yaşamı – Sanatı – Şiirleri, Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Başgöz, İlhan (1986a), “Türk Halk Edebiyatında Protesto”, Folklor Yazıları, İstanbul, Adam Yayınları, s. 181–191.

Başgöz, İlhan (1986b), “Habib Karaslan Ya Da Bir Halk Şairinin Gizli Dosyası”, Folklor Yazıları, İstanbul, Adam Yayınları, s.192–203.

Demir, Mustafa (2004), Sosyalist Halk Ozanı: İhsani, Güney Üç Aylık KültürSanat-Edebiyat Dergisi, Sayı 27, s. 42–45.

Dinamo, Hasan İzzettin (1974), “Ozan Dolu Anadolu”, Bütün Yönleriyle Âşık Veysel Yaşamı Sanatı Şiirleri, (Yay., Hzl., Gülağ Öz), Ayyıldız Yayınları, Ankara, 1994, s.53-57

Doğan, Aydın (1996), Halkın Cönkü, Güldeste, Ankara, Yaba Yayınları. Erdal, Mahmut (1998), Bir Ozanın Kaleminden, 4. bs., İstanbul, Anadolu Matbaası.

Kaya, Doğan (1999), Âşık Ruhsatî, II. bs., Sivas, Sivas Belediyesi Kültür Yayınları.

Küçük, Murat (1995), “‘Modern Zamanlar’da Âşık”, Nefes Aylık Siyasi Kültürel Dergi, Yıl 2, Sayı 17, s. 45–46.

Makal, Tahir Kutsi (1969), Sahte Ozanlar: Âşık İhsani ve Ali İzzet’in İçyüzü, İstanbul, Tarla Dergisi Yayını.

Ozan Ârif (1987), Bir Devrin Destanı, Alp Yayınları. Ozan Şahturna (1998), Şakıyan Turna: Şahturna, İstanbul, Can Yayınları.

Öztelli, Cahit (1974), “Âşık Veysel Gerçeği”, Bütün Yönleriyle Âşık Veysel Yaşamı Sanatı Şiirleri, (Yay., Hzl., Gülağ Öz), Ayyıldız Yayınları, Ankara, 1994, s. 41- 44.

Turan, Metin (1995), “Âşık Geleneği Üzerine”, Nefes Aylık Siyasi Kültürel Dergi, Yıl 2, Sayı 17, s. 43–44.

Turan, Metin (1996), Ozanlık Gelenekleri ve Türk Saz Şiiri, Ankara, Ürün Yayınları.

Zaman, Süleyman (2000), Mahzuni Şerif: Yaşamı, Dünya Görüşü, Şiirleri, Ankara, Toros Matbaası.

Zelyut, Rıza (1982), Halk Şiirinde Gerçekçilik, Ankara, Ayko Yayınları.

 

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz