Pazar, Ağustos 1, 2021

Anti-Emperyalist Bir Oyun: ‘Jokond ile Si-Ya-U’ (Ege Küçükkiper)

 

Şimdi anlatacaklarım, gerçek hayattan alınmış olup, Sovyetler Birliğinde Nazım Hikmet’in üniversiteden arkadaşı olan Si-Ya-U’nun yaşamına dairdir. Jokond ile Si-Ya-U, Nazım Hikmet’in anti-emperyalist tarzda yazılmış bir şiiridir. Bir şiirden, nasıl olur da tiyatro oyunu çıkar demeyin! Dönemin içler acısı halini ve de kırık bir aşk hikayesini gelin bir de benden dinleyin. Peki kim bu Jokond? Öncelikle buradan başlayalım. Jokond, Leonardo Da Vinci’nin tebessümüyle meşhur tablosu “Mona Lisa”dan başkası değildir. Si-Ya-U, bir dönem Paris’te kalmış ve hayatının aşkının, Mona Lisa yani Jokond olduğunu, onu görebilmek için sürekli Louvre müzesine gittiğini Nazım Hikmet’e defalarca söylemiştir. Si-Ya-U, Şanghaylı, devrimci bir çinli ademdir. Çan Kay Şek tarafından başı kesilmiştir. Nazım Hikmet’te duyduğu derin acı üzerine, 1929 yılında bu şiiri yazmıştır.
Jokond, bulunduğu Louvre müzesinde çok sıkılmaktadır. Sıkıntısını giderebilmek için, bir hatıra defteri tutmayı ister. Bunun içinde, müzeyi gezmeye gelen Amerikalı bir turistin kalemini çalar. Çalar çalmasına ama yazacak yeri yoktur. Çareyi muşambasının tersine yazmakta bulur. Günlerden bir gün (1 Nisan), Si-Ya-U ilk kez Jokond’u görmeye gelir. Bundan sonra da hep gelecektir. Çünkü aşık olmuştur bir kere… Aşkı karşılıksız değildir bin kere… Aradan günler geçmiştir fakat Si-Ya-U yoktur. Jokond, çıktığı gibi çerçevesinden, kaçar Louvre müzesinden. Çıkar sarkıtılan iple dama. Biner bir uçağa, gider Afrika’ya. Devam eder yola. Geçer  Singapur’la Avusturalya’yı, gelir Madagaskar’a. Muşamba halinde atladığı gibi bir denizcinin teknesine, rotasını çizer Çin Denizine ve savrularak oradan oraya, varır nihayet Şanghay’a… Arar badem gözlü Çinlisini. Bulduğunda ise anlar işin geçmişini. Ayaklarının dibindedir Si-Ya-U’nun kellesi… Ve Jokond kaybetmiştir, Floransa’dan daha meşhur olan tebessümünü… Jokond, artık devrimcidir. Emperyalizme karşı savaş açmıştır. Düşman ülkelerinin kapılarında, dağda, bayırda açar bayrağını. Bir Britanya zabitinin gırtlağını sıkarken görülür. Doğruca çıkarılır mahkemeye. Fransız Divan-ı Harbindedir. Karar verilir, yakılacaktır Jokond. Öyle de olur…
Şiirin tamamını okuduğunuzda, yalnızca bir emperyalizm karşıtlığı değil, aynı zamanda sanatçıya ve ürettiği birbirinden değerli eserlere – Mona Lisa dahil olmak üzere – saygı duyulmamakla birlikte, değer verilmeyip, bir hiç gibi yakıldığını görüyoruz. Yönetimi elinde bulunduran erkler, her zaman için sanattan ve sanat eserlerinden korkmuşlar, iktidarlarının sarsılmaması için çareyi, onları yok etmekte bulmuşlardır. Ayrıca Nazım Hikmet, dönemin (1928) hem siyasi hem de sosyal yapısını derinlemesine incelenmiş ve şu cümleleriyle ırk, renk, milliyet gibi kavramları sorgulatmıştır.  “Beyazların” gemileri kocamandır, “sarıların” ise küçücük…” Fransa, o dönemde özgür bir şehir değildir. Si-Ya-U, siyasi sebeplerden ötürü sınır dışı edilmiştir. Telsizden gelen haberler, düzenin hiçte yerinde olmadığına işaret eder. “Paris’i yine mavi gömlekli Parisliler, kırmızı renklerle dolduruyor.” Cümlesi buna kanıt niteliğindedir. Ayrıca Fransa, emperyalizmin kalesi durumundaydı. Çan-Kay-Şek, Milliyetçi Çin Hükümeti’nin Başkanlığını ve Cumhurbaşkanlığını yapmıştır. Takma adı ise “Kızıl General”dir. Şanghay darbesini yapan kişidir. Şiirde, “Şanghay, kızıl saçlı bir çocuğa gebe” cümlesi durumu özetlemiştir.
REJİ – DEKOR – IŞIK – MÜZİK – AFİŞ VE OYUNCULUK
Zeliha Berksoy, Nazım Hikmet’i çok iyi özümsemiş sanatçılardan biri. Hatta belkide en özümseyeni. Şiiri, sahneye uyarlayan, yöneten ve oynayan da kendisi. Salona girdiğiniz an, tül perdeye yansıtılmış Mona Lisa’yı görüyorsunuz. Tek kişilik bir oyun olduğu için yönetimde kusur yok. Beni en çok etkileyen sahne, Jokond’un, gemide fırtınaya yakalanması ve savrulması anı oldu. Fon, beyaz perdelerle kaplı. Bir vantilatör yardımıyla, savrulma anı başarıyla canlandırılmış. Oyunda dekorun olmamasının daha iyi olduğunu düşünüyorum. (Tabii bu oyun için) İlk kez dekorsuz bir oyunun bu denli iyi kotarıldığını, seyircinin sıkılmadığını ve tam olarak şiire konsantre olduğunu görüyorum. Tabii bunda en büyük pay başta Nazım Hikmet gibi dev bir şairin oluşu. Böyle bir şairi de Zeliha Berksoy gibi usta bir isim yorumlayınca, ortaya böylesi güzel bir oyun çıkıyor. Eğer şaaşalı bir dekor olsaydı, böyle bir etki yaratılamazdı.
Fon görevi gören beyaz perdelere yansıtılan mavi ışıklar geceyi, kırmızı ışıklar ise gündüzü vermekte yeterli olmuş. Yani fon, çift katmanlı bir görev taşımış. Ayrıca Jokond’un uçarak gittiği yerler, fona yansıtılarak gerçekçiliği arttırmış. Şiir, gerçek öğeleri barındırmakla birlikte (karakterler, tarihler, dönemsel olaylar), fantastik boyuta da ulaşıyor. Jokond’un yakıldığını, sanatçının üzerine doladığı kırmızı bir ağdan anlıyoruz. Si-Ya-U’nun kellesini ise yine birbirine dolanmış kıpkırmızı bir yuvarlaktan. Oyunun sonunda Jokond, Si-Ya-U ile bütünleşiyor. Burada kullanılan kırmızı yani alev metaforu bütün döngünün anlatılmasında başarılı olmuş. Jokond’un yakıldığı anda ise, Beethoven’ın 9. Senfonisi çalıyor. Buram buram sanat kokan bir oyuna da bu yakışırdı. Zeliha Berksoy, şekilden şekle girip, şiveden şiveye geçiyor. Yerinde duramayan, bitmek bilmeyen bir enerjisi var. Afiş tasarımı ise Zeliha Hanımın annesi olan Semiha Berksoy’a ait. Dışavurumcu (Ekspresyonizm) bir resim çalışmasıyla karşı karşıyayız. Semiha Hanım, Nazım için hissettiklerini gönülden aktarmış…
Not: Oyun 50 dakika / Tek perdedir.
HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz