Kapat

Akvaryumdaki Balık Özgür müdür? (Tuba Aydın)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Akvaryumdaki Balık Özgür müdür? (Tuba Aydın)

Odanızın penceresinden dışarıdaki manzarayı seyrettiğinizde, hayatınız boyunca aldığınız telkinden dolayı, bu manzarayı gözlerinizle gördüğünüzü zannedersiniz. Oysa gerçek böyle değildir. Çünkü siz gözlerinizle dışarıdaki bir manzarayı görmezsiniz. Siz, beyninizin içinde oluşan manzaraya ait görüntüyü görürsünüz. Bu bir tahmin ya da bir felsefe değil, bilimsel bir gerçektir. Çünkü Göz, sadece, kendisine ulaşan ışığı, retinasındaki hücreler sayesinde elektrik sinyaline çevirmekle görevlidir. Bu elektrik sinyali ise, beyninizdeki görme merkezinize ulaşır. Daha sonra bu elektrik sinyalleri, pencerenizden gördüğünüz manzaranın görüntüsünü oluştururlar. Sonuç olarak, görüntünün oluştuğu yer beyninizdir. Ve siz beyninizin içindeki manzarayı görürsünüz, evinizin dışındaki manzarayı değil. yani, gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz her şeyi beynimizin içinde yaşarız. Asıl önemli olan nokta ise, bu bilimsel gerçeğin bizi ulaştırdığı sorudur: Pencereden görünen manzarayı izleyen, bu manzaradan zevk alan, heyecan duyan kimdir?

Su, yağ protein gibi maddelerden meydana gelen beyin olamayacağına göre Beynin ötesinde, çok daha farklı bir varlık olmalıdır. Daniel Dennet, bir materyalist olmasına karşın, bu soruyu şöyle ifade eder: Bilinçli düşüncelerim ve özellikle de güneş ışığından, Vivaldi’den, hafifçe kıpırdayan dallardan aldığım zevk – nasıl olur da tüm bunlar sadece beynimde oluşan fiziksel şeylerdir? Bu imkansız görünüyor. fakat başka bir şey olmalı, şüphesiz beyin olaylarının sebep olduğu ya da bunlar tarafından üretilen, fakat buna ek olarak farklı maddeden oluşan farklı bir mekana yerleştirilmiş bir şey. Evet, neden olmasın?”

Bu noktada Boudrillard’ın Simülaklr teorisi üzerinde durmak yerinde olacaktır. Keza Baudrillard’a göre simülaklr bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünümdür. İnsan, beynindeki ekranda izlediği, anlamlı şekilde bir araya getirilen algılarının maddenin gerçeği nasıldır, sorusuna bilim yazarı Rita Carter şöyle cevap vermektedi;: Bir yüz veya manzara gördüğümüzde, tam aslını görmeyiz, gördüğümüz orijinalinin bir yorumu veya tamamen yeni inşa edilmiş bir versiyonudur. Bunlar her ne kadar çok iyi kopyalar olsa bile orijinalinden eksik veya farklıdır. Bu noktada ise yine Baudrillard’ın simulakrum ve simüle etmek kavramları ön plana çıkar. Baudrillard’a göre Simulakrum: orjinali olmayan bir kopyanın kopyasıdır. Simüle etmek ise; gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi göstermektir.

Son yıllarda büyük bir gelişme gösteren “sanal gerçeklik” kavramı ise bu konuda fikir vericidir. Sinema söz konusu olduğundan sanal gerçeklik kavramları zirve noktasına ulaşır. Baudrillard; Filmlerde rahatsız edici bir kusursuzluk göze çarptığından söz eder. Bir başka deyişle ona göre filmler kusursuz, olağanüstü ‘artefact’lar (insan eliyle yapılmış şey, yapay doku) dâhice simülakrlardır.  Bütün gereksizlikler, bütün zararlı ışınlar titizlikle temizlenmiştir. Filmlerde sahnenin olabildiğince görkemli bir şekilde parlamasını sağlama kaygısı onların birer simülakr olmasını sağlar.

Tüm bu teorilerden hareketle 1998 yapımı Truman Show filmi incelenecek olursa; öncelikle filmin tanıtımını yapmak doğru olacaktır.

Truman Show Adrew Niccol yazdığı, Peter Weir tarafından 1998 yılında yönetilen, Başrollerini Jim Carrey, Laura Linney, Ed Harris’in paylaştığı filmdir.

Truman, çok güzel bir adada yaşamaktadır. Bir işi, evi ve çok sevdiği karısı vardır. Ancak Truman dışında herkes bunun bir oyun olduğunu bilir. Truman’ın yaşamı gerçek sandığı bu stüdyolarda tam otuz yıldır, aralıksız olarak ve reklam vermeden 24 saat boyunca canlı olarak televizyonda yayınlanmaktadır.

Truman’ın annesi, babası ve eşi kısacası tüm ailesi de sahtedir. Çocukluğunda bile dış dünyanın olmadığı Truman’a ikna edilmeye çalışılmıştır. Okullarında kâşiflik gibi mesleklere özenmesini engelleyici dersler verilmiştir. Denize açılmasını engellemek için sahte babasının kayıktan düşerek boğulma hatırası yaratılmıştır.

Lise yıllarında karşılaştığı bir kıza aşık olmuştur, kız oyunu bozacak tehlikeli hareketleri sebebi ile uzaklaştırılmış yapımın dışına çıkarılmıştır.

Truman ölü sandığı babasını caddeden geçen insanlar arasında görünceye kadar bu sahte yaşamdan hiç şüphelenmemiştir.  Sahte eşinin evlilik fotoğrafında bir yalan işareti yaptığını da gördüğünde tüm gerçekleri öğrenmeye başlamıştır. 30 yaşına girdiği bölümde dizinin yönetmenine direnmiş ve sonunda gerçek dünyaya ulaşmıştır.

Film Truman Show Programı’nın kendi jeneriğiyle başlar. Dizinin yaratıcısı Christof kendi yarattığı Truman’ı anlatırken Truman’ın en yakınındaki oyuncular ise Truman Show’u anlatmaktadırlar. Bu sırada Truman ise aynada kendi kendisiyle konuşmaktadır. 30 yıldır yaşadığı hayattan hiç şüphelenmeyen Truman’ı aynada kendisiyle konuşurken; sanki olayların akışı değişicekmişcesine bir konuşma yapar. Bu duruma Lacan’ın ayna kuramıyla da bakabiliriz. Tıpkı küçük bebeğin kendini aynada görmeden önce anneyle bir bütün olarak algılaması gibi Truman’da o ana kadar kendisi için kurulmuş bu küçük dünyaya ait olduğunu farz eder. Fakat aynada kendini görmesiyle birlikte farz ettiği bu dünyadan kendini soyutlar ve onun artık bambaşka bir dünyası vardır. Ayna karşısındayken Truman’ı onu yaratanla konuşurmuşcasına görürüz. Bu konuşma filmi özetler niteliktedir. Truman’ın ‘Eğer zirveye ulaşamadan ölürsem beni alternatif yiyecek kaynağın olarak kullanacaksın’ sözü gelip geçici olan medyaya bir eleştiri niteliği taşımaktadır.

Filmin hemen başında yere düşüp kırılan spot, artık görevini tamamladığının ve yaratılan TV starının aydınlatılmayacağının habercisi gibidir. Daha sonra Truman’ın arabasının radyosundan bir uçakdan düşen parça diye bahsedilerek gerçek örtbas edilmiş olur. Yani Simüle edilmiş olan gerçek ortaya çıkmış olsa da bir şey değişmemiştir. Sistem yeni bir simülasyon ile gerçeği simulaklr’a dönüştürmüştür

Program yapımcılarının Truman’ın hayatının her noktasına müdahalesine rağmen Truman’ın aktif bir hayal dünyası vardır. Fanteziler ne kadar yüceltilir ve bastırılsa, hayaller ve gerçeklik arasında duran ince çizgi de o kadar büyük olmaktadır. Çocukluğundan bu yana bastırılan hayaller, Truman’ın kendi yarattığı bir hayal dünyasına doğru yola koyacaktır.

Truman’ın kasabadan ayrılmasını, dünyayı görme ve macera yaşama arzusunu engelleyen bir şeyler konulmuştur. Truman arabasıyla işine giderken radyoda ‘bir yerlere uçmak istiyormusunuz?’ diyor ve hemen ardından ‘burası klasik sürüşler için klasiklerin radyosu o halde neden uçmanın tehlikelerini unutup arkanıza yaslanmıyorsunuz’ diye devam ediyor. Truman’ın bilinçaltına 3-5 dakikalık yolculuk sırasındayken bile bir şeyler yükleniyor ve yüklenen bu şeyler sonucu Truman’ı adada yaşamaya mahkum ediliyor.  Ancak Truman kendi dürtüleri süperegosunun önüne geçmeyi başardığında adadan kurtulmayı başarabiliyor. Bu dürtü de tabi ki özgürlük.

Truman’ın içten yapmacık gibi görünen ama yapmacık olmayan gülümsemesi ve çalan klasik müzikle rutin bir kasabanın günlük yaşamı gösterilmektedir. Görünen herşey kurmacadır. Sahte bir dünyanın içerisinde aralıksız 24 saat canlı yayın yapılmaktadır. Aralıksız canlı yayın yapıldığı içinde reklamlar dizi setinin içerisine yerleştirilmiştir. Truman Her sabah işine giderken reklam panosunun hemen önünde yaşlı ikizler tarafından tutulur ve Truman orda olduğu için kameralar oraya zoom yapar ve reklamda böylece yapılmış olur.

Truman’ın hayatındaki her şey sahte olduğu gibi ona verilen iş’te sahtedir. Truman içeri girerken insanlara yol verir ve ‘siz önden buyurun ben girmesem de olur.’ der. Truman’ın aslında bu işi istemediğini ancak istemeden de olsa zorla yapmak zorunda olduğunu anlamaktayız. Tıpkı gerçek dünyada da olduğu gibi istediği işi yapan insan sayısı çok azdır. Sistem bizim önümüze ne getiriyorsa onu yapmak zorundayızdır. Herşey bir hipergerçeklikten ibarettir ve sistem gerçeğin yerine koyduğu simulaklrlarla gerçeğin üzerini örter.

Truman iş yerindeyken iş arkadaşlarından gizlice tur rehberliğini arar ve Fiji için rehber yardımı almak istediğini söyler ancak hemen ardından ofisteki yan tarafındaki arkadaşı ona; Seaheaven’ın dünyanın en güzel yeri olduğunu söyler. Truman’ın yaşadığı yerden çok uzakda olan Fiji adalarını görme arzusu yine bastırılmak istenmektedir. Telefona cevap veren kişi de Truman’ın içinde bulunduğu show’un bir parçasıdır. Elbette ki Truman’ın Fiji hayali show’u yöneten kişi tarafından yüklenmemiştir. Truman lise yıllarında Lauren adlı bir kıza aşık olur, Lauren ile kütüphanede karşılar, Lauren seninle konuşmama iznim yok diyerek kendini Truman’dan uzak tutmak ister çünkü yönetmenin isteği bu yöndedir. Ancak Lauren onu kameralardan kaçırarak dalga seslerinin olduğu kumsala götürür. Burada Truman show’un en çok izlenen bölümlerinden biri oluşacakdır. Lauren ona tüm gerçeği söyler; kurmaca bir dünyada olduğunu ve herkesin onu tanıdığını etrafındaki herkesin rol yaptığını ve gerçek adını söyler. Lauren’in sözde babası devreye girerek onu Truman’ın yanından alır ve Truman’ın nereye gidiyorsunuz sorusuna Lauren’in sözde babası Fiji diyerek cevap verir. İşte Truman’ın zihnindeki Fiji’de böyle oluşmuştur. Truman etrafındaki her şeyin sahte olduğunu o anda farkedemese de kafasında Fiji’ye gitmeye yönelik sağlam bir istek geliştirir.

Truman her gün gazete bayisinden karım için diyerek kadın resimlerinin olduğu dergiler alıyor. Bunun nedeni de hayalini kurduğu Lauren’in resmini diğer kadınların resimlerini parçalayarak bulma amacıdır. Truman’ı boş gören ve istenmedik hareketler yaptığını farkeden yönetmenler olaya hemen müdahale ederek Truman’ın iş yerindeki arkadaşları tarafından ilgenmesi için, Truman’a yeni bir iş verirler. Ancak bu iş başka bir adadadır ve Truman doğduğu günden beri Seaheaven adasından hiç ayrılmamıştır. Truman iş yerinden sonra Harbor adasındaki anlaşmayı sağlamak için limana gider iskeleden gemiye doğru emin adımlarla yürürken sulara gömülmüş bir şekilde bir sandal görür bu Truman için sadece bir sandal değildir çünkü sekiz yaşındayken babasıyla çıktığı bir tekne gezisinde babası yönetmen tarafından boğularak öldürülmüştür. Bu Truman’ın bilinçaltına deniz korkusu yüklenmek amacıyla yapılmış bir harekettir. Çünkü Truman sözde bir adada yaşamaktadır eğer deniz korkusu olmazsa sınırları aşacaktır.

Aslında herşey Truman’ın elindedir, istese kaçabilir özgürleşebilir. Ama o farkında değildir. Her seferinde bastırılır. Özgüven eksikliği de vardır, özgüven Freud’un klasik psikanalizine göre oral dönemde oluşan bir şeydir. Truman istenmeyen bir evlilikten dünyaya gelip bir şirket tarafından evlatlık edinildiği için anne memesinden uzaklaştırılmıştır. Bu dönemde Truman’a aşırı ilgi ya da aşırı ilgisizlik Truman’ın ileriki yaşlarda özgüven eksikliğinin bir göstergesi olarak gözlemleyebiliriz.
Truman’ın aksine karısı Meryl’i de kendine güvenen, sözüne güvenilir biri olarak gösterilir. Çünkü Meryl’in Truman show’daki görevi sadece Truman’ın karısı rolünü oynamak değil aynı zamanda showda bir çok ürünün de reklamını yapmaktır. Gerçeklikten tamamen uzak ama Truman’ın dünyasında gerçek olarak görünen bir zamanda tıpkı reklamlardaki gibi konuşarak ürünleri tanıtmaktadır. Truman ise bunu garipsemez ta ki yaşadığı hayatın gerçek olup olmadığını sorgulamaya başlayana kadar.

Truman’ın en yakın arkadaşı Marlon’da bir yardımcı yönetmen görevini üstlenir adeta. Marlon’un kulağında görünmeyen çok küçük bir kulaklık vardır ve bu kulaklığa Truman Show’un yönetmeni Marlon’un neler söylemesi gerektiğini ne yapması gerektiğini söyler. İnsanlar sırlarını karısına annesine değil de en yakın arkadaşına anlatırlar bu yüzden Truman’ın en yakınındaki Marlon Truman Show’da aktif bir role sahiptir. Truman Marlon’a işini ve yaşadığı adayı terk etmeyi düşünüyorum dediğinde Marlon Truman’a masa başı işi olduğunu ve bunun harika bir şey olduğunu söylemektedir. Oysaki masa başı iş Rutin sıkıcı bir iş türüdür. Truman Marlon’a “şiddetle gezme arzun olmadı mı hiç?” diye sorarken kendi dışındaki insanları da sorgulamaya başladığını anlarız. Birey olma yolunda ilerleyen Truman’ın bu noktada oral dönemden anal döneme geçiş yaptığı söylenebilir.

Truman yine klasik müzik eşliğinde işine giderken sokakta yaşayan biri kılığında sözde babasını görür ancak Truman’ın babası tam Truman ile iletişime geçecekken bir iş adamı ve köpeği olan bir adam tarafından apar topar otobüse bindirilir. Daha sonra Truman annesine gidip bu olayları anlattığında annesi babasını günde onlarca kez gördüğünü söyler. Truman’ın kendi gözleriyle gördüğü bir şey daha bastırılmaya çalışılır. Ancak gerçek dünya ve yaşadığı yaşam sorgulamasını yapan Truman’ın bastırılan duyguları, dürtüleri, içinde bulunduğu durumu daha fazla sorgulamasına yol açar. Diğer taraftan Truman arabasındaki radyo frekanslarının setteki ekibin frekansıyla karışması sahte gerçekliğin adım adım yıkılmasına ve sanal dünyanın mutlaka ve mutlaka hata yapacağına dair işaretler taşıyor.

Truman babasını ile ilgili yaratılan yeni simülasyonun ardından artık sadece kendini ve yakın çevresini değil etrafındaki her şeyi sorgulamaya başlıyor. Günlük yaşamı içerisinde her şeyin bir rutini olduğunu ve onları kontrol edebildiğini fark ediyor. Bu kurmaca dünyadan kaçmak isteyen Truman’a uçak yoluyla seyahate çıkmak isteyince ona uçakta yer kalmadığı, kara yoluyla seyahate çıkmak istediğinde ise otobüsün bozulduğu söylenir. Truman kendi rutin dünyasından bir türlü kurtulamaz Arabayla kaçmaya çalışınca sözde polisler tarafından engellenerek geri gönderilir.

Truman’ı yeniden rutin hayatına geri döndürmek isteyen yönetmen Truman’ın içinde bulunduğu krizin nedenini babasının ölümünü görmesine bağlar. Ve krizi aşmak için 22 yıl sonra babasını diziye tekrar sokar. Truman gerçek dünyaya daha önce hiç bu kadar yaklaşmamıştır.

Truman’ın Tanrısı Christof  ‘dünyanın gerçekliğini bize sunulan kadarıyla kabul ederiz’ der. Christof’un bu sözlerinin hemen ardından televizyon başındaki güvenlik görevlileri gösterilir ve dünyayı bize gösterildiği haliyle kabul ettiğimizi bunun için sorgulamaya gerek duymadığımızı aslında suçun bizlerde olduğu vurgulanır. Bireyin simülasyonu aşıp gerçek dünyaya ulaşacağı iddia edilir.

Televizyonları başındaki milyonlarca izleyici Truman’a kitlenmiş onunla yatıp onunla kalkmaktadırlar. Truman tüm uyarılara rağmen dürtülerini ve fantezilerini engelleyemez. En sonunda kaçıp gitme planını kendi kafasında yapmıştır. Ancak bunu kimseye anlatmaz çünkü etrafındaki herkes işin bir parçasıdır. Sabah kalktığında ayna karşısında konuşurken aslında aynanın arkasında gözetlendiğini hissediyordur ve onu izleyenlere kendini bir astronot gibi gösterir. Kendi galaksisinin adını koyar. Artık birey olma yolunda son adımları atmaktadır. Sanal dünyayı aşabileceğinin farkındadır.

Bodrum katta bisikleti tamir ederken uyuya kalarak herkesi kandırır aslında gizlice kaçmıştır Truman ve onu yaratan Christof’u çok kızdırmıştır. Bir tekne kiralayıp denize açılır, elinde lise yıllarında aşık olduğu ve Fiji’de zannettiği Lauren’in fotoğrafı vardır. Truman gerçeğe yelken açmışken önceden bilinç altına yüklenen korkularıyla tekrar yüzleşir. Truman’ı geri dönmeye zorlayacak suni fırtınalar yaratılır. Ancak Truman durmaz ve inen yelkenlerini tekrar yukarı çeker.

Tekne stüdyonun sonuna geldiğinde Truman şaşkınlıkla tekneden iner ve gökyüzüne dokunur. Bu tüm hayatı kurmaca olan bir adamın dokunduğu tek gerçek şeydir. Deniz üstünde ilerleyerek çıkışa ulaşır ve en sonunda istediği noktaya gelir.

Truman’ın yaratıcısı Christof ona son kez göklerden bir Tanrı nidasıyla seslenir, Truman tam bu esnada Christof’un da kim olduğunu sorgular. Christof ‘dışarıda senin için yarattığım dünyadan daha fazla gerçeklik yok, aynı yalanlar, aynı ikiyüzlülük; ama benim dünyamda korkacak hiçbir şeyin yok. Seni kendini tanıdığından daha iyi tanıyorum’ der. Bu noktada söylenilenler yaşanılan duygusallık ve sonrasından Truman’ın verdiği ‘asla kafamın içine kamera koyamadın’ cevabı birey olma yolunda son adımı da attığını artık ebeveyni yahut yaratıcısından bağımsız hareket ederek gerçeği bulabileceğinin kanıtı olarak sunuluyor.

Truman’ın açılan kapıdan gireceği gerçek dünya karanlık olarak gösterilmiştir. Bu da gerçek dünyanın bilinmezliği olarak okunabilir. Ne de olsa Truman Matrix’i çözmüş gerçek dünyaya adım atmıştır.

Postmodern bir sosyolog olarak nitelenen Jean Baudrillard Simülakrlar ve Simülasyon adlı eseri ile Kapitilazmin tüm boyutları ile gerçekliği ve toplumsal hayatı nasıl kuşattığını ele almaktadır. Ona göre “Çağımızdaki temel hastalığın adı: Gerçeğin üretimi ve yeniden üretimi denilen şeydir. Bu yüzden ‘maddi’ üretimin bizzat kendisi hipergerçek bir şeye dönüşmüştür.”

Baudrillard, ekonomi, sanat, bilim, siyaset, medya ve sinema üzerinden özellikle de Amerika’ya yoğunlaşarak bu alanlarda gerçekliğin nasıl yerinden edildiğini ve simülasyon aracılığı ile gerçeklikten kopuk nasıl sanal bir dünya oluşturulduğunu detayları ile incelemektedir.  Baudrillard, ”Gerçek simülasyona dönüştü. Buna yol açansa kültür endüstrisinin kendisidir. Yaşadığımız evren simülasyon evrenidir.” der. Gerçekliğin simülakrlar sayesinde duvara çarpması sonucunda bir kaosa girildiğini belirten Baudrillard, bu durumu Möbiyus şeridi denilen kısır döngülü bir sarmala benzetir. Bu aşamada artık için için kaynama/iç patlamalar yaşanacağını ifade eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir