Kapat

Adnan Yücel’in Şiirlerinde Toplumsal Duyarlılık ve ‘Ses’ Motifi (Doç. Dr. Nazire Akbulut, Dr. Munise Aksöz Yıldırım, Dr. Cavidan Çöltü İmren)

Anasayfa
-----SANAT KÜTÜPHANESİ----- Adnan Yücel’in Şiirlerinde Toplumsal Duyarlılık ve ‘Ses’ Motifi (Doç. Dr. Nazire Akbulut, Dr. Munise Aksöz Yıldırım, Dr. Cavidan Çöltü İmren)

 

 

Şair Nazım Hikmet, ressam Abidin Dino’ya “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin, Abidin?” diye sormuş. Yanıtını almış mı, bilinmez. Ancak Adana’da yaşamakta olan 1953 Elazığ doğumlu Adnan Yücel1 resmi sesle bağdaştırarak, tuvali adeta seslendirmiştir. Yücel’in şiir kitaplarını okuyan kişi, bir tuvali renklerle donatmaya katılırken bulmaktadır kendisini. Okuyucunun yazınsal ürüne katılımı, Almanya’daki yazın öğretimi tartışmalarını çağrıştırmaktadır: “Bir metnin iki yazarı vardır”, diye bir düşünce savunulur. “Biri, metni kaleme alandır, diğeri ise okuyandır. Okuyucu, yazarın satır aralarında bıraktığı boşluğu doldurarak okur”, denilmektedir. Adanalı şair-yazar
Turhan Altuntaş’a katıldığı bir sempozyumda yazın süreci konusu sorulduğunda, doyum olmaz bir güzellikte o ‘doğumu’ anlatırken, yukarıdaki düşüncelere paralel ifadelerle bitirmektedir sözlerini:

“Yazacağım metni önce kafamda kurarım; sonra dostlara anlatırım; hanımın evde olmadığı bir zamanda kaleme alırım. Bir süre dinlendirir, mayalanmasını beklerim, sonra, ki bu zaman diliminde eklemeler yaparım, fazlalıkları çıkarırım; son halini verdikten sonra, zarfa kor postaya götürürüm. Ha, postaya verene kadar o çalışma benimdir, postaya verdikten sonra artık okurundur.”2 (Görsel vurgu, NA, Cİ, MY)

Yazarın/şairin yazıya döktüğü duygu ve düşünceler okurca benzer/aynı doğrultuda anlaşılıp yorumlandığı zaman paylaşım gerçekleşmiş olur, diğer bir deyişle “bir metnin iki yazarından” bahsedilebilir.

Okur, Adnan Yücel’in sekiz şiir kitabını 3 – dokuzuncu kitap şairin kendi isteği üzerine piyasadan kaldırılmıştır.4
– eline alıp yayın tarihine göre okuduğunda, onu ilk etkisi altına alan olgu ses ve sesi çağrıştırabilecek, duyumsatabilecek anlatım tarzıdır. Doksanlı yıllardaki kitaplarında ses ağırlıklı motif azalırken, yerini mitolojik motifler almaktadır.

Şiirle Çizilen Resim Ses Vermektedir

Çukurova şairinin şiirleri hakkında gazetelerde yer alan makaleler, bu çalışmada dile getirilmek istenilen ‘sesi’, müzikteki bir terimle vermektedirler: senfoni. Gerek Türk yazınının usta kalemlerini gerekse bu makalenin yazarlarını aynı noktada buluşturan ve üniversiteli gençlerin Adnan Yücel’in şiirlerini okurken5 dinleyiciye duyumsattıkları, bu şiir dilindeki ‘sesi’ hangi kavramlar vermektedir?

Şiir kitapları incelendiğinde ses motifini veren kavramların iki öbek oluşturdukları görülmüştür: 1) Sesi doğrudan ifade eden kavramlar, 2) Sesi çağrıştıran kavramlar. Sesi doğrudan veren “gizli nakaratlar, sessiz, dingin, söz vermiyorum, söz etmeyeceğim, yankılanıyor, patlayacak bir silah, şiirsiz uyuyamam,” gibi kavramlardır. Bunlar yalnızca sesin kendisini değil, karşıtı olan sessizliği de içermektedirler. Bu bağlamda şairin diyalektik düşünüp çalıştığını da hatırlatmak yerinde olacaktır. Bu makalede özellikle üzerinde durulan açı ise, Kutup Yıldızı şiirinde de görüleceği gibi, sesi çağrıştıran bileşimlerdir.

Notaların tören tören canlanıp
Dile geldiği günden beri
Hiçbir senfoni bulamadı bu sesi
Bulamadı sarayların görkemli sütunlarında
Hiç mi hiç bestelenmeden
Ve seslendirilmeden yaşandı zindanlarda
Hücreler senfonisiydi adı6

Şairin, dile getirdiği hapishane direnişi, televizyon çağı çocuklarının kafalarında çizgi filmlerde nesnelerin vücut bulduğu sahneleri canlandırmaktadır: Notaların kitaplarda canlanmasından, bir kalabalığın oluşturduğu gürültü duyulur gibidir; sonra bu kalabalık bir araya gelip ortak bir müzik arayışı, değişik müzik aletlerinin sesini duyurur sanki. Ancak, bir efektle bütün bunlar dönüşüme uğrayıp hücrelerde yatan her bir mahkumun sessiz direnişinin gücünü hissettirmektedir. Tıpkı duraklama notası olan “es” sesinin bir bestede çalınmayarak, bütün içindeki sessiz önemini yansıtması gibidir.

Çetin Yiğenoğlu ile Adnan Yücel arasındaki bir konuşmada, Yücel, bestelenmiş şiirlerinin çok satılmasıyla ilgili olarak, ”biz az okuyan, çok dinleyen bir toplumuz.”7 diyerek olumsuz bir değerlendirme yapmaktadır: Yücel, topluma yönelttiği bu eleştiriye rağmen, şiirlerinde sesi çağrıştıran kavramlara ağırlık vererek “dinleyen bir topluma”
ulaşmaya çalışmıştır.

Adnan Yücel, her Anadolu çocuğu gibi – hiç müzik eğitimi almamış bile olsa – bir kaval, bir davul-zurna, bir cura ile dolmuştur kulağı, türkülere katılmıştır sesi. Öyle ki, o türküler Yücel’in şiirinin ana motifinin temel taşını oluşturmaktadırlar. Mehmet Aydın da “kitaba geçirilen sessizliğin bile ilerde türküleşeceğini”8 umut etmektedir. Bu
çalışmada ise Adnan Yücel’in şiirlerindeki yaşam – mücadele – ölüm sesleri ile üçlü sacayağındaki gibi, türkünün üç boyutu gösterilmeye çalışılacaktır.

 

 

Yaşam: Aşk ve Türkü Coşkusudur

Poet9 Yücel’in şiirlerinde yaşamak direnmektir, hem de “ağıtlara inat direniş şarkıları” (SKS, s. 49) söyleyerek. Yaşam döllenmek, türkülerle direnmek, doğa ve renklerle bütünleşmek ve ölmek gerçeğini içinde barındırmaktadır. 1982’de Mehmet Yaşar Bilen şairin piyasadaki ilk eseri Soframda Kaval Sesi için söyledikleri bugün tüm şiir kitapları için geçerlidir:

Kısa bir süre önce yayımladığı ve üç bölümden oluşan Soframda Kaval Sesi ozanın ikinci şiir kitabı. […] Sekiz şiirin yer aldığı bu birinci bölümde sancılı bir yüreğin, öfkenin, sabrın, acıların, yoksullukların, direncin, umudun ve yaşama bağlılığın bilinci; halkla bütünleşen türkü ve ağıt kıvamındaki toplumcu içeriği taşıyan şiirleri yer alır.10

Yücel’in yaşama bağlılığı, toprağın üretkenliğinde vücut bulmaktadır. Rüzgarla Bir adlı şiir kitabında yer alan Bir Yeraltı Nehrini 11Beklerken’de, tohumun toprakla bütünleşmesi ve damarlarını toprağa salması, insancıl düşüncelerin yaygınlaşmasını, yeniden filiz vermesini ve yeni kuşaklarla yaşama dört elle bağlanmasını simgelemektedir. Ağır çekimde her bir tohumun toprağa düşüşü, çatlayarak kırılması ve beyaz beyaz taze damarcıkların gözle görülürcesine yayılışı, doğanın yeniden dirilişinin uygun bir müzik eşliğinde çekilmiş filmi gibi okuyucunun gözleri önünde geçiş yapar.

İşte avuçlarımızda
Ölümsüz bir çiçeğin gelenek tohumları
İşte döl bekleyen toprak12

Yaşam ile bütünleşen başka bir kavramın türküler olduğu belirtilmişti yukarıda. Şiirlerin kimi zaman müzik eşliğinde bir ağızdan söylenen şekli olan türküler, toplumsal gerçekçi şair için yaşam coşkusu, paylaşım (SKS, s. 43), yaşamın olmazsa olmazları13 (SKS, s. 68), bizim gibi düşünenlerle aynı boyutta buluşma (SKS, s. 69), doğadaki
canlılarla insanların ortak yaşam belirtisi (SKS, s. 77; 86), halkın ve direnenlerin -‘silahından’ çok – ‘gücü’dür. Yücel, maddi değerlerden önce manevi değerler oluşturmanın önemini Acılara Karşı şiirinde dizeleştirmektedir.

İyi ki silahlanmışız acılara karşı
Türküsüz çıkmamışız yollara
Ekmekten ve gömlekten önce
Aşk
Ve sevinç doldurmuşuz koynumuza
İyi ki koparmamışız çiçekleri
Sevgiyi öfkesiz takmışız yakamıza14

Bu dizeler, kabalığa, kaba güce ve insan sevmezliğe bile barışçıl ama kararlı direniş anlayışının anlatımı olarak yorumlanabilir. Yaşam direnmekse, direnç dayanışma ve güzelliklerle var olmalıdır. Yalnız olmadığını bilmektir. Adnan Yücel’in dizeleriyle 1986’da hasta bir İngiliz anneye direnme mesajı gönderen Ruşen Hakkı 15 hiç de haksız
değildir. Çünkü, direnmek için ortak bir ses, bir türkü yetmektedir. Nitekim, binlerce insanı yek vücut haline getiren o dayanışma ortamı türkülerde yakalanmaktadır. Bazen de Asım Gönen’in 1 Mayıs’ta tanık olduğu gibi, Adnan Yücel şiirlerinde yakalanır o birliktelik.16 İster konser, ister düğün ister dost sohbetleri olsun, türküler bir koro uyumu
ile dile getirilir. Zaman zaman “türküler yetişmez olsa [da] ahlara”/acılara, o direnci yeniden kazandırır tohum, yağmur ve rüzgar.

Yüreğimizle parçaladık en sert kayaları
Filizlenip uzandık dostluğun gökyüzüne
En bereketli yağmurları
Hep kendi soluğumuzla yarattık17

Şiirde geçen “parçaladık kayaları”, “filizlenip uzandık”, “bereketli yağmurları” ve “soluğumuzla yarattık” anlatımları, yine birer hareket ve ses çağrışımlarıdır. Şiirde bir dinamizm var; bu da hem karşıtlık ile (yürek-kaya), hem de o fiillerin/sıfatların yarattığı ses çağrışımlarıyla sağlanmaktadır

Adnan Yücel’in şiirlerinde, yaşama bağlılığı ifade eden doğa kadar renkler de önemli bir yer tutmaktadırlar. Bazı renkler, örneğin kırmızı kan ve savaş, gri harabe, yeşil doğa ve güzellik gibi belli olgularla bütünleşirken; mor ise iki anlamda kullanılmakta: toprağın kahve renginde ve menekşenin morluğunda. Denizin maviliği sınırsız özgürlüğü, menekşenin morluğu ise dağlardaki özgürlüğü çağrıştırırken, toprak, üzerindeki suni sınırlarla bir hüznü, bir çileyi de hissettirmektedir

Yağmurla yıkanan çiçekler adına
Pembeler beyazlar ve morlar adına
Bir türkü
Bir türkü daha
Bu gece yaşamak
Dağları çıldırtan bir uzunhava
Varsın
Yağmuru doldursun koynuna karanlık
gün batarken ufukta
Vangogh lekesiz bir güneşti duvarda18

Şiirde çoğul takısı ile kullanılan “pembe, beyaz ve mor” doğada baharı ve doğanın sessiz kış uykusundan canlanışını yansıtırken, doğadaki tüm sesleri de birlikte okura çağrıştırmaktadır. Bu renkler daha sonraki dizelerde geçen “türkü” ön yinelemesiyle birleştirildiğinde, insanların özel olarak giyinip süslendikleri ve bitmesini istemedikleri
bir coşkuyu yaşadıkları duyulur gibidir.

Rıza Zelyut’un betimlemesiyle, “ozan”19 Adnan Yücel, bu sade türkü tadındaki dil ustalığını, daha sonraki şiir kitaplarında doruğa çıkararak, entelektüel düzeyi yüksek alışılmamış bağdaştırmalara ağırlık vermiştir. Yücel’in şiirlerinde dil, ister halka isterse yazı diline yakın olsun, yaşam hep renklerle, mücadeleyle, ölümle, umutlarla ve
türkülerle yüzyıllar boyu kaynaşmış ve sözlerde ölümsüzleşmiştir. O nedenle, yaşamın ve türkülerin kaynağı şiirlerdedir

Mücadele, Sönmeyen Bir Meşaledir

Adnan Yücel sadece yüksek öğrenimi için değil, bunun dışında edebiyat öğretmenliği nedeniyle de çeşitli illerde bulunmuştur. Binlerce insan gibi o da bir iç göç yaşamıştır. Bir Yanım Uzunhava adlı şiirinde verilen göç kararında bireyin kendi tercihinden çok, koşulların onu buna zorladığı anlatılmaktadır:

Bir fidana mı döndük yaban illerde
Suyumuz iğreti toprağımız yabancı
Rüzgarlara vermişiz dallarımızı
Bir sesi bekler gibiyiz uzaklardan
Ne bir çayda çıra ne bir gelin alayı
Yağmur yağıyor durmadan
Yaşamın yasalarına isyan eden köklerimiz
Özlemi çekiyor yağmur yerine topraktan20

Şairin, – yukarıda alıntı yapılan – şiirin ikinci bölümüne retorik bir soru ile başlaması bir iç monolog olup, iç göçün getirdiği yabancılaşmayı psikolojik açıdan yansıtmasıdır. İç göç yaşayan bireylerin hem gurbete gitme isteklerini hem de gurbette memleketi özlemelerini benzetme sanatından yararlanarak ‘savurup sarsan uğultulu rüzgârdaki
dallar’ ile şiirleştirmesi sınırları aşmayı amaçlayan şairin yerel değerlere önem verdiğinin de göstergesidir. Yine mücadelenin bir başka şekli olan kent yaşamına alışma sürecinde de, başka müzik zevklerinin ağır bastığı şehirde kırsal alanın doğal tınısı olan türküler aranır. Göçün neden olduğu ruhsal durum bir başka benzetme ‘durmadan yağan yağmur’ ile somutlaşır: söz konusu olan yağmur bereketli değil, silip süpüren ve sele dönüşmeye hazır bir yağmuru çağrıştırıyor.

Şükran Kurdakul, Yücel’in beşinci kitabının yayınından sonra şiir kitabının içeriğini iç göç yaşayan birinin sorunları olarak yorumlarken, ozanın şiirlerini – yanılma payı bırakarak – olumlu değerlendirmektedir.21 Kurdakul yanılma payı bırakmakta haklı olabilir; ancak, Adnan Yücel şiir dilini gittikçe geliştiren bir ozan olduğunu daha sonraki eserleriyle de kanıtlamıştır. Yücel’in başarısında toplumsal bilinci gelişmiş bir aydın-şair olmanın katkısı küçümsenmeyecek orandadır. Yücel, ülkesindeki insanların yaşam standartlarının uçurumlar arz eden farklılığını görmektedir. Direnmek gerektiğini, 70’li yılların aksine bu kavga içinde sevmek gerektiğini, yenilginin yılgınlık
getirmemesi gerektiğini bilmekte ve umudu savunmaktadır tüm şiirlerinde. Öyle ki, Yücel yukarıdaki şiirde de şehirde büyümeye aday bir ‘fidan’dır.

Adnan Yücel müziğin mücadeledeki yerini tek boyutu ile değil, geniş bir yelpaze ve tarih panoramasıyla sunmaktadır.

Yaylı sazlar: Demir parmaklıklar
Demir kilitli demir kapılar
Vurmalı sazlar: Taş duvarlar
Ve taş katılığında kör baskılar
Üflemeli sazlar: Şafakta idamlıklar
Ve direnen tutuklular
Erkekler kadınlar duvarlar ve ufuklar
Yıldızların içindeki o yıldızı
Ölüme ve ölümsüzlüğe doğru
Akışı ile başlıyordu hep birden uçuşarak
Ardından diğer bütün notalar
Ki maviliklerde süzülen kuşlar
Kurtuluş savaşında
Kurşuna ve saza vurulan türküler
Fransız ihtilalinde
Sürgüne ve giyotine gidilen marşlar
Ve bir nice kızıl meydanda
Yankılanan uğultular – uğultular
Sonra güneşe gönderilen
Özgürlük renkleri peş peşe
Ve fethedilerek
Ağzından öpülen enginler – enginler22

Şair geçmişten günümüze yeryüzündeki tüm direnişlerde onları ölümsüz kılan marşları anımsatır gibidir. Diğer bir tarafta müziğin kimin tarafından yapıldığı kadar, hangi amaçla kullanıldığı da önemlidir. Müzik aracılığı ile infaz şeklindeki ölümün iki boyutunu vermektedir. Demir çubuklar, duvar ve kilit sesi direnişi; idam hüznü; bağımsızlık savaşı umudu; giyotin korkuyu; şiar coşkuyu betimlerken, Yücel’in şiirlerinde mücadelenin simgesi son ses, tokmak sesiyle noktayı koymaktan çok, yankısını sürdüren (enginler enginler) davula aittir.

Bu saptamalar Acıya Kurşun İşlemez şiiri ile de örneklenebilir. Bu şiirde özellikle dikkati çeken ritim zıtlığıdır. Yücel şiirlerini bir senfonide, davulun tokmak sesini takip eden sakin bir keman dinletisi uyumuyla kurgulamaktadır. Dizeler içi ve dizeler arası abartı ve coşkulu anlatım (pathos) tarzı, dinginlik ile sürekli bir devinim içerisindedir: mücadele türküler gibi coşkulu, türküler gibi kuşaktan kuşağa aktarılır.

Ölüm, Ağıt ve Sessizliktir

Yaşamın diyalektik bağlantısını ölüm oluşturmaktadır. Yücel’in şiirlerinde ölüm, ağıtta ve sessizlikte ifadesini bulur. Adnan Yücel, Gürkan ve İmge adlı iki çocuk babasıdır. Bir baba olarak evlat acısı da yaşamıştır. Oğlu Taylan’ı dokuz yaşında (02.07.1982) bir trafik kazasında kaybetmiştir. Her ne kadar bu acının ifadesi, açlık grevlerinde ölenlerin
acısının yanında zayıf (cılız) bir ses gibi kalsa da, şair, evlat acısını Bir Nehir Acı (BÖBT, s. 42) ve Montaigne’le Ölüm Söyleşileri adlı şiirlerde, kendinden yüzyıllar önce yaşamış şairlerle paylaşmaktadır.

yaşamış şairlerle paylaşmaktadır.
Öyle bakıp durma gözlerime
Suçlama beni Montaigne
Varsın
”Erkekler ağlamaz” desin atalar
[…]
Bu kadar yeter Montaigne
Yüreğimi çoktan koydum doğanın eline
Ben ki yaşam bahçivanıyım
Bir oğul ektimse toprağın rahmine
Acıyla beslerim tohumlarımı
Ki bir çiçek fışkırsın
Bin güzellik yayılsın yeryüzüne23

Klişeleri reddeden tavrı, şairin bu şiirine de yansıyor. Acı ve o acının dışa vurumu cinsiyetle sınırlandırılmıyor. Biri acısını sesli (ağıtla), diğeri yazılı (şiirle) dillendirir. Adnan Yücel’in şiirlerinde noktalama işareti yoktur; çünkü, nokta, virgül ve ünlem işaretleri durağanlığı ve ölüm sessizliğini çağrıştırmaktadır. Şair böylece geleneksel şiirin ne yapısını ne de içeriğini alır. Onun için öz önemlidir; o nedenle, kıtalar yerine bölümler; kafiyeler yerine mısralardaki ses ve resimler vardır. Yücel, kendi deyişiyle “doğanın diliyle” sevmekte (SKS, s. 46), ölümü ve onun getirdiği sessizliği, bütünlük içinde doğal bulmaktadır.

Biçim özelliklerini şiirde katı bir şekilde kullanmaması nedeniyle modern şiir yazarıdır; ancak, bu modern şiir yazarlığı biçim ve özün birbirini tamamladığı somut şiire de kaymamaktadır.24

Bu makale çerçevesinde Adnan Yücel’in ses olgusunun temellerinden biri olan türkü daha çok yaşam ve mücadele açılarından irdelenmeye çalışmıştır. Ancak ölüm bu iki kavramdan ayrı düşünülemediği için bu çalışmada o ayırıma gidilememiştir. Şunu bir kez daha vurgulamak gerekir ki, Adnan Yücel için ölüm, bireyselde değil, toplumsal boyutta ise önemlidir; yine, ölüm doğa kanunu olarak değil, insan elinden gerçekleşiyorsa trajiktir; çünkü, birinde sessizlik daha çok hakimken, diğerinde şiddetin sesi duyulmaktadır. Ancak, ölüm bireysel son olabilirken, toplumsal mücadeledeki gücün sesiyle sonsuzluktur.

Yaşamın Tüm Yönlerinin Dile Geldiği İmge Yumağı

Yukarıda suni bir ayırıma tabi tutulan motif ve sesleri Sessizlik Sancısı 25 adlı şiir aracılığı ile bütün halinde vermek yerinde olacaktır.

Hangi bayrak çekilirdi onur kalesine), kişileştirme (Ağızdan öpülen enginler), çatışma (Yüreğimizle parçaladık en sert kayaları) ve abartma (Ölümsüz bir çiçeğin gelenek tohumları) dikkat çekmektedir. Yücel’in yaşama yönelik retorik soruları ağır basmaktadır. Mehmet Aydın 1982’de Adnan Yücel ile ilgili yazdığı makalede, bu biçem türünün adını koymadan, belli ölçüde yanlış betimlemektedir: “[Yücel’in, NA] Sık sık ortaya attığı sorular, çoğunca yanıtsız ve askıda kalmaktadır”26, diyor; oysa retorik sorunun zaten yanıtı beklenmez

Yücel, doğaya yönelik kişileştirme ve abartma kullanırken, ölüme yönelik de çatışmayı dile getirmektedir. Şair, felsefedeki diyalektiği yaşamak ve sese yansıtmak çabasındadır. Yücel’in şiirlerinde, “yas, korku, gözyaşı, açlık, acı ve ölüm” gibi kavramlar aracılığı ile alımlanan seslerde, sürekli bir gerilim hakimdir. Bu gerilim “kapkara” gibi kavramların çağrıştırdığı güvensizliği ve korkuyu güçlendirmektedir. Aslında Yücel, insanı ve doğayı bir bütün olarak betimlemektedir; ancak, bu bütün içinde insanların yol açtığı ölümü kabullenmemekte ve isyan etmektedir. Adnan Yücel’de 70’li yılların siyasal baskılarını yaşamış bir insanın ikilemli ruh hali görülmektedir. Bu ikilemli ruh hali, 17.
yüzyıl Barok döneminin 30 Yıl Savaşları’nı yaşamış Alman insanında/şairinde saptanan ‘ölümü düşün’ (memonti mori) ve ’her anı yaşa’ (carpe diem) yaklaşımını çağrıştırır.

Yücel’in “Yaşam bazen ağıt/Bazen türküdür derler” (s. 34) dizelerinde ifade bulan bu karşılaştırma, yaşamın zıt kutuplarının birbirinin yerini almadığını, aksine birbirini tamamladığını yine bir ses motifi (ağıt/türkü) ile duyumsatmaktadır. Anadolu türkülerini yansıtan bu duruş, 27 şairin “Bin soru şimşeği çakarken beynine/Bir ünlem
kuşkusu bile/Sakın ha düşmesin yüreğine” (s. 34) dizeleriyle ele alındığında yaşama bakışını da özetler: ister mücadelenin pratiğinde olsun, isterse teorisinde, birlikte hareket ettiği insanların eleştirilerine açık olduğunu, ancak ereklerinden kuşkulanmalarına, korkup boyun eğmelerine tahammülünün olmadığının belgesidir.

Sevgiyi mücadele ile birleştirerek, yaşama dair sınırları kaldıran Elazığ doğumlu/Adanalı şair, noktalama işaretleriyle alıkoymadığı okuru, anlık ses değişimleriyle sürekli uyanık tutmakta son derece başarılıdır. Bu yönü ile Türk okuruna da yabancı olmayan Alman yazar Bertolt Brecht’in tiyatroda kullandığı ayrıksılaştırma efekti28 görülür gibidir.

Son Söz

Halkın dilini ve aydınların betimlemesini kullanan Adnan Yücel, bu iki kaynaşmaz toplumsal sınıfı şiirlerinde birleştirmeye azimlidir. Doğayı, renkleri ve insanları diyalektik bağlamda bir ses yumağı içinde şiire dökmektedir. Yaşamı, mücadeleyi ve ölümü türkü çemberinin sesli ve sessiz dönüşümü içerisinde vermektedir. Şiirde kullanılan kavramların çağrıştırdığı sesler ve biçem olanaklarıyla sağlanan müzikalite çizilen resme sürekli eşlik etmektedir. Yücel hakkında yazılan pek çok makalede, Karacaoğlan benzetmesi geçmektedir. Oysa, bu benzetme “kağıt üzerinde başkaldırı” bağlamında özdeşleşse de şiir biçemi açısından – yukarıda da belirtildiği gibi – farklılık göstermektedir.

Toplumcu gerçekçi şair olarak Adnan Yücel, toplumda yer alan insanı sınıflandıran sınırları aşmıştır. Günümüz Anadolu’sunda yaşamakta olan ama bin yılların Anadolu’suyla özdeşleşip29, insanlarda var olması gereken hümanizmi savunmaktadır. Adnan Yücel, türküleri şiirlerinde değişik açılardan yorumlarken, ağıtı gelenekteki klasik rolünden, yani kadına özgünlüğünden uzaklaştırmaktadır. Yücel, yılların öğretmeni olmasına rağmen klişe otoriter öğretmen davranışını sergilemeden, paylaşmak istediği düşünceyi Pir Sultan Abdal alçak gönüllülüğü ile dile getirmektedir.

NOTLAR:

  1. Bu makale Dergi Yayın Kuruluna verildiğinde Adnan Yücel henüz yaşamını kaybetmemişti. Adnan Yücel (1953-2002)
  2. II. Dil, Yazın ve Deyişbilim Sempozyumu, 9-10 Mayıs 2002 Adana, sorular bölümünde dile gelmiştir.
  3. Yücel, Adnan (1982), Soframda Kaval Sesi, İstanbul (Yurt); Yücel, Adnan (1984), Bir Özlem Bir Türkü, İstanbul (Yurt);Yücel, Adnan (1985), Acıya Kurşun İşlemez, İstanbul (Yurt);Yücel, Adnan (1986), Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek. Nehir Şiir, İstanbul (Yurt);Yücel, Adnan (1989), Rüzgarla Bir, İstanbul (Yurt); Yücel, Adnan (1991), Ateşin ve Güneşin Çocukları. Nehir Şiir, İstanbul (Yurt);Yücel, Adnan (1993), Çukurova Çeşitlemesi, İstanbul (Yurt); Yücel, Adnan (1998), Sular Tanıktır Aşkımıza, İstanbul (Yurt)
  4. Yücel, Adnan (1979), Kavgalara Sözlenen Sevda, İstanbul (Yurt)
  5. “Şiirleri ile Adnan Yücel. Şiir ve Müzik Dinletisi”, ÇÜ Öğretim Elemanları Derneği, Adana, 22.03.2002
  6. Yücel, “Kutup Yıldızı”, Rüzgarla Bir, s. 20
  7. Yiğenoğlu, Çetin, “Şiirimizin Anadolu Kapısı”, Cumhuriyet Kitap, Sayı 587, 17 Mayıs 2001, s. 5
  8. Aydın, Mehmet, Kitap: “sabahların ozanı” (1982), (?); Adnan Yücel ile ilgili ikincil eserler şairin arşivinden alınmıştır. Eserlerin üzerinde kaynak belirtilmediğinden, burada da verilememiştir.
  9. Cengiz Ertem ‘şair’ teriminin batı dillerinde karşılığı olan ‘poet’in, etimolojik açıdan Yunanca “bir nesne üretme” anlamına geldiğini aktarmaktadır. Adnan Yücel de bir “şiir üretendir”. Ayrıntılar için bkz: Ertem, Cengiz, “Şiirde Estetik Sorunu”, Çağdaş Türk Dili Dergisi, Sayı 85, ss. 6-10
  10. Bilen, Mehmet Yaşar, “Halk Kaynağında Bir Ozan ‘Adnan Yücel’”, Edebiyat İzinde (1982?), ss. 100-104; altı çizilerek görselleştiren NA. Bilen’in makalesi, Yücel hakkında yazılan ve denemeye kaçmayan en nitelikli tanıtımdır.
  11. Orijinalinde küçük yazılmıştır.
  12. Yücel, „Bir Yeraltı nehrini Beklerken“, Rüzgarla Bir, s. 10
  13. Köşe yazarı Yücel’in dizelerinden o denli etkilenmiş ki, şairin kitaplarını şiirlerle özetlemiştir: Öndül, Hüsnü, “ÖZGÜRLÜKLER: Adnan Yücel: Sakın ha Türküsüz çıkmayasın yollara”, Evrensel, 25 Nisan 2002, s. 3
  14. Yücel, „Acılara Karşı“, BÖBT, s. 7
  15. Hakkı, Ruşen, “Günce: ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’”, (?) 15 Mart 1986, s. 4
  16. Gönen, Asım, “ARA SIRA: Adnan Yücel: Alanları fetheden, alanlarca fethedilen…”, Evrensel, 6 Mayıs 2002, s. 13
  17. Yücel, YAYOD, s. 7
  18. Yücel, “Çok Boyutlu bir Gece Notları”, BÖBT, s. 12
  19. Zelyut, Rıza, “kitap: şiirin doğasına saygı”, (?)
  20. Yücel, “Bir Yanım Uzunhava”, SKS, s. 29
  21. Şükran Kurdakul için bkz: Hakkı, Ruşen, “Günce: ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’”, (?) 15 Mart 1986, s. 4
  22. Yücel, “Kutup Yıldızı”, Rüzgarla Bir, s. 21; “ihtilal” orijinalinde küçük yazılmıştır
  23. Yücel, “Montaigne’le Ölüm Söyleşileri” BÖBT, s. 47
  24. Konkre şiire, içeriği biçimle destekleyerek örnekleyen Eugen Gomringer’in (çevirisini NA’ın yaptığı) “schweigen”i örnek verebiliriz:
    susmak susmak susmak
    susmak susmak susmak
    susmak susmak
    susmak susmak susmak
    susmak susmak susmak Gomringer, Eugen,
    http://www.lehrerfortbildung-bw.de/facher/deutsch/bs/schreiben/erschliessen/beispiele.pdf
  25. Yücel, “Sessizlik Sancısı”, SKS, s. 33-34
  26. Aydın, Mehmet, Kitap: “sabahların ozanı” (1982), (?)
  27. Bu türküler hızlı çalınınca halay coşkusu, yavaş çalınınca ağıt hüznü veriyor.

KAYNAKÇA

  1. Altuntaş, Turhan, (10.05.2002), “Turhan Altuntaş ve Eserleri”, II. Dil, Yazın ve Deyişbilim Sempozyumu, ÇÜ Eğitim Fakültesi, Alman Dili Eğitimi Anabilim Dalının evsahipliğinde, Adana, yayınlanacak
  2. Aydın, Mehmet, Kitap: “sabahların ozanı” (1982), (?)
  3. Bilen, Mehmet Yaşar, “Halk Kaynağında Bir Ozan ‘Adnan Yücel’”, Edebiyat İzinde (1982?),
  4. Ertem, Cengiz, “Şiirde Estetik Sorunu”, Çağdaş Türk Dili Dergisi, Sayı 85
  5. Gomringer, Eugen,. http://www.lehrerfortbildungbw.de/facher/deutsch/bs/schreiben/erschliessen/
    beispiele.pdf
  6. Gönen, Asım, “ARA SIRA: Adnan Yücel: Alanları fetheden, alanlarca fethedilen…”, Evrensel, 6 Mayıs 2002
  7. Ipsiroglu, Zehra, “Das Leseverhalten türkischer Studenten”, Diyalog. Interkulturelle Zeitschrift für Germanistik, Deutsches Kulturinstitut Ankara (Derl.), 1/1993, Ankara
  8. Hakkı, Ruşen, “Günce: ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’”, (?) 15 Mart 1986
  9. Mecklenburg, Norbert, ” Wissen – Verstehen – Anwenden. Probleme der Hochschuldidaktik im Fach ‘Deutsch’ an türkischen Universitäten”, Deutsches Kulturinstitut Ankara (Yayinlayan), Diyalog. Interkulturelle Zeitschrift für Germanistik, Ankara, Juli 1994,Heft1
  10. Öndül, Hüsnü, “ÖZGÜRLÜKLER: Adnan Yücel: Sakın ha Türküsüz çıkmayasın yollara”, Evrensel, 25 Nisan 2002
  11. Paefgen, Elisabeth K. (1999), Einführung in die Literaturdidaktik, Stuttgart/Weimar: Metzler
  12. Sayin, Sara, “Yazinbilim ve Alimlama Estetigi”, Baglam, 1/1979
  13. Yiğenoğlu, Çetin, “Şiirimizin Anadolu Kapısı”, Cumhuriyet Kitap, Sayı 587, 17 Mayıs 2001
  14. Yücel, Adnan (1979), Kavgalara Sözlenen Sevda, İstanbul (Yurt)
  15. Yücel, Adnan (1982), Soframda Kaval Sesi, İstanbul (Yurt)
  16. Yücel, Adnan (1984), Bir Özlem Bir Türkü, İstanbul (Yurt)
  17. Yücel, Adnan (1985), Acıya Kurşun İşlemez, İstanbul (Yurt)
  18. Yücel, Adnan (1986), Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek. Nehir Şiir, İstanbul (Yurt)
  19. Yücel, Adnan (1989), Rüzgarla Bir, İstanbul (Yurt)
  20. Yücel, Adnan (1991), Ateşin ve Güneşin Çocukları. Nehir Şiir, İstanbul (Yurt)
  21. Yücel, Adnan (1993), Çukurova Çeşitlemesi, İstanbul (Yurt)
  22. Yücel, Adnan (1998), Sular Tanıktır Aşkımıza, İstanbul (Yurt)
  23. Zelyut, Rıza, “kitap: şiirin doğasına saygı”, (?)

KISALTMALAR

NA: Nazire Akbulut
Cİ: Cavidan İmren
MY: Munise Yıldırım
ÇÜ: Çukurova Üniversitesi
SKS: Soframda Kaval Sesleri
BÖBT: Bir Özlem Bir Türkü
YAYOD: Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir