Pazartesi, Ağustos 2, 2021

Adı Gibi Bir Oyun: ‘Yaşamaya Dair’ (Ege Küçükkiper)

 

Genco Erkal, bu sezon da Nazım Hikmet’ten vazgeçmiyor, geçemiyor. Nazım ustanın şiirlerinden oyunlaştırdığı ve yoğun ilgi sebebiyle hala devam eden “Kerem Gibi” ve “İnsanlarım” adlı oyunlarının yanına yine Nazım Hikmet’in en sevilen şiirlerinden “Yaşamaya Dair”i sahneye taşıyarak seyirciyi selamlıyor. Böylece üç Nazım şiiri uyarlamasıyla, 68’in torunlarına, Nazım sevgisini aşılamaya devam ediyor. Dostlar Tiyatrosu kırk yılı aşkın bir süredir perdesini açmakta. Her ne kadar geçersiz sebeplerle Muammer Karaca Tiyatrosundan tabir-i caizse atılmış olsalar da, oynadığı oyunlar ve kişiliğiyle muhalif duruşunu bozmayan Genco Erkal, 18. yy’dan kalma dede yadigarı, Eminönü’ndeki Ali Paşa Hanı’nı devreye sokarak, hem tiyatronun her yerde yapılabileceğini göstermiş hem de tiyatroların bir bir kapandığı şu günlerde, İstanbul halkına 150 kişilik bir açıkhava sahnesi kazandırmıştır. Dostlar Tiyatrosu adı gibi dosttur, candır ve dimdik ayaktadır…

Yaşamaya dair sözü olan oyun, özünde, Nazım Hikmet’in, eşi Piraye’ye duyduğu büyük aşkı, Bursa Cezaevi hayatını, çok sevdiği oğlu Mehmet’e olan hasretini, ve en önemlisi dünya görüşünü dile getirmekte. Tabii isim Nazım Hikmet olunca, bu dile getiriliş de şiirsel bir bütünlük içerisinde olmakta. “Seni Düşünmek”, “Memleketim”, “Bulutlar Adam Öldürmesin”, “Ellerinize ve Yalana Dair”, “Dünyayı Verelim Çocuklara”, “Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni”, “Bir Cezaevi Adamının Mektupları”, “Kerem Gibi”, “Ceviz Ağacı”, “Akrep Gibisin Kardeşim”, “Onlar Ki” ve daha birçok Nazım şiiri, oyunun gidişatına göre Genco Erkal’ın sesinde hayat bulmakta.

 


Nazım Hikmet’in “Bursa Cezaevi’nden Mektuplar” adlı kitabından uyarlanan oyuna, “şiirsel gösteri” demek daha uygun olur. (Zaten afişte de bu şekilde yazmakta) Nazım’ın, 2. Dünya savaşının hüküm sürdüğü yıllarda, Bursa cezaevine girişi (2.kez), bir milat, bir değişim ve başkalaşım olarak sunulmuş. Dünyada olan biten olaylar ve kaçınılmaz farklılaşım, Nazım Hikmet’in, içeriye girmesinden öncesi ve sonrası olarak iki dönemde ele alınmış. Zaten, şiirler yeteri kadar anlam yüklü ve gösterinin temelini oluşturmakta. Kulaklarınıza yineleyerek çarpan “Saat 21.00”, Nazım’ın en özel ve duygularını en yoğun yaşadığı saat. Çünkü saat 21.00, Piraye’ye şiir yazma vakti…

Nazım’ın sadece “insanlarına” duyduğu aşkı değil, “vatanı” ve “milleti”ne beslediği aşkını da en doğal şekilde aktaran gösteri, Nazım’ın, Dr. Faust’un evinin önündeki konuşmasıyla son bulmakta. “Kapıyı çalıyorum… / Bu evde ben de senet vereceğim şeytana / Ben de kanımla imzaladım senedi… / Ne altın istiyorum ondan / Ne bilim, ne gençlik! / Hasretlik canıma yetti! / PES! / Beni İstanbul’uma götürsün bir saatlik…”

 

REJİ

Gösteri adının, “Yaşamaya Dair” oluşu, ana ekseninde barındırdığı konu itibariyle, gösteriyi uyumlu kılmış ve anlatımı güçlendirmiş. Tabii bu güce Nazım’ın diğer şiirleri de destek vermiş. Genco Erkal’ın, gösteriye uygun olan şiirleri özenle seçtiği çok açık. Konsept olarak bakıldığında, Nazım ve Piraye’nin, birbirlerine uzak oluşlarına rağmen, sanki aynı ortamdaymışcasına izlenimi vermesi, aşkın, şiirin, sanatın ve düşüncelerin, mesafe ve engel tanımadığına örnek teşkil etmiş. Hanın iki katlı kullanılışı, hem balkon seyircisine yaramış, hem de şarkıların, Piraye’den Nazım’a giden bir yol olarak betimlenmesine olanak vermiş. Ayrıca şiirlerin ve oyunculuğun haricinde gösteriyi etkin hale getiren faktörlerden biri de her iki katın aynı anda oynamıyor oluşu. Bu sayede dikkat dağılımı önlenmiş ve seyirci tek bir noktaya kilitlenmiş. Bir org ve viyolonselden meydana gelen orkestranın kör noktada duruşu da, bu duruma katkı sağlamış. Kar yağdırılışı ise, mevsim geçişini vurgulamakta başarılı ve estetik.

DEKOR – KOSTÜM – IŞIK – MÜZİK

Daha önce belirttiğim gibi, gösteri, Ali Paşa Hanı’nda yani “doğal” dekorda oynanmakta. Bu doğallık, avlunun ufak oluşuyla, Nazım’ın dünyalara sığmayan yaşama sevincinin zıtlığını yakalayabilmiş. Kemer kısımlarında bulunan çitler, olmayan duvarı, var gibi göstererek, içeriyle dışarısı arasındaki bağlantıyı kurmakta ve Nazım’ın derinliğini vermekte ustaca. Kostümler ise, Genco Erkal’ın Nazım, Tülay Günal’ın Piraye olduğunu anlamaya yetecek cinsten. Özlem Kaya’ya teşekkürler. Işık tasarımı Yüksel Aymaz’a ait. Tasarım, gösterinin insanda yarattığı duygu gibi karışık. Karışıklıktan kastım, sarı ve mavi ışığın birleşiminden doğal yeşil ışık. Yeşil ışık, tek tarafa ait olamamadır. Arada kalmışlıktır. Tıpkı Nazım gibi… Tıpkı içerisiyle dışarısı gibi… Ek olarak kararma ve açılmanın fazla olmaması, gösterinin duraksayarak temposunun düşmesini engellemiş. Akıllıca yerlerde duraksayarak, seyirciye nefes aldırmayı bilmiş.

 

Müzik, gösterinin en önemli öğesi diyebilirim. Fazıl Say, Zülfü Livaneli, Cem Karaca, Edip Akbayram, Timur Selçuk, Tolga Çebi, Nadir Göktürk ve Tarık Öcal gibi isimler, Nazım şiirlerinden oluşan besteleriyle, gösteriye “ruh” katmaktalar. Bu şarkılara, o muhteşem sesiyle hayat veren kişi ise Tülay Günal. Bu arada Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, Nazım Hikmet için yazdığı, “Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor” türküsü, Nazım’a verilen değerin esaslığıyla gösteriye mana katıyor. Oyunculuklara fazla söylenecek söz yok. MUHTEŞEM!

 

 

Ali Paşa Hanı’ından, dolu dolu yaşam sevgisi ve şiire doymuş bir şekilde çıkıp, belki de en yakın kitapçıdan bir Nazım Hikmet şiir kitabı satın alacaksınız. Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Nice nice Nazım oyunlarına…

Not: Oyun 90 dakika / Tek perdedir.

HABERLER
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz