Salı, Eylül 21, 2021

2. Meşrutiyet Döneminde Tenkit (Hikmet Altunçizme)

 

1.Sanat ve Edebiyat Teorisi

Sanatın gayesi ve sanatçının bu gaye doğrultusunda oluşan üretkenliği, etkisi ve yöntemi Eski Yunan’dan beri tartışılan ve üzerinde konuşulan bir meseledir. Bu çerçeve içerisinde edebiyatın amacı ve işlevi de sorgulanarak edebiyat biliminin ve sanatının teorisi hakkında fikirler ortaya konulmuş ve geliştirilmiştir. Türk sanat ve edebiyat sürecinde bu konu eski edebiyatımızdaki divanların ‘’sebeb-i telif’’ bölümlerinde sık sık yer bulmuş, pek çok divan şairi şiir, şiirin muhtevası ve biçimi hakkındaki düşüncelerini bu vesileyle ifade etmiştir. Edebiyat ve sanat konusunda daha nesnel ve açıklayıcı değerlendirmeler Tanzimat döneminde yapılmıştır. Tanzimat aydınları Avrupa’da Batı’nın sanatıyla karşılaşmış ve sanat teorisi hakkında yazılan eserleri okumuş olarak memlekete dönmüşlerdir. Böylece daha sistematik bir sanat teorisi kurmaya çalışmışlardır. XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde ise Tanzimat aydınlarının batıcı anlayışı üzerine yerli fikirler inşa edilerek bu konu hakkında tenkitler üretilmiştir.

1.1.Sanat Teorisi

İkinci Meşrutiyet devrinde sanat ve estetik konusunu ele alan ve bu konuda nizami bir biçimde düşüncelerini dile getiren en dikkat çekici isim Ali Canip’dir. Hakiki güzellik, derunî hayat şahsi vaziyet gibi noktaları esas alarak ve batı edebiyatından örnekler vererek ideal sanatı ve estetiği çizmeye çalışan Ali Canip, yazılarını “Sanat Hakkında”, “Yine Sanat Hakkında”, “Milli Lisan ve Milli Edebiyat”, “Sanatta Güzellik Nedir?” ismli yazılarında ve Genç Kalemler’de çıkan “Sanat ve Edebiyat” ve Yeni Mecmua’da çıkan “Bedii Haz” adlı seri yazılarında fikirlerini belirtir. Tanzimat döneminden itibaren edebî polemiklerin başlaıca kutuplaşması olan “sanat toplum için mi sanat için mi?” tartışması, Ali Canip’in bu yazılarında cevap verme kaygısı taşıdığı tartışmalardan birincisidir. “Ali Canip “Sanat Hakkında” adlı yazısında şöyle diyor: Gaye-i sanatın yalnız irâe-i hayat ve hakikatten ibaret olduğunu bilmeyenler sanatla ahlak arasında bir münasebet kurarlar. Onlara göre, bir realizm beşeriyetinin yaralarını gösterir, tedavi etmez. Romancı bir tabip değil bir müşerrihtir. Bunu bilenler “sanat yalnız sanat için” görüşünü benimserler.” (Ercilasun 2013:218)

İkinci Meşrutiyet devrinde yapılan sanat tenkitlerinden biri de Şahabettin Süleyman’ın Çıkmaz Sokak adlı tiyatro eserinin yayımlanmasından sonra yapılan tartışmaların neticesinde ortaya çıkar.  Müfid Ratip – Raif Necdet ikilisi ile Yakup Kadri – Mehmet Rauf ikilisinin karşı karşıya geldiği, saha sonra pek çok edebiyatçının dahil olduğu bu tartışma da sanat, ahlak, edebi eserde tez gibi kavramlar tartışılır.

1.2. Edebiyat Teorisi

İkinci Meşrutiyet devrindeki tartışma konularından bir diğeri de edebiyat teorisidir. Edebiyat teorisi ile ilgili eleştiriler “Milli Edebiyat” kavramının ortaya çıkışıyla başlayan ve edebiyatın milli ya da gayri milli olmasının mümkün olmadığı, bu kavramın doğru ya da yanlış olduğunu ifade eden aydınların yazılarında görülmektedir.

Ali Canip’in önce            Genç Kalemler’de, daha sonra da Türk Yurdu’nda “Milli Edebiyat” kavramını ortaya atması ve bu meseleyi açıklaması ile başlayan tartışma günümüze kadar gelmiştir. Ali Canip’in bu yazılarının yayımlanmasının hemen ardından Fuat Köprülü’nün 1911’de Servet-i Fünûn’da yayımladığı  “Edebiyât-ı Milliye” ve “Halk ve Edebiyat” adlı yazılarıyla Ali Canip’in ortaya attığı kavramı tenkit etmesi, Ali Canip’in de buna karşın Genç Kalemler’de “Milli, Daha Doğrusu Kavmî Edebiyat Ne Demektir?” başlığını taşıyan yazı ile Köprülü’ye cevap vermesiyle ortaya çıkan polemik içerisinde, edebiyat teorisi ile ilgili pek çok düşünce ifade edilmiştir.

2.Edebî Türler:

2.1. Tiyatro:

Bizde Batılı anlamda tiyatro Tanzimatla başlar.‘‘Bizde bir zamanlar galiba Sultan Aziz devrinde, tesis eden millî tiyatro, istibdadın bir darbe-i nagehanesiyle zir u zeber olunca bu sanat, Abdilerin, Kel Hasanların tuluatına ve Manakyan’ın merdud şiveli o garip kumpanyasına münhasır kaldı, söndü.’’(Yöntem 1324: 8-10) İkinci Meşrutiyet dönemiyle birlikte tiyatronun millileşmesi gündeme gelmiştir. Diğer alanlarda olduğu gibi tiyatroda da millîlik esastır.  1914 yılında Dârülbedâyi kurulur. Ediplere piyesler yazar, bunlar sahneler. Bunlarla ilgili dergilerde yazılar yayımlanır.

“1919’da çıkan Temâşâ dergisinde Milli Tiyatro anlayışı daha şuurlu ve somut bir şekilde ele alınmıştır. 1908-1923 arasındaki devreyi, tiyatronun gelişmesi bakımından iki bölümde inceleyebiliriz:

a.Dârülbedâyi’den Önce (1908-1923)

Dârülbedâyi’den Sonra (1914-1923)” (Ercilasun 2013:170)
a.) Dârülbedâyi’den Önce: Bu yıllarda milli tiyatronun ihtiyacı dillendirilir. Bu yıllarda tiyatronun sosyal hayattaki yeri, tiyatronun önemi, oynanan piyesler üzerinde durulmuştur. “Tesbitlerimize göre bu konuda ilk yazı Milli Tiyatro adı altında Beyaz Kedi imzasıyla Kalem dergisinde yayınlanmıştır.” (Ercilasun 2013:171) Ardından Ali Kemal bu konudan bahseder. Sonrasında pek çok isim bu konu hakkında düşüncelerini çeşitli yazılarıyla dile getirir. Ali Canip’in görüşleri önemlidir. Mehmet Rauf’un Temâşâ Muharrirliği, Halide Salih’in Tiyatro Edebiyatı, Müfit Râtıp’ın Tiyatro ve Ahlak, Celâl Sahir’in Temâşâya Dair yazılarında bunları görmek mümkündür.

b.) Dârülbedâyi’den Sonra: Bu dönemde çeşitli dergiler aracılığıyla düşünceler aktarılmaya çalışılmıştır. 1919 yılında Temâşâ dergisinde çıkarılmaya başlanır. Tiyatro konusuyla ilgili çoğu bilgiye buradan ulaşabiliriz. “Bu dergideki tenkitleri üç grupta toplayabiliriz:

Tiyatro Hakkında Umumî Görüşler
Türk Tiyatrosu Hakkında Görüş Ve Teklifler
Piyes Tanıtma Ve Tenkitleri” (Ercilasun 2013:177)
M.Rauf’un görüşleri ise şöyledir:

“Tiyatro hem fikri, hem hissi, hem kalbi terbiye eder. Tiyatro en evvel bir eğlence fakat nezîh ve mümtaz bir eğlencedir. İnsan arada önce derin mahzuziyet ile vakit geçirir. Sonra seyirciler bu eğlenceden bedii, fikrî, kalbî, vicdânî ve ahlâkî tesirler alırlar… Tiyatro hayat demektir.”

‘‘Temaşa dergisi dönemin şair ve yazarlarına tiyatro ile alakalı görüşlerini soran bir anket hazırlar. Anketin sonucu şöyledir:

Tiyatro sanatının ihya edilmesi milletimiz için büyük bir önem arz eder.
Tiyatro gençlerin eğitilmesini sağlayan bir mekteptir.
Tiyatro güzel sanatların bir şubesidir. Onun halkımız tarafından kötü algılanması doğru değildir. O, medenî milletlerde insanları uyandırır, aydınlatır ve bilgilendirir.
Bir milletin ilerlemesi için kadınlar, mektepler ve tiyatrolar çok elzemdir.
Tiyatro ile hayali sahnede hakikatler gösterilir. Bu hakikatlerin gösterilmesi ve halkın da bunu görmesi demek o milletin yükselmiş olduğunun göstergesidir.
Bizde piyes yazılması, oynanması ve bu piyeslerin anlaşılması sıkıntılıdır. Ancak gelecekte bütün bunlar aşılacaktır.’’(Galip 1336: 2-3)
b)Türk Tiyatrosu Hakkında Görüş ve Teklifler: Burada milli tiyatronun yerleşmesi, eserlerin yazılmaları için destekler, tiyatroda Türk kadınının rolü üzerinde durulmuştur.

Yusuf Ziya Temâşâ Edebiyat yazısında ibdâî edebiyat konusuna değiniyor. “İbdâî edebiyat, yaşanan hayatı, yaşayan lisan ile ifade eden milli bir edebiyattır. Bütün asrî edebiyatların müşterek kalbi olan mâlum şekil (form)ler dâhilinde kendi hususiyetini gösteren bu edebiyat, yabancı bir esas(fond)u taklit ile kazanılmış kâzip bir şahsiyet mahsulü değil, milli vicdandan alınma hakîkî bir dehanın yaratıcı kuvvete mâlik mübdecilerin bir eseridir.” (Ercilasun 2013:179) Bu yazısında diğer konularla birlikte tiyatronun da üzerinde durmuştur.

Temâşâ’da yayımlanan bir diğer yazı Reşat Nuri’nin Tiyatro Eserini Anlamak için başlıklı yazısıdır. Reşat Nuri tiyatronun bizim için daha yeni olduğunu ifade eder. Burada tiyatro eserini kıymetli kılan şeyin konunun değil insanın dikkati çekmesi olduğunu söyler. Merak uyandırıyorsa başarılıdır düşüncesindedir.

Muhsin Ertuğrul “Bizde Tiyatroculuk” yazısında bizde tiyatronun önemsenmediği, anlaşılmadığı sadece eğlenceden ibaret sanıldığını belirtir. ‘‘ Tiyatro bir ahlaksızlık aracı değil, ciddiye alınması ve önem verilmesi gereken bir sanattır.’’(Ertuğrul 1334: 4-7)

c)Piyes Tanıtma ve Tenkitleri: Çeşitli yazarların tiyatroları yayımlanır. Eleştirmenler bu eserler üzerine tenkitler kaleme alırlar. Faruk Nafiz Türk Sahnesinde Mevzun Piyesler yazısında vezin ve tiyatro üzerinde durur. Baykuş ve Binnaz adlı tiyatroları değerlendirir. Muhsin Ertuğrul’un tiyatroyla ilgili tenkitleri Temâşâ’da yayımlanır.

Fuat Köprülü adapte konusuna değinir. Adaptasyon Merakı adlı yazısında bu konuyu irdeler. Namık Kemal ve ardından birtakım kusurlarının olduğunu fakat bir yol açtıklarını ifade ediyor.

Toparlayacak olursak bu dönemde tiyatro ile ilgili görüşler başta Temâşâ olmalı üzere çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarla sürmüştür. Pek çok yazar tiyatro ile ilgili görüşlerini belirtmişlerdir. Hemen hepsi milli bir tiyatronun olmasında hemfikirdirler.

2.2.Hikâye-Roman

İkinci Meşrutiyet aydınları hikâye ve roman gibi tahkiyeye dayalı edebiyat türlerinin teorisi üzerinde pek durmamışlardır. Bu dönem öncesinde Servet-i Fünûn sanatçıları roman ve hikaye teorisini ortaya koyacak ciddi eserler meydana getirmişlerdir. İkinci Meşrutiyet döneminde ise hem tematik hem de teknik bakımdan kuvvetli romanlar yazılmamıştır. Bu devirde tahkiyeye dayalı eserler hakkında teorik yazıların pek fazla olamamasını buna bağlayabiliriz.

Bu dönemde az da olsa milli edebiyatçılar bu konu üzerinde durmuşlardır. Devrin roman hakkındaki en önemli yazısı Ziya Gökalp’in “Roman” adlı makalesidir. romanın eğiticilik amacı üzerinde durduğunu söylemek kâfidir. “Ziya Gökalp, Roman adlı yazısında romanların hayatı nasıl etkilediğinden bahseder. Roman, ciddi bir eserden çok daha fazla eğitici olabilmektedir. Romanların bu eğitici rolünden faydalanmak lâzımdır. Avrupa medeniyeti kitaba dayanmaktadır. Bugün en çok okuyan milletler, en medenî milletlerdir. Bizde ise en çok okunan, romandır. Yazar bizde romanın gelişmesinden bahseder.” (Ercilasun 2013: 168) Ziya Gökalp romanı, hem edebi’i bir tür, hem de eğitici özelliğiyle incelemiş ve romanın cemiyet içindeki görevini somut bir şekilde ifade etmiştir.

Burada önemle durulan mesele Epope’dir. Ali Canip’in Epope Nedir? Adlı yazısı vardır. Bu yazıda Canip epopenin tanımını yapar, nasıl oluştuğunu anlatır. Dünyadan örnekler verir. Bizim milli bir epopemiz olmadığını söyler. Bu yazıya Fuat Köprülü Epope Meselesi adlı yazısıyla cevap verir. Bu yazıda Canip’e katılmadığını ifade eder. Köprülü her devirde epope yazılabileceğini kanısındadır. Bununla ilgili başka milletlerden örnekler verir. Bunun üzerine Ali Canip yine Epope’ye Dair adlı yazısında Köprülü’ye cevap verir. Bizim milli bir epopemiz olmadığını tekrar ifade eder.

2.3.Şiir ve Vezin Meselesi

Türk edebiyatı şiir merkezli bir edebiyat olmuştur uzun süre. İkinci Meşrutiyet Dönemi sanatçıları da şiire yakındırlar. Onları diğer dönemlerden ayıran bir özellik vezin konusunda aldıkları tavırdır. Hece-aruz tartışmaları bu dönemde ciddi anlamda kendini hissettirir.  Edebiyatımızda hece ve aruz uzun süre tartışılan ve gündemde olan konulardan birisi olmuştur. II. Meşrutiyet döneminde de yerini almıştır. Burada da iki cephe vardır. Heceyi savunanlar ve aruzu savunanlar. Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin aruz tarafındadır. Nazif Bir Mesele-i Müebbede yazısında heceyi küçümser. Buna karşılık hecenin yanında olan Ziya Gökalp Anane ve Kaide yazısında milli veznimizin parmak usulü olduğunu söyler. Reşat Nuri Edebiyat-ı Milliye Meselesi adlı yazısında her iki veznin de bizim değerlerimiz olduğunu söyler. Hece-aruz tartışmaları bu dönemde ciddi anlamda kendini hissettirir. Millî edebiyatın temsilcileri hecenin yanındadırlar. ‘‘ Meşrutiyetten sonra vezin meselesi ilk olarak Türk Derneği dergisinde ele alınır.’’ (Ercilasun 2013: 208)

‘‘ Meşrutiyet Devri Türk edebiyatının ilk hece-aruz münakaşasına bir serhat şehrimiz olan Edirne’de o vakitler çıkan Say u Tetebbu mecmuasında rastlıyoruz.’’(Kolcu 2007: 133)Burada Arapça ve Farsça kelimelerin dilimize yerleşmiş olmasından hece ölçüsüyle şiir yazamadığımızı söylerler.

‘‘Millî edebiyatın amaçları arasında sade dili kullanmak, hece ile yazmak geliyordu. ‘‘ Millî edebiyatçıların Hece vezninde ısrar etmeleri ve Aruz’u reddetmeleri psikolojik olduğu gibi ideolojik bir nitelik de taşır. Yaşanan siyasî krizler, Arapların Osmanlı’ya karşı isyanları, Türk milliyetçilerinin yeni bir hayat tasavvuru, Tanzimat’tan beri devam eden yol ayrımının artık kesinleşmesi artık sert bir viraja alınmasını gerekli kılar.’’(Beyaz  78)

Hece-aruz edebiyatçıların bir numaralı gündemi olur ve bu konuda birtakım tartışmalar başlar. Genç Kalemler dergisinde yayımlanan Yeni Lisan makalesi içinde barındırdığı fikirler bakımından dikkat çeker. Ömer Seyfettin makalede şunları söylemektedir: ‘‘ Beş asırdan beri konuştuğumuz kelimeleri, me’nûs denilen Arabî ve Farisî kelimeleri mümkün değil terk edemeyiz. Hele aruzu atıp Mehmet Emin Bey’in hercaî vezinlerini hiçbir şair kabul etmez.’’(Kolcu 2007:132)Bunları söyleyen Seyfettin’in bir zamanlar aruzun yanında olduğunu biliyoruz.

Birçok edibin yazıları gazete sütunlarındaki yerini alır. Necib Asım Millî Aruz adlı yazısında hece veznini ele alır ve birtakım tekliflerde bulunur. Köprülüzade Mehmet Fuat ise şunları söyler: ‘‘ Hayatın ve tabiatın her şeyini ihya ve terennüme daima muktedir olan muhtelif aruz vezinleri yerine, ancak tadâdın temin ettiği ahenk-i basit ile terennümsüz bir vezin ikamesine kalkışmak garib ve bî-faidedir.’’(Kolcu 2007: 140) Mehmet Akif muhasebelerinden birini bu konuya ayırmıştır. Ahmet Hikmet’in Türk Yurdu’nda yayımlanan Millî Aruz makalesi de önemlidir. ‘‘ Türkçede iki türlü vezin vardır. Biri  Arabcadan menkul aruz diğeri milli veznimiz olan parmak hesabıdır. Onların birini diğerine tercih etmeye kalkışmak abestir. İkisine de ruhumuz yabancı değildir iki tarzdan da lezzet bulabiliyoruz.’’(Kolcu 2007: 141)diyerek bir tarafın yanında olmaz. Cenap Şahabeddin aruzun değerinin bilinmemesinden şikayetçidir. Ziya Gökalp milli veznimizin hece vezni olduğunu ifade eder ve heceyle şiirler yazar. Birçok genç şairi etkiler ve hece vezninin yayılmasına katkı sağlar. Reşat Nuri Edebiyat-ı Millîye Meselesi adlı yazısında işi zamana bırakır: ‘‘ Aruzun en uzlaşmaz taraftarları bile eski tantanalı, tumturaklı vezinlere artık tahammül edemiyorlar.’’(Kolcu 2007: 162)

Şairler Derneği üyeleri şiirlerini heceyle yazacaklarını söylerler. Halit Fahriyse şunları söylemektedir: ‘‘ Aruz yine süklüm büklüm yaşasın. Onu, gün görmüş saçları ağarmış bir ninemiz yahut sevgili bir dadımız gibi köşe minderine oturtalım, ara sıra hatırını soralım, incitmeyelim.’’(Kolcu 2007: 185)

Mütareke ve Millî Mücadele yıllarında da hece-aruz münakaşaları tüm hızıyla devam eder. Sırf bu konunun olduğu dergiler çıkarılır. Şair ve Nedim bunlardandır. Dönemin ilk tartışması Ömer Seyfettin’in Tercüman gazetesinde neşrettiği Şiir Başka adlı makalesiyle başlar. Ardından Halit Fahri, Yusuf Ziya ve Reşid Süreyya tartışmaya dahil olur. Seyfettin bu yazısında hece vezninin millî vezin olduğunu söylemesi ve Halit Fahri’yi aruzu kullanmakla suçlaması tartışmayı alevlendirir. Ömer Seyfettin’in makalesine Halit Fahri Şiire Karışmayın, Reşid Süreyya da Evet, Şiir Başka makaleleriyle cevap verir. ‘‘Bu dönemde bilhassa hece vezni taraftarlarını desteklemek, millî vezinle yazılmış en güzel eseri tespit etmek için bir anket açılır.’’(Kolcu 2007: 207)

Yusuf Ziya bu konuda ciddi tartışmalara girenlerin başındadır. Aruz ve Hece Vezinleri yazısında düşüncelerini ifade eder. Aruzun Türkçe ’ye uygun olmadığını, kelimeleri bozduğundan dem vurur.

1917’de kurulan Şairler Derneği hecenin yanındadır. Yeni Mecmua dergisinde heceyle yazılmış şiirler yayımlanır. Fuat Köprülü Milli Vezin yazısında yüzyıllar öncesinden köklü bir geçmişe sahip olan veznimizin hece olduğunu söyler.

Ömer Seyfettin ile Halit Fahri arasında bir tartışma olur. Buna Yusuf Ziya, Hıfzı Tevfik, Reşit Süreyya gibi isimler de katılır. Halit Fahri bu dönemde aruzun yanındadır. Ömer Seyfettin’in “Acem aruzu öldü demesi tartışmayı alevlendirir. Halit Fahri aruzun altı yüz senedir kullanıldığını söyler. İlerleyen zamanlarda Halit Fahri’de hecenin yanında yer alacak hatta bunu Aruza Veda şiiriyle de gösterecektir.

Milli edebiyat sanatçıları aruzun bizim dilimize uygun olmadığını savunurlar. Dilimize uygun olmadığı için de diğer dillerden kelimeler alınmıştır. “Milli edebiyatçıların temel iddiası, aruzun uzun ve kısa hecelerden meydana gelen ahenk düzeniyle Türkçeyle uyuşmadığı, bu sebeple de şiirde dili zorladığı, şiire ifade sınırlamaları getirdiği yolundadır.” (Kahraman 2003: 91)

Milli edebiyatın amaçları arasında sade dili kullanmak, hece ile yazmak geliyordu. “Milli edebiyatçıların Hece vezninde ısrar etmeleri ve Aruz’u reddetmeleri psikolojik olduğu gibi ideolojik bir nitelik de taşır. Yaşanan siyasî krizler, Arapların Osmanlı’ya karşı isyanları, Türk milliyetçilerinin yeni bir hayat tasavvuru, Tanzimat’tan beri devam eden yol ayrımının artık kesinleşmesi artık sert sert bir viraja alınmasını gerekli kılar. “(Beyaz 78)

Yıllar sonra Halit Fahri hatıralarında aruzu bırakmaya mecbur olduklarını ifade edecektir.

Yahya Kemal Dergâh’ ta vezin meselesine değinir. Kendisi aruz vezniyle yazmasına rağmen eleştirilere katılmamıştır. ‘‘ Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Mehmet Akif’in dışında hemen bütün şairler heceyi benimsemiş bulunuyorlardı. Akif ve Yahya Kemal’de kendileri kullanmadıkları halde, hece veznine karşı çıkmadılar.’’(Okay 2010: 162)

3.Yeni Hayat:

1911 yılında Ziya Gökalp’ın yazdığı ve Genç Kalemler dergisinin 2. Sayısında yayımlanan “Yeni Hayat ve Yeni Kıymetler”adlı yazı, “Yeni Hayat” kavramının ilk defa telaffuz edildiği yzıdır. Ziya Gökalp bu yazısında meşrutiyetin ilânı ile siyasi inkılabın yapıldığını, sıranın içtimai inkılapta olduğunu ancak bunun siyasi inkılaptan daha zor olduğunu söyler. Ziya Gökalp’in “içtimai inkılap” kavramıyla kastettiği Türk toplumunun yeni aile, yeni felsefe, yeni ahlak, yeni siyaset, yeni hukuk ve yeni iktisadı benimsemesidir. Bu inkılabı “Yeni Hayat” kavramıyla karşılamıştır.

Ziya Gökalp bu hayatı almanın usulü ve biçimi ile ilgili de fikirlerini ifade eder. Osmanlı içindeki gayrimüslimlerin bu hayatı Batı’dan aldıklarını ancak bu usulün bize uymadığını söyler. Onlar bu hayatı Avrupa’dan “hazır elbise” gibi almışlardır. Çünkü bu hayat onlara tıpatıp uyar.  Ancak bize kültürel bakımdan kolay uyum sağlanabilecek bir yeni hayat tasavvuru lazımdır. Yeni Hayat’ın Türk iradesine, Türk hassasiyetine ve Türk milletinin mukaddesatına uygun olmasını birinci şart olarak gören Ziya Gökalp Türk milletinin bu hayatı nasıl elde edeceğini de araştırır. Ziya Gökalp “Anane ve Kaide” adlı yazısında Yeni Hayat’a kaidelerle değil , ananelerle ulaşmanın mümkün oluğunu ifade eder. Bu yazıda radikalliğin ve muhafazakarlığın çarpıştığını ancak her iki anlayışında kaidecilik esasında birleştiğini söyler.

İkinci Meşrutiyet dönemi tarihimizde eğitim konusunda en çok yazımın yazıldığı dönem olmuştur diyebiliriz. “Türk eğitiminin en canlı ve hareketli devri 1908-1914 arasıdır. Bu dönemde devrim ruhunun ve Osmanlıcılık fikrinin örünü olarak her düzeydeki okullar biraz gelişti.”(Ergün 2009: 263) Burada yayımlanan eserlerin payı da büyüktür.

3.1.İkinci Meşrutiyet Dönemindeki Eğitim Reformları:

Eğitim düşüncesinde: yenileşme döneminden itibaren eğitim sistemimizde batılılaşmaya gidilmiştir. Batıya giden öğrencilerin bunda payı büyüktür. Emrullah Efendi’nin bu dönemdeki fikirleri önemlidir. Tûbâ Ağacı Nazariyesi adlı eseriyle eğitim tartışmalarına seçkinler eğitimini de eklemiştir. Bu eserindeki tartışmalar seçkinler ile kitle eğitimi üzerinde olmasıydı. Bu konudaki tartışmayı Satı Bey yapmıştır. Eğitim konusunda fikir öne sürer diğer isimlerse şöyledir: İsmayıl Hakkı Bey, Edhem Nejad, İsmail Mahir Efendi, Prens Sabahattin, Nafi Aruf ve Ziya Gökalp’a aittir.

3.2.Harf Devrimi

1860’tan itibaren bu konuda çalışmalara başlanmıştır. Arap harflerinin ıslahı gündeme gelmiştir. Bu dönemdeki yazı sorunuyla ilgili tartışmaları şu maddelerle toplayabiliriz:

Arap harflerinin ıslah edilmesi taraftarları: Bu gruptaki isimler Arapça ve Farsça kelimeleri kendi kurallarına göre, Türkçe kelimeleri kendi kurallarımıza göre yazmayı teklif ederler. Harflerin ayrı ayrı yazılmasını önermişler hatta bir ara bunu yazışmalarda kullanmışlardır.
Arap harflerinin bırakıp Latin Harflerinin kabulünü savunanlar: Hüseyin Cahit, Celal Nuri, Abdullah Cevdet, Kılıçzade Hakkı gibi isimler bu görüşü savunurlar.
Bu konudaki ilk resmi girişim Mearif Nezaretinde 1909 yılında imla komisyonu kurularak yapılır. 1914 yılında Islahat-ı İlmiye Encümeni kurulur ve çalışmalar gerçekleştirilir. Eğitim konusunda yapılan bu tartışmalar Cumhuriyet Dönemine zemin hazırlamıştır ve yeni devletin temellerini oluşturmuştur.

İkinci Meşrutiyet sonrasında artık toplum hayatında da bir düzenlemeye gidilmesi gerektiği gündeme gelir. ‘‘ Ali Canip Garb Mektebinin Amilleri yazısında yeni hayat ihtiyacını üç sebebe bağlar:

Siyasî Uyanış
Kendi Kendini Tekrar
Batıdaki Yeniliğin Keşfi ‘’(Ercilasun 2013: 149-150)
Mehmet Ali Tevfik, İttihat ve Terakki’nin bir toplantısında Yeni Hayat adlı bir konferans verir. Bu konuda ilk ciddi çalışma Ziya Gökalp’a aittir. Birçok yazı kaleme almıştır. ‘‘ Yeni hayat demek yeni iktisat, yeni aile, yeni bedaet, yeni felsefe, yeni ahlak, yeni hukuk, yeni siyaset demektir. Bu yeni hayatı yaratmak için eski kıymetleri terk etmek, her bir şubeye ait yeni ve hakiki kıymetler aramak ve onlara revaç vermek mecburiyeti vardır.’’(Ercilasun 2013: 152)diyen Ziya Gökalp bu fikirlerini gerek Türkçülüğün Esasları gerekse Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak eserlerinde genişçe anlatmıştır.

4.Dil ve Üslup:

4.1. Yeni Lisan:

Millî edebiyat 1911’de Selanik’te çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisiyle başlar. Burada dil ve edebiyatla ilgili görüşleri dönemin edebiyat ortamını, tartışmaları görmek mümkündür. Yeni Lisan Hareketi ile dilde sadeleşme ve ve dilin Türkçeleşmesi meseleleri gündeme gelir. Dönemin yazarları çeşitli dergilerde bu konuda lehte ya da aleyhte yazılar yayımlanır. Halit Ziya’nın Yeni Lisan, Servet-i Lehçe ve Kelimatta Hayal adlı üç yazısı vardır. Halit Ziya  ‘‘Dilden Arapça ve Farsça kelimeleri atmakla dilin fakirleşeceği ve standartlaşacağı görüşündedir.’’ (Ercilasun 2013: 81)

İsmail Suphi, Lisan-ı Osmânîyi Tamim yazısında dilin önemli olduğunu vurgular. Bunun siyasete de etki ettiğini söyler. Celal Sahir’in Servet-i Fünûn’da Lisanımız adlı üç makalesi yayımlanır. Mehmet Emin’in şiirlerinin sade olduğunu söyler. ‘‘ Lisanın sadeliğini yalnız gazete makalelerinde lazım addettiğinin anlaşılmaması gerektiğini bilakis ilim ve fen lisanının da tamamen sadeleşmesi iktiza ettiğini’’ (Ercilasun 2013: 88)söylüyor.

Genç Kalemler dergisinin 11 Nisan 1911 tarihli sayısında Yeni Lisan başlıklı bir yazı yayımlanır. Bu yazının Ömer Seyfettin’e ait olduğunu biliyoruz. Seyfettin bu yazısında edebiyatımızın genel görünümünü çizer. Millî bir edebiyat vücuda getirmemiz gerektiğini ifade eder. Millî edebiyatı meydana getirmenin şartı da milli bir dildir. ‘‘Türk çocuklarına verilmek istenen millî dil şuuru, aslında Yeni Lisan hareketinin temelinde yatan en önemli gerçekti.’’(Öksüz 2004: 111) Artık taklit safhasından çıkıp yaratma safhasına geçilmesi gerektiğini ifade eder.

‘‘Genç Kalemler’in Türkçe’yi Arapça ve Acemcenin istilasından kurtararak onu bağsızlığa kavuşturmak hususundaki çabalarına en çok karşı duranlar ise, Fecr-i Âtî’nin dağılmasından sonra Genç Kalemler’in açmış olduğu çığıra katılmış olan, Yakup Kadri ve Köprülüzade Mehmet Fuat’tır.’’(Akyüz 1995: 162)

Yeni Lisancılara ilk itiraz Körülüzade Mehmet Fuat’tan gelir. Edebiyat-ı Milliye yazısında bunu açıklar. Sanat ve estetik açısından onlara karşı çıkar. Ali Canip’te Fuat Köprülü’ye bir cevap yazar. Bu yazıya Fuat Bey Yeni Lisan yazısıyla cevap verir. Köprülü Yeni Lisancıların dilin seviyesini avamlaştırdığını söyler. Köprülü’nün bu yazısı büyük bir tepki çeker. Tıp okuyan altmış kadar öğrenci grubu Köprülü’ye cevap olarak bir mektup gönderir. Bir diğer cevap Kazım Nami tarafından verilir. Bu tartışma sürerken Yakup Kadri’de Netâyic yazısıyla tartışmaya dahil olur. Yeni Lisancıları alaylı bir dille eleştirir: ‘‘ Yeni… Satıyorlar. Kaça? Bilmiyorum, fakat satıyorlar. İki  senedir gazetelerde ilanlarını görmediniz mi? Yeni Lisan, Yeni Fikir, Yeni Hayat.’’ (Öksüz 2004: 121) Buna karşılık olarak Genç Kalemlerde Pespâye Bir Hicve Ciddî Bir Cevap başlığıyla Yakup Kadri’ye cevap verilir. Tartışmalar Süleyman Nazif’te katılır. ‘‘ Süleyman Nazif’e göre, halkın aydından anlamadığı şey kelime, ibare ve terkip olmayıp fikirdir. Bu bakımdan dil ne kadar sadeleştirilmeye çalışılırsa çalışılsın bir köylünün anlamadığı bir fikri, ona anlatmakta yetersiz kalır.’’(Öksüz 2004: 128)

Bir süre sonra Yeni Lisancılara itiraz edenler de bu hareketi desteklemişler ve bunun içinde yer almaya başlamışlardır.

4.2.Millî Edebiyat:

Bu dönemde kendimize ait bir edebiyat oluşturmanın gerekliliği gündeme gelir. ‘‘ Millî edebiyat, ırkî edebiyat, modern bir zamanda  millî edebiyatın diğer milletlerin edebiyatlarına karşı mutaassıp tutumu, halk için edebiyatın anlamı gibi başlıklar tartışmanın ilk planını oluştururlar.’’(Argunşah 2013: 211) Ömer Seyfettin ‘‘Millî edebiyat için vezin ve dil gibi malzemeyi önemserken konu hususunda yazarın isterse Çin’den bile bahsetse eserinin yine milli olabileceğini, yalnız zemin itibariyle yüksek seviyede eserlere ihtiyaç duyulduğunu ifade etmekteydi.’’(OKAY 2010:162)

Köprülüzade Mehmet Fuat ise şunları söyler: ‘‘ Millî Edebiyat akımının ilk bahis konusu olmasından itibaren az-çok değişik yönlerde geliştiğini, birçoklarının konuyu yanlış anladığını belirttikten sonra milli edebiyatın yalnız bir dil ve vezin meselesinden ibaret olmadığını, sosyal bir vakıa olan millî şahsiyetin edebî eserlerde görülmesi gerektiğini, bu safhada başka milletlerde olduğu gibi millî destan bakiyelerinden hareketle bir millî romantizm yaratılabileceğini ileri sürer.’’(Okay 2010: 162)

Milli Edebiyatın Klasik Edebiyat eleştirisinde de bulunmuştur. Milli edebiyatçılar dil, vezin ve konu bakımından eski edebiyatı eleştirirler. Tamamen Arap ve Acem edebiyatı etkisinde olduğunu söylerler. Ömer Seyfettin işlenen konular yönünden eleştirir. “Eskiden şairlerimiz yalnız meyveden, mahbuptan, muğbeçeden bahsederlermiş. Sonra kelebekler, havalar, bulutlar, ahlar, ohlar başladı. En nihayet kuğular, göller, kemerler, mehtaplı geceler, bitmez tükenmez mesafeler, füsunlar moda oldu. Edebiyatta Arap, Acem, Frenk ruhu kaynaşıyor, Türklük kör ve sağır bir şuursuzluk içinde kaybolup gidiyordu.’’ ( Beyaz 74)

Ali Canip klasik edebiyat isimlendirmesi yerine taklitçi edebiyat isimlendir ilmesi kullanılır.

Bunlardan hareketle yeni bir edebiyata ihtiyacımız olduğunu söylerler.

4.3.Dil Tartışmaları:

Yeni Lisan konusunda tartışmalarla karşılaşıyoruz. Dilimizin Türkçe olduğunu savunanlar vardır. Milli edebiyat akımının üzerinde durduğu nokta yabancı dilbilgisi kurallarıdır. “Türkçülük düşünce akımına göre, milli bir devlet kurabilmek için önce dilin milli olması gerekir. Dilin milli olması demek, hem sözlü hem yazılı anlatımda Türkçe kelimelerin ve kuralların hâkim olduğu dil demektir. “(Duymaz  2008: 178)

Ömer Seyfettin Milli Şiirler adlı yazısında dilimizin sadeleştiğini söyler. ‘‘Türk dilini ve yapılması gerekenleri Ömer Seyfettin şöyle sıralar:

Arapça ve Farsça dilbilgisi kuralları kullanılmayacak, özel anlam kazanan klişeleşmiş olanlar kalacak.
Arapça ve Farsça kelimeler Türkçe telaffuzlarına göre yazılacak, Türkçede kazandıkları manalarla kullanılacak
Dile girmiş kelimelere dokunulmayacak. Terimler Arapçadan türetilecek.
Başka bir Türk lehçesinden kelime alınmayacak.
Yazı dilinde İstanbul şivesi esas alınacak.’’(Enginün 2013: 102)
Ali Canip ise eski edebiyatı bir kenara bırakır. Artık yeni bir devrenin başladığını söyler. “Artık eski lisan ölüme her dakika biraz daha yaklaşıyordu. Çünkü onun şartları hilafında yazı yazılmıyor discussion: muaheze başlıyordu. Genç Kalemler Eski Lisan nedir, asla konuşulmayan, vatansız bir dil, bize şu ve şu şartlar içinde bir lisan, yeni bir lisan lazım dedi.” (Yöntem2005: 331)

‘‘Genç Kalemler mensuplarıyla Servet-i Fünun ve Fecr-i Âtî mensupları arasındaki tartışmalar bu konunun toplum tarafından benimsenmesine de yol açmıştır.’’(Enginün 2013: 763)

Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları eserinde dilde tasfiyecilik ile ilgili görüşlerine yer verir. Halkın dilinin esas alınması gerektiğini savunur.

Dil konusunda Yeni Lisancılarla tartışmaya girenler de olmuştur. “Süleyman Nazif, Yeni Lisancılarla cengiz hastalığı diyerek alay eder. Yakup Kadri, Yahya Kemal gibi isimler bunların Çağatay ve Uygur Türkçesinden kelimeler aldıklarını, dilimizi bunlara yaklaştırmaya çalıştıklarını söyleyerek eleştirirler.”

5.Edebî Eserler:

5.1.Cadı:

Dönem Birinci Dünya Savaşı öncesidir. Rübab dergisinde Cadı’nın basit bir roman olduğu yazılmıştır. Hüseyin Rahmi bu duruma üzülen okuru Mevhide Ziya Hanımefendi’ye bir mektup yazıyor. Bu mektupta kendine yöneltilen eleştirilere cevap veriyor.

“…. Emin olunuz Rübab namı verilen o çoluk çocuk karalaması, nev-heyesânın siyah tecrübe tahtası olmaktan başka bir mahiyeti bulunmayan o mecmuayı çok okuyan yok. Cadı muharriri aleyhindeki suikast henüz pek duyulmadı.” (İleri )

Şahabettin Süleyman, Hüseyin Rahmi için şunları söyler: “O ne derse desin! Edebiyat-ı Osmaniye’mizin roman kısmı, geçen ve bu sene Hüseyin Rahmi’nin Gulyabani ve Cadı’sıyla yaşıyor. Halka gıdayı mütalaayı bunlar veriyor. Beğenenlerin beğenmeyenlerden kesir olduğunu aded-i temsilâtla satışın mikdar-ı nisbîsi ispat ediyor.”(İleri )

“Cadı 355 sahifelik bir roman… Hakkında yapılan tenkitler münasebetiyle yazılan kitap adedi 5,yekûn sahife sayısı ise 599… Mecmua yaprakları arasında kalan yazılar da hesaba katılırsa bu rakam takriben 700 olabilir. “(Yavuz 2013: 1455)

Hüseyin Rahmi’nin Cadı romanı 1912’de yayımlanır. Romanın konusuna bakacak olursak dul bir kadın bebeğiyle dayısının evine sığınır. Yengesi tarafından zorla evlendirilmeye çalışılır. Ona bir koca adayı bulurlar. Etrafta bu adamın ölen karısıyla ilgili rivayetler dolaşır. Karısının öldükten sonra cadıya dönüşerek kocasının yeni eşlerini öldürdüğünü konuşmaktadırlar. Buna karşın genç kadın bu adamla evlenir. Ne var ki cadı onun üstüne musallat olur. Genç kadın dayanamaz yalıyı bırakıp gider sonra bunun gerçek olmadığı öğrenilir.

Bu roman yayımlandıktan bir yıl sonra Şeha Süleyman Rübab Mecmuasının 51.sayısında “Son Bir Eseri Cadı” başlığıyla bir eleştiri yazar. Yazıda romanın acele, özensiz yazıldığını dile getirir. Bu yazının ardından eleştiriler birbirini izler. Halit Fahri, Sabahattin Enis, Ali Naci, Hakkı Tahsin gibi yazarlar da Şehabettin  Süleyman gibi düşünmektedirler. Hüseyin Rahmi’nin Cadı adlı romanı hakkında Şahabettin Süleyman şunları der: “Cadı yazarın son eseridir. Hüseyin Rahmi cemiyet hayatının gülünç noktalarını arar, onları birbirine karıştırarak canlı sahneler meydana getirirdi….. Biraz tanzim ve tertip güzelliği, biraz dikkat ve ihtimam bulunsaydı ne güzel eser olabilirdi.”  (Ercilasun 2013:361)Eseri sanat bakımından değersiz bulur.

Bunların üzerine Hüseyin Rahmi Zamane Eleştirmenlerine Cevap: Cadı Çarpıyor eserini yazarak bu eleştirilere cevap vermiş olur. ‘‘ Eleştiriler Ali Naci’nin Cadı Hortladı yazısıyla devam eder. Cemal Nadir Bey’de Bir İzah başlıklı yazısıyla benzer bir tutum sergilemiştir. “(Yavuz 2013:1457)”

Bunların üzerine Halit Rahmi Şekavet-i Edebiye adlı yeni bir eser yazar.

5.2.Çıkmaz Sokak

1908’de Resimli Kitab’a yazdığı kadın eşcinselliğin anlatıldığı Çıkmaz Sokak adlı piyes konusunun farklı olmasından ötürü eleştiri konusu olur. ‘‘Yazarın realist bir tutumla ele aldığı bu konu, ahlakî açıdan Mehmet Rauf, Raif Necdet tarafından tenkit edilir. Onlar toplumda bu türden tiplerin bulunmadığını belirtirler. Yakup Kadri ve Mehmet Rauf ise eseri seçilen konunun cüreti ve yapısı bakımından değerli bulurlar.’’(Enginün 2013: 724)

Müfit Ratip ise eserin gayr-i ahlaki olduğunu söyler. ‘‘ Şahabettin Süleyman’ın tezli bir piyes olabilecek bu vak’ayı ssdece hikâye etmesi yetersizse de bu konuyu seçmiş olması yerindedir.’’(Enginün 2013: 725)Şahabettin Süleyman’ın eserinin konuşulmasından memnun olduğunu Yakup Kadri anılarında anlatmaktadır.

Sanat sanat içindir; Sanat toplum içindir fikri üzerinde durulur. Buradan ahlak konusuna geçilir. “Resimli Kitab yazarlarından Raif Necdet, edebiyatın gerçekçilik akımı eksenin toplumsal yaşamın fotoğrafını sergileyen bir sanat olduğunu öne süren” (Yavuz 2013: 1453) Yakup Kadri bu temaları işlemenin önüne geçilemeyeceğini ifade eder. Çıkmaz Sokak’a bir eleştiriyi de Mehmet Rauf yapar. Çıkmaz Sokak’ın vicdanları yaralayıcı, tüyler ürpertici, pisliklerle dolu olduğunu yazar.

5.3. Ruh-ı Bî-kayd

Tahsi Nahit’in 1910’da şiirlerini topladığı eser olan Ruh-ı Bî-kayd o dönemde kısa bir tartışmaya vesile olmuştur. Tahsin Nahit “hakkındaki kitabında Rifat Necdet Evrimer, Tahsin Nahit’in Ahmet Haşim’in etkisinde olduğunu belirterek şiirlerinin “ferdî ve enfüs’i karakter” taşıdığını ve ona “melâal şairi” denebileceğini yazmıştır.” (Enginün, 2014:606/607) Bunun üzerine Tahsin Nahit, Ahmet Haşim etkisinde bir şair olarak tanınmıştır ve Haşim eseri eleştirmek üzere “Ruh-ı Bî-kayd Fırsatıyla” adında bir yazı yazmıştır. Bu yazıda eserden çok Servet-i Fünûnculara hücum etmiş ve Tevfik Fikret’in dünyasını dar bulduğunu belirtmiştir.

Şahsiyetler:
6.1.Ahmet Haşim:

1912 yılında Haşim, Bir Günün Sonunda Arzu şiirini yayımlar. Bu şiir edebiyat büyük yankı uyandırır. Çeşitli yorumlar, tartışmalar, karikatürler birbirini izler. Bir grup şiirin çok güzel olduğunu söylerken diğer grup şiiri anlamsız ve muğlak olmasından dem vurur. Bunun üzerine Ahmet Haşim’de Şiirde Mona ve Vuzuh başlıklı bir yazı kaleme alır. Bir yandan eleştirilere cevap verir diğer yandan şiirin nasıl olması gerektiğini açıklar.

“Hâlbuki şair, ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vazı-ı kanundur. Şairin lisanı anlaşılmak değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında mutavassıt bir lisandır” (Okay2011: 94)

Şiir duyulmak için, anlaşılmak için vücut bulmuştur.

“Mana araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o sihrengiz sesi telafiye kafi midir?” (Okay 2011: 98)

Şiiri deştiğimizde çıkardığımız mana kuşun bir iki lokma etinden ibarettir.

Şiirde manayı kapalı tutan şairin başarılı olduğunu söyler.

Haşim yazısında şiir eleştirmenlerini de eleştiriyor. Şiiri yorumlar kendi zevklerine göre davrandıklarını söylüyor.

“Hâsılı şiir, resullerin sözü gibi, muhtelif tefsîrata müsait bir vüs’at ve şümul haiz olmalı.” (Okay 2011: 108)

İyi şiir peygamberlerin sözü gibi çeşitli tefsirlere açık olmalıdır, diyerek poetikasını bitirir.

6.2. Mehmet Emin Yurdakul

Mehmet Emin Yurdakul, edeb’i camia içerisinde 1897-1898 Türk Yunan Harbi dolayısıyla yazdığı Anadolu’dan Bir Ses -yahud- Cenge Giderken  adlı şiirle tanınır. Tevfik Fikret 1901 ve 1902 senelerinde yazdığı mektuplarla şairi takdir eder. Rıza Tevfik, Mehmet Emin’in şiirlerini Türklüğün duygu dünyası ve fikir yapısına uygunluğundan dolayı her fırsatta över. Rıza Tevfik, bu tavrından dolayı Servet-i Fünun şairlerinden Ömer Naci Bey’in hücumuna uğrar. İki sanatçı arasında iki ay boyunca Çocuk Bahçesi adlı mecmuada tartışmalar sürer. Ömer Naci Bey, Evzân-ı Şi’riyemize Dâir başlıklı yazasında hece vezninin yetersiz olduğundan bahseder. Bir süre sonra Hüseyin Cahit de bu tartışmalara katılmış, hatta bu iki sanatçıyı alaya alır. Mehmet Emin, bu süre içinde tartışmaların dışında kalarak şiirlerini aynı dergide yayınlamaya devam eder. Mehmet Emin’in bu yeni tarz şiirleri genelde takdirle karşılanmasına rağmen, Servet-i Fünûn edebiyatının gençler üzerindeki etkisi, genç şairlerin Milli Şair’in açtığı bu yola yönelimlerini geciktirdi. Ancak yavaş yavaş hece ölçüsüyle ve sade dille şiirler yazılmaya başlanır. Enis Behiç, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya gibi şairlerin milli konulara yer verdiği görülür.

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra ise Mehmet Emin’in şairliği doğrudan tartışmalara konu olmasa da bu devirde yapılan şiir tartışmaları, Meşrutiyet öncesinde onun üzerinde yapılan tartışmalardan hareketle teşekkül eder. Pek çok Milli Edebiyat mensubu onun  şiirlerini ve şairliğini örnek göstererek Milli Edebiyat şiirinin nasıl olması gerektiği üzerinde durur. Ömer Seyfettin 1914’de yayımladığı “Ey Türk Uyan” adlı yazısında Mehmet Emin hakkında şöyle diyor: “Biz Yaralar ve Sargılar şiirinin büyüklüğü hakkıyla idrak edemeyiz. Fertler, fertlerin yarattığı ferdî güzellikleri görür. Fakat kendi müşterek ruhunu terennüm eden bir şairin sanatını, içtima’i ve mukaddes heyecanını bizzat millet ve milletler görür.” (Enginün, 2014:235) Halide Edip’de 1919’da Büyük Mecmua’da yayımladığı yazı dizisinde milli şiiri anlatırken Mehmet Emin’i örnek gösterir.

 

KAYNAKÇA

ENGİNÜN, İnci (2014), Yeni Türk Edebiyatı, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e(1839-1923), Dergâh Yayınları, İstanbul

ERCİLASUN, Bilge (2013), “İkinci Meşrutiyet Devrinde Tenkit”, Dergah Yayınları, İstanbul

ŞEN, Cafer (2009), “Fecr-i Âtî Encümeni Edebiyatı”, International Periodical For the Languages, Literature  and History of Turkish or Turkic Volume 4 /1-II  Winter

BOZDOĞAN, Ahmet (2007), “Birinci Yeni Lisan Makalesini Millî Edebiyat Akımının Bildirgesi Olarak Okumak”, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi XI/2 – 2007, 251-266

BEYAZ, Yasin, “Milli Edebiyat Döneminde Tenkit”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi The Journal of International Social Research Cilt: 7  Sayı: 31 Volume: 7   Issue: 31

KAHRAMAN, Âlim (2003), “XX. Yüzyılın İlk Çeyreği İçinde Türk Edebiyatında Eleştiri”, Hece Eleştiri Özel Sayısı, S.77-78-89

RIFAT, Mehmet(2008), “Bizim Eleştirmenlerimiz”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul

GÜR, Âlim(2009), “Türk Tenkit Tarihi Ders Notları”, Palet Yayınları, Konya

KOLCU, Hasan (2007), Türk Edebiyatında Hece-Aruz Tartışmaları, Akçağ Yayınları, Ankara

OKAY, Orhan (2011), Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı, Dergâh Yayınları, İstanbul

OKAY, Orhan (2011), Poetika Dersleri, Dergâh Yayınları, İstanbul

ÖKSÜZ, Yusuf Ziya (2004), Türkçenin Sadeleşme Tarihi Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi, TDK Yayınları, Ankara

2,600BeğenenlerBeğen
popüler kategoriler
son yorumlar
HABERLER

Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz