Türk Televizyon Dizilerinin Küresel Başarısı: Evrensel İnsan Yaklaşımı (Prof. Dr. Sedat Cereci)

Ege Küçükkiper

Varlık, Zaman ve Şiir: Taşa Bağlarım Zamanı (Mustafa Günay)

Türkiye Tiyatrosunda Romantik Karakterler (Dr. Beliz Güçyılmaz)

Ziya Şakir (Soku)’nun Selçuk Saraylarında Ömer Hayyam’ın Hayat ve Maceraları Adlı Romanının Tarihsel Roman Olarak İncelenmesi (Arzu Özyön)

Edebiyat 16 Nisan 2017
271

Bu çalışma Ziya Şakir’in Selçuk Saraylarında Ömer Hayyam’ın Hayat ve Maceraları adlı tarihsel romanını incelemeyi amaçlamaktadır. 1883-1959 yılları arasında yaşamış olan yazar Soyadı Kanunu devriminden sonra Soku soyadını almıştır. İlk eseri Köylü Kızı’nı 1899 yılında henüz 16 yaşındayken yazdı. Daha sonra yazın hayatına Hüseyin Servet, M. Ziya, Hamid Nuri, Bahtiyar, Emekligil, Z. Melek ve Abdülmüheymin gibi çeşitli mahlaslar kullanarak devam etti. Hanımlara Mahsus Gazete’de ve Çocuklara Mahsus Gazete’de başyazarlık yaptığı süre içinde hukuk eğitimine devam etti. Eğitim, sürgün ve savaş gibi nedenlerle Balkanlar, Halep ve Mısır’da bulundu. Mısır’da bulunduğu yıllarda sinema ile de ilgilenen Ziya Şakir, senaryo yazarlığı da yaptı. Aynı adlı romanından uyarladığı “Allah’ın Cenneti” senaryosu 1939’da Muhsin Ertuğrul tarafından filme çekildi.

1910 yılında Suphi Nuri ve Muhlis Sebahattin ile birlikte Genç Türk gazetesini çıkardı ve bu gazetede yazdığı İttihatçıları eleştiren yazılardan dolayı gazete 11’inci sayısında kapatıldı. Mısır’a sürgün edilmesi bu olay üzerine vuku buldu. Türkiye’ye döndüğünde ise Sinop’a sürgün edildi. Tarihe olan ilgisi nedeniyle Cemiyet-i İnkılabiye derneğine üye oldu ve derneğin Mecmua-i İnkılap adlı yayın organını kendi evinde bastı. Çeşitli gazetelerde tefrika ettiği tarihsel yapıtlarla tanındı. 1928 tarihinden itibaren yaklaşık 140 tane yapıtı Son Posta, Yeni Gün, Tan, Son Telgraf, İkdam, Kitap, Köroğlu ve Vatan’da tefrika edildi ve bunlardan bazıları da kitap halinde yayımlandı. Yeni harfler ile yazdığı yazılardan oluşan Meçhul Asker tefrikası kalıcı oldu.

Yazdıklarından dolayı uzun yıllar sürgün hayatı yaşamasına rağmen yazmaktan hiç vazgeçmeyen Ziya Şakir yaşamı boyunca yaklaşık 300 civarında eser vermiştir. Buna rağmen ülkemizde kendisinin çok fazla tanınmaması ve eserleri üzerine neredeyse hiçbir çalışma yapılmamış olması son derece üzücüdür. Bu nedenle bu çalışmanın temel amacı Ziya Şakir’in Selçuk Saraylarında Ömer Hayyam’ın Hayat ve Maceraları adlı eserinden hareketle hem bugüne kadar ihmal edilmiş olan yazarı tanıtmak, hem de tek eser üzerinden de olsa yazarın tarihsel romana katkılarını, kullandığı teknik, dil ve üslubu okurlara sunmaktır.

Selçuk Saraylarında Ömer Hayyam’ın Hayat ve Maceraları tarihsel (ya da tarihî) bir romandır. Bu nedenle tarihsel romanın türünün kısa bir tarihine, tanımına ve özelliklerine kısaca yer vermek gerekmektedir. Batıdaki ilk örneğini İskoç yazar SirWalterScott ‘un Waverley(1814) ve Ivanhoe(1820-23) adlı eserleriyle verdiği tarihsel roman türünde daha sonra Fransa’da Alfred de Vingy (1797-1863), Victor Hugo (1802-1885) ve Alexander Dumas Fils (1824-1895) çeşitli eserler vermişlerdir. Hollanda, Macaristan, İspanya Almanya, Belçika, Polonya ve İsviçre’de de sonraları örnekleri verilen tarihsel romanın Türk edebiyatındaki ilk temsilcisi Yeniçeriler (1871) adlı eseriyle Ahmet Mithat olmuştur. Ahmet Mithat’tan sonra tarihsel roman türünün Türk edebiyatındaki ikinci önemli yazarı olarak 1880 yılında yazdığı Cezmi adlı romanı ile Namık Kemal gelmektedir (bkz. Çetin, 2011).

Tarihsel romanın nasıl tanımlanacağı konusuna gelince, Nurullah Çetin tarihsel roman türünün tanımını aşağıdaki şekilde vermektedir:

Tarihî roman, geçmişte belirli bir zaman diliminde olup bitmiş olayların, yaşantıların, belirgin dönemlerin, önemli kişilerin hayat hikâyelerinin, tarihî geçekliğe bağlı kalınarak, romancı muhayyilesinde zenginleştirilip yeniden üretildiği metindir. Tarihî romanda olaylar ve kişiler tarihten alınır, ancak bunlar olduğu gibi nakledilmek yerine belirli bir amaca göre yeniden düzenlenir, canlı yaşantı sahnesine dönüştürülerek sunulur (Çetin, 2011: 220).

Nurullah Çetin’in de vurguladığı üzere tarihî romanlar temelde tarihsel olay ve kişilere dayanmakta, fakat romanın bütününde gerçeklik ve kurgu iç içe geçmiş halde bulunmaktadır. Yani tarih kısmı romanın gerçekliğini, edebiyat kısmı ise kurgusunu oluşturur ve ikisi bir araya gelerek tarihsel romanı meydana getirir.

1. Romanın Adı, Konusu, Başlıca İzlekleri ve Özeti

Selçuklu Saraylarında Ömer Hayyam’ın Hayat ve Maceraları isminden de anlaşılacağı gibi konusunu tarihî bir kişiden ve tarihten almaktadır. Genel olarak 11. yüzyılda Sultan Melikşah döneminde Selçuklu Sarayı’nda bir araya gelen üç eski arkadaş olan Ömer Hayyam, sonradan Nizamülmülk adını alan Abdülkasım ve Hasan Sabbah’ın dünya görüşlerini, seçtikleri üç ayrı yolu ve bu üç kişi etrafında gelişen entrikaları konu alan roman, özelde ise tarihî bir karakter olan Ömer Hayyam’ın hayatı ve dünya görüşü üzerine kurulmuştur. Ömer Hayyam’ın dünya görüşünden hareket ederek de sevgi, hoşgörü, tevazu, hümanizm ve hayatın faniliği gibi izlekler (temalar) vurgulanmaktadır.Romanı özetlemek gerekirse, Fatih Tepebaşılı’nın “iç içe bağıntılı çerçeve anlatım” (bkz. Tepebaşılı, 2012: 37) olarak adlandırdığı teknik kullanıldığından, roman: “Bir yılbaşı gecesiydi. Mister Willson, perdeleri sımsıkı kapanmış bir odada bir şezlonga uzanmış sigara içiyordu. New york caddelerini dolduran neşeli halkın kahkahaları derinden geliyordu. Willson, bütün bunları işitiyor, işittikçe sinirleniyordu. […] Halkın bu coşkun zevk ve neşesi, onun büsbütün asabına tesir etti, yumruklarını sıkarak homurdandı: ‘Ahmaklar eğleniyor’”(Soku, 2010:5) cümleleri ile başlar. New York’ta Mister Willson’un ana karakteri olduğu ve kendi evinde tarih belli olmasa da, yılbaşı gecesi olduğu ifade edilen gecede geçen hikâye bu romanın dış çerçevesini oluşturmaktadır. Fatih Tepebaşılı’ya göre “Böyle bir yapının amacı olayların belli bir kaynaktan öğrenildiği görüntüsü verilmesinden dolayı inanılırlığı artırmak, yazar ile anlatıcı arasında mesafe koymaktır” (2012: 37). Yukarıda da görüldüğü üzere inzivaya çekilmiş olan ve durumu New York caddelerindeki insanların durumu ile tezat oluşturan Mister Willson, o gece yakın arkadaşı Christopher C. Thurber’den hediye olarak Ömer Hayyam’ın hayatı ile ilgili bir kitap alır. Mister Willson merakına yenilerek kitabı okumaya başladığında, onunla birlikte okuyucu da iç çerçeve hikâyeyi okumaya ve Ömer Hayyam’ın hayatını öğrenmeye başlar.

1064 yılında İmam Muvaffak adındaki büyük bir âlimin öğrencileri olan Ömer Hayyam, Abdülkasım ve Hasan Sabbah gelecekte ilk yüksek mevkiye gelenin diğerlerine yardım edeceği konusunda birbirlerine ant içerler. Yıllar sonra Abdülkasım Selçuklu Sarayı’na vezir olarak Nizamülmülk adını alır. Ondan büyük bir alçakgönüllülükle ilk yardım isteyen Nizamülmülk’e yıllar önceki yeminlerini hatırlatan Ömer Hayyam olur. Nizam sözünü yerine getirerek ona geçineceği kadar gelir ve bir ev verir. Böylece Ömer Hayyam, Nizamülmülk’ün himayesinde bilim ve şiirle uğraşarak hayatını sürdürür. Bir süre sonra diğer arkadaşları Hasan Sabbah da Nizamülmülk’den iş istemeye gelir, fakat onda Ömer Hayyam’ın alçakgönüllülüğünden eser yoktur. İsteğini son derece kaba ve küstah bir biçimde iletir Nizamülmülk’e. Buna rağmen vezir ondan da yardımını esirgemez ve bir memuriyet verir sarayda. Ancak sonradan da anlaşılacağı gibi Hasan Sabbah’ın amacı sadece geçinmek için bir iş değildir, gözü çok yükseklerde, vezirin hatta Sultan’ın yerindedir. Bu nedenle de onun saraya girmesiyle türlü entrikalar başlar. Asıl yüzü ortaya çıkıp sürgün edildikten sonra intikam için yemin eder veAlamut Kalesi’nde Şarki İsmailiye mezhebini (Haşhaşiler adındaki tarikatın başlangıcı) kurar ve Nizamülmülk’ü öldürtür. Fakat Ömer Hayyam’ı öldürtmekte başarılı olamaz, zira sonradan Ömer Hayyam ile evlenen Mehtap adındaki cariye onun hayatını kurtarır. Romanın sonunda Ömer Hayyam 73 yaşında kendi eceli ile ölür. Hasan Sabbah’ın sonunun ise ne olduğu bilinmez. Roman yine dış çerçeve hikâyesi ile Mister Willson’un evinde, fakat en baştaki karamsar atmosferin tersine, Mister Wilson’un arkadaşlarını davet ettiği kalabalık bir parti ortamında sona erer. Mister Willson’daki bu ani değişimin sebebi ise, iç hikâyedeki kahramanımız Ömer Hayyam’ın hümanizme, alçakgönüllülüğe, yaşamdan zevk almaya, aşk ve şaraba dayanan felsefesinden başka bir şey değildir.

2. Anlatıcı ve Aktarma Yöntemi

Mehmet Tekin, anlatıcıyı “ ‘anlatı’ işini gerçekleştiren, hikâyeyi okuyucuya sunan kişi” olarak tanımlar. Bir romanda sesini ilk duyduğumuz kişi anlatıcıdır. Anlatıcı roman kişilerinden biri ya da “kişilik kazandırılmış herhangi bir varlık” da olabilir (Tekin, 2012: 31). Nurullah Çetin anlatıcı tiplerini temel olarak gözlemci anlatıcı, özne anlatıcı ve çoğul anlatıcı olarak üç türe ayırmaktadır. İncelenen romanda ise bu anlatıcı tiplerinden gözlemci anlatıcı türünün bir alt türü olan tanrısal konumlu gözlemci anlatıcı bulunmaktadır. Nurullah Çetin’e göre bu tür anlatıcıya ‘hâkim anlatıcı’, ‘omniscient anlatıcı’, ‘üst-anlatıcı’, ‘tümbilir’, ‘tanrı-yazar’ da denir. […] Her şeye vakıf olan, her şeyi bilen kimsedir. Aynı zaman diliminde, farklı mekânlarda, farklı kişilerce yaşanmış olayların hepsini görmüş, izlemiş gibi aktaran, roman kişilerinin iç dünyalarında olup bitenleri, onların neler düşündüklerini bilen kişidir (Çetin, 2011: 107).

Romandaki anlatıcı da aynı zaman dilimi içinde farklı yerlerde bulunan kişilerin yaşadıklarını görmekte ve aktarmakta, hatta iç dünyalarında gerçekleşen olayları ve akıllarından geçenleri de adeta okumuşçasına yansıtmaktadır. Bu durumu birkaç alıntı ile örneklemek mümkündür:

Aradan günler geçti. Hayyam, yine güller ve erguvanlarla süslü revakında oturuyor, önündeki nefis Isfahan şarabından yudum yudum içerek rubailerini yazıyordu. Bu müsterih ve kanaatkâr hayattan büyük zevk ve lezzet duyuyordu. Vezir Nizamülmülk, yine divanında oturmuş hükümet işleriyle uğraşıyordu. Hasan Sabbah, o bitmez tükenmez yollarda, kızgın güneşin dayanılmaz sıcaklığı altında tozlara boğularak yorgun ve bitkin bir hâlde yürüyordu (Soku, 2010: 16)

Bu örnekte de görüldüğü üzere tanrısal konumlu gözlemci anlatıcı aynı zaman dilimi içinde sırasıyla Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah’ın içinde bulunduğu durumları birebir görmüş gibi tasvir etmektedir. Bir başka örnekte ise tanrısal anlatıcı Nizamülmülk’ün düşüncelerini okur gibidir. Hasan Sabbah’ın küstah tavrı karşısında hissettiklerini ve aklından geçenleri olduğu gibi okuyucuya yansıtır:

Vezir dikkatle Hasan’ın yüzüne baktı. Şimdi onun çehresinde büyük bir ihtirasın gölgesi vardı. Vezir, Hasan’ın ne demek istediğini pekâlâ anlamıştı. Onun talebini tamamen reddetmek ve Hasan’ı huzurundan çıkarmak istedi. Fakat birdenbire gözünün önüne yine o eski sahnenin bir parçası geldi: ‘Üç arkadaş, kollarını dirseklerine kadar sıvamış, birbirlerinin kanlarını emiyorlardı.’ Vezir bir an düşündü. Nefsiyle mücadele etti […] (Soku, 2010: 19).

Yukarıda da ifade edildiği üzere anlatıcı Nizamülmülk’ün her hareketini bir izleyici gibi okuyucuya aktarmakta ve aklından geçenleri bile okuyup okura iletmektedir.

Yazar, romandaki olayları sunmak için aktarma ve gösterme yöntemini kapsayan özet anlatı tekniğini kullanmaktadır.

“Özetleme, roman olaylarını bütün ayrıntılarıyla değil; ana hatlarıyla sergileme tarzıdır. Bu teknikte önemli olayların geçmediği zaman dilimleri ve gereksiz ayrıntı ve unsurlar atlanır. Özet, daha çok roman kişilerinin geçmişlerine dönüldüğünde uygulanır. Bir sahnede görülen bir kişinin hayatında olan bitenlerin tamamı değil de çok önemli ve gerekli unsurları belirtilmekle yetinilir (Çetin, 2011: 118).

Selçuk Saraylarında Ömer Hayyam’ın Hayat ve Maceraları adlı romanda özet anlatı tekniği kullanılmış olduğu gayet açık olarak görülmektedir. Bu durum, romandaki olayların anlatımı sırasında zaman dilimleri arasında gerçekleşen sıçramalarla kendisini belli etmektedir. Bu zaman sıçramaları romanda aşağıdaki şekillerde verilmektedir:

“Aradan seneler geçmişti. Bu üç delikanlıdan Abdülkasım, Sultan Melikşah Selçuki’ye vezir olmuş ve Nizamülmülk adını almıştı” (Soku, 2011: 12), “Aradan günler geçti” (16), “Melikşah Selçuki ölmüş, Sultan Sencer henüz tahta geçmişti” (38), Hasan Sabbah nihayet salimen Rey şehrine vasıl olmuştu” (47), “Aradan bir hayli zaman geçmişti” (70), “Aradan bir müddet geçmişti” (79), “Aradan uzun seneler geçmiş, Ömer Hayyam da hayatının yetmiş üçüncü senesine gelmişti” (92).

Bu tür cümleler kullanılarak verilen zaman dilimleri arasındaki olaylar tamamen ayrıntıları ile anlatılmak yerine özetlenmiş olur ya da atlanır. Sadece çok büyük önem arz eden olaylar okuyucu ile paylaşılır. Aynı teknik, Ayşe (Eziler) Kıran ve Zeynel Kıran tarafından “özetleme” tekniği olarak adlandırılır ve bu teknikte bazı olayların çok ayrıntılı verilmeden atlandığı ya da özetlendiği ifade edilir. Böylece anlatının süresi, öykünün süresinden daha kısa tutulmaktadır (bkz. Kıran, Kıran, 2011: 229).

3. Romanda Zaman ve Mekân

Nurullah Çetin zaman kavramını nesnel zaman, vaka zamanı ve anlatma zamanı olarak üç gruba ayırır. Buna göre, nesnel zaman “takvime bağlı olan zaman. Çerçeve zaman. Somut, var olan, gerçek zaman. […] Romanın dışında da var olan herkesin paylaştığı ortak zaman dilimi”dir (Çetin, 2011: 127). Yani romandaki nesnel zaman, kesin olarak verilmese de Mister Willson’un evinde başlayıp sona eren zaman dilimidir. Mister Willson’un, arkadaşı Mister Thurber’den Hayyam’ı anlatan kitabı aldığı yılbaşı gecesi başlar, daha sonra romanı okuyup bitirdiği görülür ve hemen ardından da evinde bir parti düzenler. Bu partinin bir yılbaşı partisi olduğu düşünülürse, romandaki nesnel zamanın 24 saatten bile kısa bir zaman dilimi olduğu anlaşılır

Vaka zamanına gelince, bu zaman dilimi öykü zamanını, romanda olayların geçtiği zaman dilimini ifade etmektedir. Vaka zamanı romanda bir cümle ile verilmektedir: “ Miladın 1064 senesinde Asya’da Nişabur şehrinde İmam Muvaffak isminde büyük bir âlim vardı”(Soku, 2011: 10). Böylece romandaki vaka zamanının miladın1064 yılı olduğunu öğrenir okuyucu da. Fakat vaka zamanı 1064 yılı ile sınırlı kalmaz. Sonrasında Büyük Selçuklu Devleti’nde Melikşah dönemine (1072-1092) gelindiğini görürüz ve son olarak da romanda Melikşah’ın oğlu Sultan Sencer, taht kavgalarının son bulmasıyla devletin başına geçer babasının ölümünden sonra (1119). Daha önceki bölümde de ifade edildiği üzere bu vaka zamanındaki dilimler arasında sıçramalar bulunmakta, bazı ayrıntılar atlanarak, zaman dilimleri arasındaki olaylar özetlenerek verilmektedir.

Anlatma zamanı ise Nurullah Çetin’in ifadesiyle “Romanda geçen olayların birisi tarafından öğrenilip anlatıldığı, aktarıldığı, okuyucuya sunulduğu zaman. Romanın yazıldığı zaman”dır (Çetin, 2011:130-131). Yani bu zaman dilimi, olaylar olup bittikten sonra romancı tarafından yazılırken, kâğıda aktarılırken geçen zamanı kapsamaktadır ki bu zamanda Ziya Şakir’in romanı kaleme aldığı 1943 senesidir.

Mehmet Narlı da romanlarda benzer şekilde üç boyutlu bir zaman anlayışı olduğundan söz eder. Bunlar sırasıyla “vaka zamanı”, “anlatma zamanı” ve “yazma zamanı”dır. Narlı vaka zamanının anlatılan olayların yaşandığı kahramanların yaşadığı, olayların meydana geldiği canlı bir zaman olduğunu, süresinin doğal olduğunu belirtir. “Anlatıcı vaka zamanına şahit değilse, vaka zamanının yanında anlatma zamanından söz edilir; bu zaman da kurmacadır” (Narlı, 2002: 92, 95, 96). Olayları anlatan ister olayları yaşamış olan özne yani birinci tekil şahıs isterse üçüncü tekil şahıs olsun, olaylar yaşandıktan sonraki bir zamanda anlatılır yani, vaka zamanı ile anlatma zamanı arasına bir mesafe girer. “Yazma zamanı ise takvim ve saatle ölçülebilen gerçek bir süredir” (Narlı, 2002: 92).

Romanda adı geçen mekânlar ise Nurullah Çetin’in somut mekânlar olarak adlandırdığı açık ve kapalı mekânlar grubuna girmektedir. Nurullah Çetin, somut mekânı ve açık/kapalı mekânı aşağıdaki gibi tanımlamaktadır:

Somut mekân, roman kişilerinin gerçek hayatta olduğu gibi içinde bulundukları, yaşayıp hareket ettikleri, gündelik yaşantılarını ve her çeşit faaliyetlerini sürdürdükleri, bu evrene ait somut, bildiğimiz mekânlardır. Bunlar da genelde romanda iki boyutuyla işlevseldirler: a. Açık Mekân: Buna ‘geniş mekân’, ‘dış mekân’ da denir. Olayların cereyan ettiği köy, kasaba, şehir, ülke, ova, deniz, dağ gibi açık alanlardan oluşan mekân. […] b. Kapalı Mekân: Buna ‘dar mekân’, ‘iç mekân’ da denir. Ev, oda, daire, iş yeri gibi kapalı yerler (Çetin, 2011: 134).

Romanda adı geçen Melikşah dönemindeki Büyük Selçuklu Devleti ya da Büyük Selçuklu İmparatorluğu aşağıdaki örnekten de anlaşılacağı gibi çok geniş sınırlara sahip en büyük açık mekândır. Romanda Hasan Sabbah’ın Sultan ve vezirle ilgili planlarından haberdar olan İsmaililerin reisi Ebû’l-Fadıl, Hasan Sabbah’a: “ ‘Nasıl olur, Hasan Sabbah? Kaşgar’dan Antakya’ya kadar geniş bir ülkede saltanat süren koca bir sultan ile köylü dediğin onun kudretli vezirine, iki arkadaşla galebe çalmak… Bilmem ama bu, pek akıl kârı değil’ ” (Soku, 2010: 48) der ve bunu söylerken sadece sultan ve vezirin kudretine değil, ülkenin sınırlarına ve genişliğine de vurgu yapmaktadır. Bunun dışında romanda açık mekân olarak New York, Rey, Isfahan, Bağdat, Nişabur gibi şehir isimleri, bahçeler ve özellikle Hasan Sabbah’ın kaçışı sırasında geçtiği çöller de bulunmaktadır. Bunlar dışında Selçuklu Sarayı, Alamut Kalesi, divan, Valide Sultan’ın ve şehzadenin odaları, Ömer Hayyam’ın evi gibi kapalı mekânlara da yer verilmektedir.

Ayşe (Eziler)Kıran ve Zeynel Kıran da Nurullah Çetin gibi mekân konusunda “açık/kapalı” sınıflandırması yaparken, Çetin’den farklı olarak “mekân” kavramı yerine “uzam” kavramını kullanmakta ve benzer şekilde kır, deniz, orman, bahçe gibi yerleri “açık”; saray, ev ve oda gibi yerleri “kapalı uzam” olarak adlandırmaktadır (Kıran, Kıran, 2011: 250).

Mehmet Tekin bazı mekânların romandaki kahramanları tanımada önemli bir etkisi olduğunu söyleyerek “[b]azı romanlarda bazı kahramanları kişisel özelliklerinden çok, içinde yaşadığı çevreyle hatırlarız. Bu kişiler, içinde yaşadıkları çevreyle adeta özdeşleşmiş gibidirler […]” der (Tekin, 2012: 144). İncelenen romanda bu tanıma bire bir uyan bir mekân varsa o da Hasan Sabbah ile özdeşleşmiş olan Alamut Kalesi’dir. Bu kale içinde yaşamış olan kişi ile öyle özdeşleşmiştir ki Alamut Kalesi adı geçtiğinde akla ilk gelen Hasan Sabbah olur.

Kevin Lynch’e göre de mekânlar tek başına, yani olaylardan ve kişilerden bağımsız olarak düşünülemez. Her mekân içinde yaşanan olaylar ve geçmiş yaşantıların anılarıyla ilişkili olarak algılanır ve bu anılar doğrultusunda kişiler için anlam kazanır (bkz. Lynch, 1996: 153). Örneğin Ömer Hayyam’ın güller ve erguvanlarla örülü revakı onun için Mehtap ile yaşadığı güzel günleri, mutlu anılarını ona hatırlatan ve en büyük mutluluk kaynağı olan mekânlardan biridir.

4. Romanda Kişiler ve Kişilerin Sunumu

Romanın adından da anlaşılacağı gibi romanın merkezi kişisi Ömer Hayyam olup, romanda adı geçen yakın arkadaşları Nizamülmülk ve Hasan Sabbah da romandaki olayların seyrini etkileyen son derece önemli kişilerdir. Bunlar dışında sadece adı geçen ya da kendilerine verilmiş kısa görevleri ile ortaya çıkan Sultan Melikşah, Valide Sultan, Şehzade Sencer, Mehtap, Ebû’lFadıl, Nasır, Şamil gibi yardımcı kişiler bulunmaktadır. Bir de yardımcı kişiler dışında, “[t]opluma bağlı ve toplum kaynaklı, kişilerin doğuştan getirdiği değil; sosyal şartlar nedeniyle sonradan ortaya çıkmış olguları, durumları, olayları, duygu ve düşünceleri temsil eden” (Çetin, 2011:155) köle ve cariye gibi sosyal tipler kullanılmıştır. Nurullah Çetin’e göre, merkezî kişinin ‘temel kişi’ (figür), ‘baş kişi’, ‘esas kahraman’, ‘asıl kahraman’, ‘protagonist’ gibi karşılıkları var. Birincil konumda olan bu kişi, romanın genelinde ya da çoğu bölümlerinde yer alır. Genellikle özne durumunda olup, diğer kişiler de ona göre nesne konumundadırlar. Bazen de edilgen bir konumu olmakla birlikte yine romanda merkezi bir yere sahiptir. Diğer kişiler merkezi kişiye göre tavır alırlar, onun etrafında dönerler, bir şekilde ona bağımlıdırlar ya da onunla bir ilişkileri vardır (Çetin, 2011: 146).

Ömer Hayyam da merkezi karakter olarak romanın genelinde yer almakta, bazı durumlar da edilgen bir karakter olarak görünse de romandaki diğer kişilerle olan bağlantısı roman süresince devam etmekte, birçok insan öyle ya da böyle ona bağımlı kalmaktadır. Sultan Sencer bile Hasan Sabbah ile görüşmek üzere elçi olarak Ömer Hayyam’ı gönderir. Sultan Sencer, henüz bir şehzade iken hastalandığında herkes bütün umutlarını Ömer’e bağlar. Bu durum vezir Nizamülmülk ile Ömer Hayyam arasındaki konuşmada açıkça görülmektedir: “Vezirin divanında, Ömer Hayyam ile vezir, ayakta konuşuyorlardı. Vezir pek müteessirdi. Ömer’in elini tuttu. ‘Zavallı şehzadenin derdine bugüne kadar derman bulunamadı. Son bir ümidimiz sende’, dedi”(Soku, 2010: 20). Çevresindeki kişilerin Ömer Hayyam’a olan güveni ve bağlılığı böylece perçinlenmektedir. Merkezî kişi olmanın dışında Ömer Hayyam, gerçekten yaşamış olan tarihsel bir karakterdir. Tarihsel bir karakter olmanın yanında insanlara karşı hoşgörü, tevazu ve sevgi gösteren ve çevresindekilere yardım dağıtıp, umut olan olumlu bir kişidir. Ama en önemlisi Ömer Hayyam, olaylar ve durumlar karşısında bireysel tavır alan, kendine özgü özellikleri olan başlı başına bir karakterdir. Onu Ömer Hayyam yapan ve diğer insanlardan ayıran şahsiyeti; alçakgönüllülüğü, dünya nimetlerine önemsizliğini, insanlığı ve sevgiyi ön plana çıkaran dünya görüşü ve felsefesidir. Siyaset ve entrikadan uzak, sakin bir hayat sürer ve 73 yaşında eceli ile ölür.

Nizamülmülk, romanda Ömer hayyam’dan sonra en önemli kişidir. Romanda asıl adı Abdülkasım iken, Selçuklu Sarayına vezir olduktan sonra “nizamların kurucusu” anlamına gelen Nizamülmülk adını alır. Adaletli, kararları yerinde, sözünün eri, güvenilir (öyleki Sultan Melikşah’tan sonra oğlu, Şehzade Sencer’in sultanlık döneminde de vezirliğe devam etmiştir.) bir vezirdir. Bir anlamda Ömer Hayyam’a sarayda görev vermekle onun hayatının akışını değiştirmiş, refah içinde yaşamasını sağlamıştır. Fakat Hasan Sabbah’a görev vermekle de saray halkını ve kendini tehlikeye atmış, Hasan Sabbah’ın iktidar hırsına kurban gitmiş, nihayetinde ölümü Hasan Sabbah’ın bir fedaisinin elinden olmuştur. Nizamülmülk de Ömer Hayyam gibi olumlu, insanlara faydalı bir kişi olarak tanımlanabilir. Ve kendine özgü şahsiyeti, adaleti ve güvenilirliğinden dolayı o da bir karakter olarak adlandırılabilir. Yine Ömer Hayyam gibi tarihten alınmış gerçek bir karakterdir.

Hasan Sabbah’a gelince, o iki arkadaşının tersine son derece olumsuz özellikler taşımaktadır. İktidar hırsı, düzenbazlığı, ikiyüzlülüğü, yalancılığı, asiliği ve kibri ile diğer iki karaktere karşıt bir karakter konumundadır. Hasan Sabbah da diğer iki karakter gibi (ama onlardan farklı olarak olumsuz anlamda) değişime uğrayan, yalın ve genç bir delikanlıdan soğukkanlı bir katile dönüşen, yine tarihsel gerçekliği olan bir karakterdir. Sonu belli olmayan önemli karakterlerden biridir.

Mehtap ise yardımcı kişilerden en önemlisidir. Ömer Hayyam’ın ilk görüşte âşık olduğu Mehtap, daha sonra Sultan Sencer’in de izni ile eşi olur. Hasan Sabbah’ın Ömer Hayyam’ı öldürtmek için gönderdiği Şamil’in kızkardeşidir ve asıl adı Safo’dur. Mehtap kardeşi Şamil’in, çok sevdiği Ömer Hayyam’ı öldürmesini engelleyerek onun hayatında önemli bir rol oynar.

Sultan Melikşah, Valide Sultan ve Sultan Sencer, Ebû’l-Fadıl, Nasır, Şamil romanda seyrek de olsa adı geçen ve ancak kendilerine biçilmiş belli görevler için romanda ortaya çıkan diğer yardımcı kişilerdir. Bu kişiler görevleri bittiğinde, tiyatro sanatçıları gibi bir sonraki göreve kadar ortada görünmezler ya da görevleri tamamen son bulmuşsa dönmemek üzere sahneden çekilirler (örneğin Sultan Melikşah’ın görevi bittiğinde, yazar okura Sultan’ın ölüm haberini verir).

Selçuk Saraylarında Ömer Hayyam’ın Hayat ve Maceraları adlı romanda, yazar karakterlerin sunumu için betimlemeleri tercih etmemektedir. Bunun yerine, kişiler olaylar içindeki ve karşısındaki tavır alışları, davranışları ve konuşmalarıyla yansıtılmaktadır. Ayrıca karakterlerin sunumunda kişilerin birbirleri ile olan ikili, hatta üçlü ilişkileri önemli bir yer tutmakta, kişilerin eğitim, mal varlığı gibi özellikleri de karakterlerin sunumunda bir araç olarak kullanılmaktadır (Tepebaşılı, 2012: 59). Ayrıca bu kişi sunumları toplu olarak romanın belli bir bölümüne sıkıştırılmamakta, roman geneline yayılarak parça parça verilmektedir. Dolayısıyla okuyucu romanı bitirdiğinde o kişi hakkında öğrendiklerini birleştirerek bir bütüne ulaşmaktadır. Romandaki üç temel karakter olan ve yukarıda adı geçen Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah arasından karakterini konuşmalarıyla, daha doğrusu romanın tamamına serpiştirilmiş olan rubaileri ile en güzel biçimde yansıtan Ömer Hayyam’dır:

Mehtap’ın nurları gecenin esmer tüllerini yırttı.

Şarap iç, zira belki bir daha böyle latif bir zaman ele geçiremezsin.

Sen, bugün keyfine bak. Çünkü bir gün gelecek, bu mehtabın nurları ikimizin kabrine ayrı ayrı nurlar yağdıracak (Soku, 2010: 46-47).

Bu rubai, Ömer Hayyam’ın hayatın kısa ve geçici olduğu ve bu nedenle de keyif ve mutluluk veren şarabın içilerek “içinde bulunulan an”ın en güzel biçimde yaşanması gerektiği fikrini vurgular. Bir başka rubai de ise padişahın kendisine yağdırdığı övgüler karşısında, “insana insan gibi” davranmanın, hatır gönül bilmenin, insanları takdir etmenin değerini anlatır Ömer Hayyam:

Bir insanın hatır ve gönlünü şâd etmek,

yer yüzünü baştan başa imar eylemekten daha üstündür

Her bir adamı, lütuf ve ihsanla kendine kul etmekse

esir olan bir kulu azat eylemekten daha evladır… (Soku, 2010: 41)

Rubaileri dışında Ömer Hayyam’ın konuşmaları da yine onun şahsiyetini aydınlatır. Bu konuşmalarından en önemlisi, Sultan Sencer’in isteği üzerine, Alamut Kalesi’ne elçi olarak Hasan Sabbah’ı görmeye gittikten sonra, Sultan ile aralarında geçen konuşmadır. Ömer Hayyam:

Kederli bir sesle: ‘Sultanım!’ dedi. Sultan, ruhunun ihtilal ve ıstırabını gösteren bir nazarla Hayyam’a baktı. Hayyam devam etti: ‘Sultanım’ Kanaatkâr bir kalple yaşamak, hayatın bütün zevk ve lezzetinden kemal-i saffetle nasibini almak imkânı varken hayatın temiz heyecanlarını kan ve ihtirasla boğmak isteyen insanları gördükçe her şeyden nefret ediyorum. Benim ne mesleğim ne de meşrebim, böyle şeyleri görmeye ve işitmeye mütehammil değildir. Bundan sonra hayatımı tam bir yalnızlık içinde geçirmeye karar verdim. Artık beni her hizmetten affediniz. Evimin köşesinde kendi hislerimle baş başa kalmama izin veriniz, dedi ve yavaş yavaş geri çekildi (Soku, 2010: 92- 93).

Bu cümlelerinden Ömer Hayyam’ın siyaset ve entrikadan uzak, yalın ve sakin bir hayat sürmeyi arzu ettiği, istese de hırs ve ihtiras içinde bir hayat sürecek yapıya sahip olmadığı, son derece alçakgönüllü bir insan olduğu anlaşılmaktadır.

Kendi şiirleri ve konuşmalarından başka, çevresindeki diğer insanların Ömer Hayyam hakkında söyledikleri de okuyucuya onun şahsiyeti hakkında fikir verir. Bu kişiler arasından Ömer Hayyam ile ilgili fikirleriyle en çok göze çarpan eşi Mehtap’tır. Mehtap, kardeşi Şamil’i, Ömer Hayyam’ı öldürmekten vazgeçirmek için onunla konuşurken, Şamil ona Ömer Hayyam’ı sevip sevmediğini sorar. Mehtap cevap verir: “ ‘Evet, ben bu adamı seviyorum. Çünkü bu adam yalandan, riyadan, insanlara zulüm ve hakaret etmekten hoşlanmıyor. Onun için ben bu adamı o kadar seviyorum ki ben ölmeden evvel ona, ne senin ne de bir başkasının parmak ucuyla bile dokunmaya muvaffak olacağını hiç zannetmiyorum’” (Soku, 2010: 75). Yine Mehtap’ın bu cümlelerinden de Ömer Hayyam’ın insanlığı ve alçakgönüllülüğü hissedilmektedir.

Ömer Hayyam’dan başka romandaki olaylar açısından büyük önem arz eden Nizamülmülk ve Hasan Sabbah’ın şahsiyetlerine ise, henüz romanın başında ikisi arasında geçen karşılıklı bir konuşmaları sırasında şahit oluruz. Hasan Sabah Nizamülmülk’e eski bir arkadaşı olduğunu hatırlatarak küstah bir biçimde sarayda bir görev ister, hatta Nizamülmülk’ün makamında gözü olduğunu ima eder. Bunun üzerine:

Vezir, Hasan’ı tanıdı. Gösterdiği azamet ve laubaliliğe, biraz canı sıkılmakla beraber yine mültefit davrandı, onu yanına çağırdı. Hasan, pervasız bir tavırla gitti, vezirin sol tarafındaki boş yere geçti oturdu. Vezir sordu: ‘Eh, söyle bakalım Hasan, şimdi benden ne diliyorsun? […] [Hasan]: ‘ Malum ya! Ahdimiz sarihtir, her kim ikbale nail olursa o ikbali diğer iki arkadaşı ile paylaşmaya karar vermişti’ dedi. Vezir dikkatle Hasan’ın yüzüne baktı. […] büyük bir ihtirasın gölgesi vardı. Vezir, Hasan’ın ne demek istediğini pekâlâ anlamıştı. Onun talebini tamamen reddetmek ve Hasan’ı huzurundan çıkarmak istedi. Fakat birdenbire gözünün önüne yine o eski sahnenin bir parçası geldi: ‘Üç arkadaş, kollarını dirseklerine kadar sıvamış, birbirlerinin kanlarını emiyorlardı.’ Vezir bir an düşündü. Nefsiyle mücadele etti ve nihayet Hasan’a şu cevabı verdi: ‘Makamım iştirak kabul edemez fakat sultana arz ederim, sana da sultanın maiyetinde büyük bir mevki temin eylerim’” (Soku, 2010: 19).

Buradan da anlaşılacağı gibi Hasan Sabbah en başından beri gözünü iktidar ve mevki hırsı bürümüş, kibirli, laubali ve hilebaz bir adamdır. Nizamülmülk ise Hasan Sabbah’ın sözünü bilmezliği ve ölçüsüzlüğü karşısında bile ölçülü, nasıl davranacağını bilen, sözünde duran, dürüst ve merhametli bir insandır.

Şimdiye kadar verilen örneklerde de görüldüğü gibi, romanda kişilerin iki farklı şekilde sunumu söz konusudur. Bunlardan biri kişilerin kendi sözleri ve davranışları ile kendi şahsiyetlerini yansıtması, diğeri ise romandaki diğer kişilerin, sözleri ile o kişilerin özelliklerini ve karakterlerini okuyucuya aktarmasıdır.

5. Kurgulama Tekniği ve Öğeleri: Olay örgüsü, Başlangıç, Çatışma, Düğüm ve Son

Çalışmanın başında, kurgulama öğeleri arasında yer alan romanın adından bahsedildiği ve özeti verildiği için bu bölümde, romanda olay örgüsü, başlangıç, çatışma, düğüm ve son üzerinde durulacaktır. Nurullah Çetin’e göre:

Olay örgüsü, romanın hikâyesinde yer alan olayların sıralanış ve düzenleniş sistemidir. […] [Yazar organik bir bütünlük kullanıyorsa bu] olaylar, düz bir çizgi üzerinde zincir halkalarının birbirine eklenmesi gibi, akışları kesilmeden sunulur. olayın halkaları determinist bir formül içinde; sebep-sonuç çerçevesinde doğal bir bütün olarak ortaya konur. Olaylar, bir yerden başlar ve birbirlerinin sebebi ya da sonucu olarak anlamlı bir ilişkiler ağı içinde uzar gider (Çetin, 2011: 187,197).

Daha önceki bölümlerde ifade edildiği gibi yazar hikâyedeki bütün olayları anlatmak yerine, sadece önemli olduğunu düşündüğü belli olayları seçerek sebep-sonuç ilişkisi kullanarak, yani organik bir olay bütünlüğü içinde okuyucuya sunmaktadır. Bu olay örgüsünde yer alan olayların başlangıç noktası ise, asıl öyküye geçişi sağlayan dış çerçeve öyküsü düşünülmezse, 1064 yılında Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah’ın ilk gençlik yıllarıdır, yani yazar baştan başlatma tekniği kullanarak olayları zamanın akışına göre anlatır.

Romancı, olay örgüsüne hareket vermek ve gerilimi sağlamak üzere bazı yöntemlere başvurur. Gerilim, olayların nereye varacağı, nasıl sonuçlanacağı, ne gibi yenilik ve değişiklikler olacağı konularında okuyucuyu merak, endişe, korku, heyecan ve sıkıntı içinde bırakarak romanın sürükleyici bir şekilde okunmasına sebep olan ruhsal gerginlik halidir (Çetin, 2011: 201).

Bu gerilim unsurlarının başlıcaları çatışma ve düğümlerdir. Ziya Şakir’in romanında Çetin’in sosyal çatışma adını verdiği çatışma türüne sıklıkla rastlanmaktadır. “Bu da birden fazla kişi arasındaki zıtlıklara, farklılıklara dayalı çatışmalardır. Değişik özellikleri nedeniyle birbiriyle uyuşamayan, anlaşamayan sosyal topluluklar, düşünsel ya da eylem planında çatışma içine girerler” (Çetin, 2011: 203). Romanda bu sosyal çatışma türlerinden, kişilikler arası çatışma ve düşünsel çatışma (dine ve ideolojiye dayalı çatışma) birçok kez görülmektedir. Bu tür çatışma, özellikle zıt şahsiyetlere sahip Ömer Hayyam/Hasan Sabbah ve Nizamülmülk/Hasan Sabbah ikilileri arasında görülmekte, Nizamülmülk’ün Hasan Sabbah’ın fedaisi tarafından öldürülmesine sebep olmaktadır. Ömer Hayyam/Hasan Sabbah ve Nizamülmülk/Hasan Sabbah ikilileri arasındaki çatışmaların nasıl sonuçlanacağına dair romanın başından sonuna kadar duyulan merak ise, romanın “ana düğümü”nü oluşturmaktadır.

Romanın sonucuna değinilecek olursa, Romanın sonunda üç arkadaştan Nizamülmülk öldürülür, Ömer Hayyam eceli ile ölür, Hasan Sabbah’a ise ne olduğu bilinmez. Nizamülmülk’ün ölümü düşünüldüğünde, trajik yani korkunç bir son ile biter roman. Fakat “[b]azı romanlarda çekirdek ya da ana olay, belli bir sonuca bağlanmadan kesilir. Ana düğüm çözülmez, çatışmalar bir sonuca ulaşmaz, vaka kendi içinde bir tanımlığa ermez, sonuç bir belirsizlik içinde kalır” (Çetin, 2011: 208). Aynı roman, Hasan Sabbah karakteri düşünüldüğünde, Çetin’in de ifade ettiği gibi belirsizlik ile sonuçlanır, çünkü romanın sonunda Hasan Sabbah’a ne olduğu öğrenilememektedir. Ömer Hayyam için ölüm doğal olarak geldiğinden mutlu bir sondur. Ancak romanın dış çerçeve öyküsü düşünüldüğünde, okuyucuyu şaşırtıcı, sürpriz bir son beklemektedir. Çünkü romanın başında son derece huysuz ve karamsar, adeta inzivaya çekilmiş olan Mister Willson, romanın sonunda okuyucunun karşısına, Ömer Hayyam’ın hayatı, dünya görüşü ve felsefesinden etkilenmiş olarak, tam tersi bir karakterde, son derece neşeli bir atmosferde, evinde düzenlediği kalabalık bir parti ortamında çıkar.

6. Dil ve Üslup

Romanda dilsel açıdan “Gayret bizden, şifası Allah’tan!” (Soku, 2010: 20) ve “Cenâb-ı Hakk’ın lütfundan ümit kesilmez”(Soku, 2010: 22) gibi bazı deyim ve atasözleri dikkati çekmektedir. Ayrıca bazı Arapça kelimelerin Türkçe anlamları dipnotlarla ilgili sayfaların altında verilmektedir. Örneğin, 53. sayfanın en altında, öyküde geçen “mehip” ve “mev’iza” kelimelerinin Türkçe anlamları sırası ile “pek heybetli” ve “öğüt ve nasihat içeren konuşma” olarak verilmektedir.

Mehmet Tekin romanda kullanılan dilin içinde yaşanılan dünyayı ve zamanı yansıttığına dikkati çekmektedir (bkz. Tekin, 2012, 172). Aynı şekilde Ziya Şakir’in romanında da kullanılan dil saray çevresine ait düzeyli ve eğitimli kişilere ait bir dildir.

Yazarın tercih ettiği üslupsa, romandaki olaylar çoğunlukla sarayda ve saray çevresinde geçtiği için, Nurullah Çetin’in havas üslubu adını verdiği; “[e]ğitimli, kültürlü, görgülü, hayatı derinlikli yaşayan, sosyal ilişkilerini oldukça düzenli ve düzeyli bir çizgide yürüten, saygılı ve karşısındakine değer verdiğini gösteren hitap ifadelerini kullanan ince, kibar, nazik insanların konuşma ve ilişki biçimlerine dayanan üslup”(Çetin, 2011: 280) tur. Bu üslubun romandaki birkaç örneğini şu şekilde sıralamak mümkündür: ‘Ey muhterem vezir’ (Soku, 2010: 13), ‘Valide Sultan hazretleri irade buyurmuşlar. Tabip ile zat-ı asilânelerinin teşriflerine intizar ediyorlarmış’ (Soku, 2010: 31), ‘Hakikaten öyle sultanım. Ömer Hayyam kulunuzun hâkipâyi devletinize yüz sürmesi biraz gecikti’ (Soku, 2010: 39). Örneklerden de anlaşıldığı üzere romanda kullanılan üslup son derece kibar, saygı ifadeleri ve saraylılara özgü bir dil içeren, kişilerin karşısındaki insanlara değer verdiğini gösteren bir üsluptur.

Havas üslubu dışında, romanda, Nurullah Çetin’in tarihsel romanlarda sıklıkla kullanıldığını ifade ettiği dramatik üslup, yani karakterleri iyi yönleri ile olduğu kadar kötü özellikleri ya da zayıflıkları ile de gözler önüne seren üslup da kullanılmaktadır. Romandan örneklemek gerekirse, Ömer Hayyam ve Nizamülmülk, daha önceki bölümlerde de vurgulandığı gibi, her ne kadar son derece adaletli, hoş görülü, dürüst, insanlara önem veren ideal kişilerse de, her ikisinin de ortak olan zayıf bir noktası bulunmaktadır: Hasan Sabbah’a karşı olan zaafları. Nizamülmülk insaniyetine yenilerek ve geçmişte verdiği sözün hatırına, Hasan Sabbah’ın küstah tavırlarına rağmen ona sarayda görev verilmesini sağlar, fakat karşılığında canından olur. Ömer Hayyam’a ise Hasan Sabbah’a karşı gösterdiği hoşgörü, dostluk ve yakınlık karşısında, ikiyüzlü bir tavır reva görülür ve Hasan Sabbah’ın cellâdının elinden son anda, eşi Mehtap sayesinde kurtulur. Böylelikle, romanda kullanılan dramatik üslup yardımı ile karakterler her yönü ile olduğu gibi yansıtılır.

Sonuç

Özetlemek gerekirse, bu çalışmada ilk olarak tarihsel romanın tarihine ve özelliklerine değinilmiştir. Daha sonra Ziya Şakir (Soku)’nun Selçuk Saraylarında Ömer Hayyam’ın Hayat ve Maceraları adlı romanının adı, konusu, temel izlekleri ve özeti verilmiştir. Sonraki bölümde romandaki anlatıcı ve aktarma yöntemi açıklanarak, zaman ve mekân kavramları üzerinde durulmuş ve tarihsel roman için zaman kavramının ne denli önemli olduğu vurgulanmıştır. Daha sonra kişi kadrosu verilerek kişilerin hangi yöntemlerle sunulduğu açıklanmıştır. Son olarak, olay örgüsü, başlangıç, çatışma, düğüm ve son gibi kurgulama tekniği ve öğeleri ile romandaki dil ve üslup analiz edilerek çalışma tamamlanmıştır.

KAYNAKÇA

ÇETİN, Nurullah. Roman Çözümleme Yöntemi. Öncü Kitap. Ankara, 2011.

KIRAN, Ayşe (Eziler), Kıran, Zeynel. Yazınsal Okuma Süreçleri. Seçkin Yayıncılık. Ankara, 2011.

LYNCH, Kevin. “Çevrenin İmgesi” Cogito. Kent ve Kültürü. Üç Aylık Düşünce Dergisi. Işık Şimşek (Ed.) 1996 (yaz), 8.

NARLI, Mehmet. “Romanda Zaman ve Mekân Kavramları”. Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 5, sayı: 7, 2002: 92-106.

SOKU, Ziya Şakir. Selçuk Saraylarında Ömer Hayyam’ın Hayat ve Maceraları. Kaknüs Yayınları. İstanbul, 2010.

TEKİN, Mehmet. Roman Sanatı: Romanın Unsurları. Ötüken Yayınları. İstanbul, 2012.

TEPEBAŞILI, Fatih. Roman İncelemesine Giriş. Çizgi Kitabevi. Konya, 2012

 

 

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.