Güney Sibirya Türklerinde Ava Destancı ve Masalcı Götürme Geleneği (Doç. Dr. Mehmet Aça)

Asya’nın Orta Yeri Sinema (Savaş Çağman)

Bu Ülkede Bir ‘Sinema Kurumu’ Mutlaka Gerekiyor Mu? (Ömer Tuncer)

Günümüz Aşıklarından Devran Baba (Yrd. Doç. Dr. Nilgün Çıblak)

Yemen ve Kore Ağıtları (Dr. Ömer Faruk Yaldızkaya)

Müzik 11 Eylül 2016
481

Tarihin herhangi bir döneminde yaşanmış olaylar hem iyi, hem de kötü yönleriyle bu olayları yaşayan toplumun veya milletin kültür ürünleri içinde yansıtılır. Mitik dönemde insanoğlunun dünyayı ve evreni kavramaya çalışması ve bu çerçevede oluşturulan düşünce ve olaylar mitik anlatmalarda yer bulmuş, epik dönem adını verdiğimiz dönemde yaşanmış olaylar bir kahraman etrafında bütün bir milletin başarısını ve ideallerini gösterecek şekilde aktarılmıştır. Roman dönemine gelindiğinde ise, daha bireysel olaylar etrafında yoğunlaşma olmuş ve bu çerçevede iki kişi arasında yaşanan duygusal ilişkiler konu edilmiştir. Gerek epik ve gerekse roman döneminden itibaren toplumların üzüntü, gam ve kederlerini dile getirdikleri daha kısa halk yaratmaları da vardır. Bu yaratmaların içinde bir taraftan tarihte yaşanmış olaylar konu edilirken, diğer taraftan da bireysel üzüntü ve sıkıntılar ve bunların toplumsal yansımaları dile getirilmiştir.

Biz bu bildirimizde yakın dönemde Türk insanının yaşadığı önemli tarihi olaylar ve bunların halk yaratmalarından ağıtlara nasıl yansıdığını ele alacak ve yazılı tarih yanında, ağıtların da yazılı olmayan tarihi belgeler şeklinde halkın yaşanan olaylar karşısındaki üzüntü ve tepkisinin nasıl dile getirildiğini tartışacak; kısaca, Yemen ve Kore’yi kitaplarda değil, ağıtlarda arayacağız.

Bildirimizin asıl konusuna geçmeden önce, ağıt ve ağıt söyleme geleneğinin kültürel derinliği ile coğrafi boyutları hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. İnsanlar, başta ölüm olmak üzere çeşitli sebeplerle sevdiklerinden ayrılmak durumunda kalırlar. Kişilerin hastalanması, kızın gelin olması, delikanlının askere gitmesi, vatan toprağının kaybedilmesi, sevgilinin gidip de geri dönmemesi, sel baskını, zelzele, yangın, salgın hastalık gibi büyük felaketlerin meydana gelmesi, sevilen hayvanların kaybı ve ölümü üzerine söylenen ezgili şiirler ağıt türünden eserlerdir. Bütün bunlardan hareketle ağıt;“İnsanoğlunun ölüm karşısında veya canlı – cansız bir varlığını kaybetme, korku, telaş ve heyecan anındaki üzüntülerini, feryatlarını, talihsizliklerini, düzenli – düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden türküler” olarak tarif edilmiştir (Elçin 1990: 1).

Başka bir ifadeyle ağıtları şöyle tanımlamak mümkündür: “Yüreğin titreyişi sonucu söylenilen ve milli şiirlerimizin en dokunaklısı olarak adlandırdığımız ağıtlar, ölenin ardından dökülen gözyaşları ve çekilen ıstırabının acı dolu terennümleridir.” (Yaldızkaya 1992: 11).
Türk kültüründe oldukça köklü bir maziye sahip olan ağıt ve ağıt söyleme veya ağıtçılık geleneği, çeşitli Türk boyları tarafından günümüze kadar yaşatılan ortak en eski geleneklerden birisidir.

Orhun Âbideleri’nde “Sıgıt” ve “Sıgıtçı” olarak gördüğümüz ağıt ve ağıt söyleme geleneği, Türk boylarındaki dil ve gelenek farklılaşması ile geniş bir coğrafyaya dağılma sebebiyle çeşitli kelimelerle adlandırılmıştır. Bazı Türk boylarında, bugün, ağıt ve ağıt söyleme geleneğiyle ilgili şu kelimelere rastlamaktayız.

Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar ağıt türü şiirlere “Mersiye koşukları”, Kuzey Kafkasya’da yaşayan ve Kıpçak lehçesiyle konuşan Karaçay – Malkar Türkleri; “Küv”, Kerkük Türkleri; “Sazlamağ”, Kırım Tatarları; “Taqmaq” adını vermektedirler.

Ağıda, Özbekler; “Matemname”, Kazak ve Kırgızlar; “Coktav”, Azeriler; “Ağı”, Batı Türkistan sahasında yaşayan Türkmenler; “Ağı”, “Tavs”, “Tavşa”, Kuzey Kafkasya’da ve Dobruca’da yaşayan Nogaylar; “Bozlau/Bozlaw”, Başkurtlar; “Märsiya / äytiv”, Kumuklar; “yas”, Gagauzlar; “dizmek” adını verir (Yaldızkaya 1992:11; Kaya 1999:245; Özkan, Horata 1999:319).

Ağıt kelimesinin Almanca’da karşılığı “totenlage”, Fransızca’da “élégie”, Rusça’da “plaç,priçitaniya”, İngilizce’de “lament” kelimeleridir.

Geçmişi anlamak için tarihi bilmek yeterli olmayabilir. Bunun yanı sıra halk yaratmalarını anlamak ve halkın yarattığı bu değerlerden faydalanarak doğrulara varmak, geçmişimizi daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Tarihçiler, tarihi olayları bulabildikleri belgelerle yorumlayarak yazar, ancak, o tarihi olayları bir de halkın gözüyle görmek, bizim konuya daha farklı bir açıdan bakmamızı sağlar. Çünkü, her olayda, özellikle savaşlarda sevinci de, acıyı da yaşayan halktır. Tabii olarak, bunun yansımaları da halk yaratmalarında görülecektir.

Halkın duyduğu üzüntü, keder ve sıkıntıları en iyi şekilde yansıtan halk yaratmaları içinde belki de en önemlisi ağıtlardır. Çünkü, yaşanan olaylar tüm gerçekliğiyle ağıtlarda gözler önüne serilir. Bildirimizde sözlerini vereceğimiz ağıtların bazıları tarafımızdan derlenmiş ve “Türkmen Ağıtları” adlı eserimiz ile bir tanesi de “Erciyes Dergisi”nde yayınlanmıştır.1

Uzun süre Osmanlı İmparatorluğu egemenliğinde kalan ve İmparatorluğun en uzak toprağı olan Yemen,sık sık çıkan isyanlarla daima Osmanlı’nın başını ağrıtmış;her çıkan isyanı bastırmak için Anadolu’da seferberlik ilan edilmiş,içlerinde 15-16 yaşlarında çocukların bile bulunduğu gençler,Yemen’e gönderilmek üzere kışlaların önüne dizilmiş ve bunlara “Redif Alayları” denilmiştir.

Bugün;TRT repertuarında yer alan ve hüzünlü bir melodiyle okunan,Muzaffer Sarısözen’in Muşlu Düriye Keskin’den derlediği “Havada Bulut Yok Bu Ne Dumandır” ağıdının,

“Şu dağın ardında redif sesi var,
Varın bakın çantasında nesi var,
Bir çift pabuç ile bir de fesi var,”

“Burası Hus’tur,yolu yokuştur,
Giden gelmiyor,acep ne iştir ?”

bölümündeki “Şu dağın ardında redif sesi var” mısrasında söz edilen “Redif sesi”, yukarıda bahsettiğimiz “Redif Alayları “dır.

Yemen’de her isyan çıktığı haberi İmparatorluğa ulaştığında;Yemen’e gönderilmek üzere,Anadolu’dan toplanan askerler,yürüyerek İzmir’e,oradan da yabancılardan kiralanan gemilerle, Yemen yolculuğuna çıkmışlardır.Ne var ki,günlerce yürüyerek yorgun düşen askerlerden bir kısmı gıdasızlık ve bakımsızlıktan meydana gelen salgın hastalık sonucu,daha yolculuk esnasında Kızıldeniz’in sularına gömülerek;Yemen’e varabilenler ise,”Tehame Çölleri”nde günlerce süren yürüme sonucu meydana gelen su kaybından tifo hastalığına yakalanarak hayatına kaybetmiş ve elbiseleriyle beraber açılan çukurlara gömülmüşlerdir.Bu bakımdan,Yemen’de çok şehit verilmiş,en çok ağıt da Yemen için yakılmıştır.

Genellikle ana, bacı, yavuklu, gelinlerin ya da ağıtçı kadınların, Anadolu coğrafyası dışına gönderilerek şehit olanlar için söyledikleri ağıtlar, halk kültürümüzde önemli bir yer tutar.Yemen cephesine gönderilen Mehmetçiğin şehit olması üzerine, yüreği yanan Anadolu kadınının “Yemen bizim neyimize?” şeklindeki haykırışını ağıtlarda görürüz.

“Yemen bizim neyimize?
Şivan düştü evimize,
Bak yavrular yetim kaldı,
Güvenmeyin beyinize.”

Aynı şekilde; 1950 yılında Birleşmiş Milletler kararıyla,Güney Kore’ye gönderilen ve Mançurya sınırına yakın bir yer olan Kunuri’de kendini çatışmanın içinden bulan Türk Tugayından geriye dönmeyenler için ağıt yakan Anadolu kadını, Türk askerinin Kore’ye gönderilmesini anlamsız bulmuş, bunu Emirdağ yöresinden derlediğim ağıtta, “Kore senin vatanın mı, yurdun mu?” şeklinde ifade etmiştir.

“İzmir’den mi kalktı Kore’ye gemi ?
Gemi kurban olam getir Eyüb’ü,
Çok ağlattın anan ile Baliş’i,
Kore senin vatanın mı, yurdun mu?
Gayıbıdın oğlum şehit oldun mu?” (Yaldızkaya 1996:6)

Savaşa gidenin dönüp, dönmeyeceği, elbette, bilinmez. Kimileri, istediği kız ile sözlenemeden askere gidince, askere giden delikanlının ardından bacısı şöyle feryad eder;

“Gitme Yemen’e Yemen’e,
Yemen yolu toz kardeşim,
Kapımızdan suya gitti,
İstediğin kız kardeşim.” (Özdemir 1994:57)

Kimileri nişanlısının gönlü razı olmasa da;

“Tüfeğim kayada asılı kaldı,
Esvabım sandıkta basılı kaldı,
Nişanlım ben ile küsülü kaldı.” (Öztelli 1972:640)

Kimileri taze gelini bırakarak,
“Ağamı yolladılar Yemen eline,
Çifte tabanca takmış beline,
Ayrılmak olur mu taze geline?” (Öztelli 1972:639)

Kimileri ise, altı aylık yavrusunu bırakarak, Yemen çöllerine gitmiş ve bu gidiş ağıtta şöyle ifade edilmiştir;

“Gümüş cezvelerim kaynar ocakta,
Yemen çöllerinde kaldım sıcakta,
Altı aylık yavrum kaldı kucakta.” (Öztelli 1972:640)

Kore’ye savaşa giden Yozgatlı gencin ardından, eşinin yaktığı ağıt hasret duygusunu çarpıcı şekilde ifade ediyor.

“Bebeğin beşiği allanıyor,
Benim göğnüm gamlanıyor,
Tez gel del’eşim gurban olurum,
Abide gız gayri dilleniyor.” (Şahin 1995:201)

Çukurova’dan derlenen bir Yemen ağıdında da benzer ifadelere rastlıyoruz.

“Basma fistan kirlenirse,
Başta püsgül fırlanırsa,
Ya kimlere baba desin?
Senin bebek dillenirse.” (Yaşar Kemal 1992:55)

Deniz kıyısında büyümemiş Türk insanı denizi ve gemiciliği pek bilmez. Dalga vurup, gemi sallandıkça deniz tutar. Deniz tutması ise çok rahatsız edicidir. Kız kardeşi, askere gidip dönmeyen ağabeyinin ardından söylediği bir ağıtta bunu şöyle dile getirir;

“Bir gemiye doldurdular,
İstanbul’a bildirdiler,
Sallar gemi, döğer dalga,
Gül benzini soldurdular.” (Özdemir 1994:57)

Yemen ağıtların kimi dörtlükleri ise, bilinmeyen o coğrafya hakkında kulaktan dolma bilgilerle olsa da ciddi öğütler vermektedir:

“Anam oğlu Mehmet Ali,
Daima bağlardı sarı,
Kefiyeni çal başına,
Keskin eser çölün yeli.” (Özdemir 1994:58)

Kocası Yemen’e gönderilen kadın acılarını dile getirirken, âdeta Padişah’a kafa tutar;

“Padişaha söyleyin yari göndersin,
Bu kanunu, bu zagonu döndersin,
On seneyi bir seneye indirsin,
Hiç mi merhamet yok Sultan Aziz’de?

Gelin ömrüm geçti, ben mozuluyum,
Kara saçım ağ ördürdüm düzlüyom,
On senedir asker yolu gözlüyom,
Saçım ağardı, fer kalmadı gözde.” (Öztelli 1972:643)

Bazen de seslenişi yalvarırcasınadır.

“Yemen’in de ardı dağlar,
Yağlığını kıvrak bağlar,
Koyurunda Musa’m gelsin,
Yemen’de oturan beyler.” (Özdemir 2001:47)

Bazı ağıtlarımız var ki; aynı aileden birkaç ferdin şehit olması üzerine yakılmıştır. Emirdağ yöresinden derlediğim bir ağıtta;

“Ali Ağam Edirne’de oldu şehit,
Garabıyık Yemen’de ünlendi yiğit,
İbik Ağam Kudüs’te kaldı bi büyük,
Ben bu derdin hangisine yanayım,
Zincirler zapdetmez benim gönlümü.” (Yaldızkaya 1992:41)

Bir başka ağıt, Yemen’de şehit düşen Çukurovalı iki kardeş için yakılmıştır.

“Tarlalarda biter kamış,
Uzar gider vermez yemiş,
Çöl Yemen’de can verenler,
Biri Mehmet, biri Memiş.” (Yaşar Kemal 1992:56)

Yemen’de şehit olan evladının bedeninin gömülmediğini ve güneş altında çürüyüşünü, gözlerini karıncaların oyuşunu, görmüş gibi anlatan Anadolu kadınının feryadı bugün bile yürekleri sızlatır.

“Günden yanı soldu m’ola?
Yerden yanı uldu m’ola?
Mehmed’imin ala gözün,
Garıncalar oydu m’ola?” (Yaşar Kemal 1992:55)

Yemen’i kulaktan dolma bilgilerle tanımaya çalışan Anadolu kadını,aynı şekilde;adını belki hiç duymadığı,yerini bilmediği ve Anadolu’dan kilometrelerce uzakta bulunan Kore’nin varlığından ,ancak,kardeşinin Kore’ye gönderileceğinin belli olmasından sonra haberdar olmuştur.Kore’ye gidip de dönmeyen kardeşinin ardından uzunca bir ağıt yakan kız kardeşi;aradan 46 yıl gibi uzun bir süre geçmesine karşın, aşağıdaki mısraları hatırlayabilmiştir.Emirdağ yöresinden derlediğim bu ağıt;muradına eremeden şehit olan kardeşinin ardından yüreği yanan Anadolu kadınının Kore’ye bakışını açıkça ortaya koymaktadır.

“Kore’ye gidiyor bir uzun çığra,
Allah’ın aşkına Eyüb’e uğra.

Eyüp bize ,biz Eyüb’e doymadık,
Gelin alıp çeyizini dökmedik.

Ufacıktır şu Kore’nin evleri,
Benim gardaşımdır küçük beyleri.” (Yaldızkaya 1996:6)

Askerlik tarihimizde kimi zaman “bedelli askerlik” uygulaması yapılmış, “bedel” vermeye gücü yetmeyenler evladını askere göndermiş, şehit olunca da bunu ağıtlarda şöyle dile getirmiştir.

“Yemen yolu çukurdandır,
Karavana bakırdandır,
Zenginimiz bedel verir,
Askerimiz fakirdendir.” (Özdemir 2001:46)

Sonuç olarak;ağıtlar kişilerin özgeçmişleri olduğu gibi,bir bakıma toplumların da özgeçmişidir.Zira,bir milletin tarihi serüvenini ağıtlardan izlememiz mümkündür.Tarih kitaplarında bulamadığımız kimi bilgileri,Anadolu insanının yaktığı ağıtların mısraları arasında bulabiliriz.

Başta, Çanakkale Savaşı olmak üzere;Yemen,Kore,Sarıkamış,Balkanlar ile Kıbrıs’ta şehit olanlar için yakılmış ve halen derlenmemiş daha nice ağıtlarımız olduğuna inanıyorum.Zaman geçirilmeden yapılacak geniş bir saha araştırmasıyla bu ağıtların da gün ışığına çıkarılmasını diliyor;bu noktada,akademisyenlere önemli görevler düştüğünü belirtmek istiyorum.

1 Bk. Ömer Faruk Yaldızkaya. Emirdağ Yöresi Türkmen Ağıtları. İzmir: Bayraklı Matbaası, 1992
Ömer Faruk Yaldızkaya. “Bir Kore Ağıdı.” Erciyes Dergisi.Sayı: 221,ss.6.Mayıs,1996.

KAYNAKLAR :
1. Elçin,Şükrü.Türkiye Türkçesinde Ağıtlar.Ankara:Kültür Bakanlığı Yayını,1990.
2. Kaya,Doğan.Anonim Halk Şiiri.Ankara:Akçağ Yayını,1999.
3. Özdemir,Ahmet Z.Öyküleriyle Ağıtlar.Ankara:Kültür Bakanlığı Yayını,1994.
4. Özdemir,Ahmet Z.Öyküleriyle Ağıtlar II.Ankara:Kültür Bakanlığı Yayını,2001.
5. Özkan,Nevzat;Osman Horata.Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi-12,Romanya ve Gagauz Edebiyatı.Ankara:Kültür Bakanlığı Yayını,1999.
6. Öztelli,Cahit.Evlerinin Önü.İstanbul:Hürriyet Yayınları,1972.
7. Şahin,Necati.Yozgat Ağıtları Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma.Kayseri:Erciyes Ün.SBE Basılmamış Yüksek Lisans Tezi,1995.
8. Yaldızkaya,Ömer Faruk. Emirdağ Yöresi Türkmen Ağıtları. İzmir: Bayraklı Matbaası,1992.
9. Yaldızkaya,Ömer Faruk.”Bir Kore Ağıdı”.Erciyes Dergisi,Sayı:221,Mayıs,1996.
10. Yaşar Kemal.Ağıtlar.İstanbul:Toros Yayınları,1992.

Not: I. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kurultayı (9-15 Nisan 2006 İzmir) Bildiri olarak sunulmuştur, ilk kez yayınlanmaktadır.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.