Tartışmalı Bir Temsil Alanı; Türkiye’de Sanat Yarışmaları (Dr. Ali Asker Bal)

Aşıklık Geleneği ve Aşık Edebiyatı (Doç. Dr. Erman Artun)

Yeni Başlayanlar İçin Tirat Sahneleme Rehberi (Kemal Oruç)

Öğretmek Ya da Öğretememek: Shakespeare Üzerinden Divan Edebiyatını Yeniden ‘Okumak’ (Yrd. Doç. Dr. Tuba İsen Durmuş)

Türkiye Sanat Ortamının Sorunları ve Eleştirel Çözümler (Kubilay Akman)

Dans, Edebiyat, Fotograf, Heykel, Mimari, Müzik, Resim, Sinema, Tiyatro 10 Haziran 2016
603

Gençsanat’ın 151. sayısında Sn. Doğan Paksoy “Sanat Dünyamızın Olanakları ve Açmazları” başlığı altında, Türkiye’deki sanat ortamına eleştirel bir gözle neşter attı ve çok kritik bazı önerilerde bulundu. Sn. Paksoy’un yazısını hatırlayacak olursak, sanatçıların, galericilerin, eleştirmenlerin, yayınların ve en önemlisi de sanat izleyicimizin katkısıyla sanat dünyasının her geçen gün daha çok evrensel ölçülere göre geliştiğini kaydederken; gelişimin önünde engel teşkil eden, üretkenlikten çok tüketiciliği, haksız ve temelsiz eleştirileri tercih eden bazı çevre ve kişilerin varlığını da herhangi bir polemiğe girmeden işaret ediyordu. Sn. Paksoy’un bu yazısı ve ortaya attığı fikirler beni, başka bir yazı yazarak tartışmayı eleştirel ve yapıcı bir düzeyde sürdürmeye motive etti.

Türkiye sanat ortamının olumlulukları fazlasıyla vurgulandı bugüne kadar. Hatta yayıncılık anlayışımız bile, kimi zaman bir sorgulamadan “olumlama” şeklinde gelişebiliyor. Mesela sanat dergilerinde şöyle ifadelere rastlıyorsunuz: “ünlü sanatçı”, “önemli sanatçı”, “büyük usta”, vb. Tabii bu sıfatlar gerçekten “ünlü”, “önemli” ya da “büyük” kabul edilen isimlerin önüne geldiğinde durum anlaşılıyor. Ne var ki, ilk defa duyduğunuz bir isim bu “unvan”larla anıldığında durup kendinize soruyorsunuz: acaba ben mi tanımıyorum bu sanatçıyı? Sahiden bu kadar ünlü mü kendisi? Aslında süreç şöyle işliyor: sanat galerilerinin halkla ilişkiler ve tanıtım yetkilileri kendi sanatçılarına dikkat çekmek amacıyla bazen abartılı ifadeler kullanıyorlar ve basın bültenleri üzerinde “copy-paste” tarzı çalışan dergici arkadaşların sayesinde galerinin kendi sanatçısı hakkındaki ifadesi, olduğu gibi, hiçbir süzgeçten aktarılmadan okuyucuya aktarılıyor. İşte olumlayıcılığın vardığı bu uç noktada yayıncılık basit bir yansıtma-aktarma sürecine indirgeniyor. Kendi bağlamımıza dönecek olursak, burada yapıcı bir tarzda geliştirilecek olan eleştiriler, yapıcılığın olduğu gibi kabullenmek ve olumlamak anlamına gelmediği ön kabulünden yola çıktı. Bu anlamda olumsuzlama da eleştirinin doğal bir unsuru olmalıdır.

Sanat ortamının sorunlarını ve çözüm önerilerini tartışırken, bugüne dek bir sosyolog, editör, sanat eleştirmeni ve danışman olarak yaşadığım deneyimlerin sayısız örneğinden yola çıkarak ulaştığım genel görüşler üzerinde duracağım. Bu anlamda tekil örnekler burada yer almayacak ama eleştirel okuyucu anlatılanların birçok örneğini kendi gözlemlerinden yola çıkarak eşleştirecektir. Anlatımın ve tartışmanın sağlıklı sürebilmesi adına, konuyu sanat ortamımızın temel bileşenlerini başlıklar altında değerlendirerek ele alacağım. Bu bileşenlerden bazısı daha köklü ve kurumsallaşmış iken, bazıları henüz emekleme evresindedir. Tartıştığımız alanların muhatapları burada yapılan eleştiri ve önerileri dikkate aldığı oranda, önümüzdeki dönemde birçok olumlu adıma imza atılabileceğine inanıyorum. Sanatı var edenin sanatçı olduğunu düşünürsek, ilk olarak onlardan başlamak oldukça anlamlı olacaktır:

SANATÇILAR
Geçtiğimiz aylarda Türk sanatının “özgünlük”ü üzerine bir tartışma sürmüştü, hatırlarsanız. Bugün sanat ortamımıza ve geçmişe, sanat tarihine baktığımızda, bazı münferit durumlar dışında sanatçılarımızın hep özgün eserler ortaya koyduğunu, birçok anlamda Avrupa veya Amerika sanatıyla yarışabilecek örnekler olduğunu görüyoruz. Eğer Türkiyeli sanatçılar Batı’da ve dünya sanat piyasasında genel bir kabul görmüyorsa, bunu estetik ve sanatsal değerlerden çok, daha derin ekonomik ve kültürel faktörlerle açıklamalıyız. Dünya ekonomik sistemi içindeki yeriniz ve hakim kültürel söylemler kaçınılmaz olarak sizin sanat dünyanızın sahip olduğu yeri belirler. Batı merkezli ya da bir diğer deyişle Avrupa merkezli (Eurocentric) bir kompozisyona dahil olduğunuzda, kaçınılmaz olara “çevre”de olmayı kabul etmişsiniz demektir. Algıladığınız dünyanın merkezi Batı ise siz otomatik olarak çevredesiniz. Oysa, küreselleşme olgusu kendisini merkezin yitmesi (desantralizasyon) ve yersizyurtsuzlaşma (deteritoryalizasyon) olgularıyla beraber gösterir; ki bu, dün çevrede olanlar için bugün bir olanaktır. Sanatçılar bu olanağı sonuna kadar değerlendirmeli, kendi yerel dinamiklerinde olduğu kadar küresel iletişimin sunduğu ortamda diğer dinamiklerden de beslenmeli, ortaya özgün eserler koymalıdırlar. Sanatçılarımız özgündür. Uzak durmaları gereken iki hastalık, taklitçilik ve kolaycılıktır. Bence, başarılı, nitelikli ve özgün yaratımlar için, açık ya da örtülü, doğrudan ya da dolaylı bir “kavram”ları olmalıdır. Daima bir konsepti olan çalışmalar sanat alanında etkili açılımlar sağlayabilmektedir. Sanat eseri salt “form”a indirgenemez, kaldı ki formun da ne kadar konseptten azade olduğu büyük oranda tartışmalıdır. Manipülasyon önemli bir handikaptır. Bugün bazı odaklar, sanatçıyı belirli bir yönde üretmek üzere yönlendirebilir. Bu yönlendirmeler tehlikelidir ve sanatçı kendi sosyal bağlamı, esinlenmeleri ve bireysel yönelimleriyle bir bileşim yakalayamaz, yapıtını bu bileşim ekseninde yaratamazsa kısa vadeli çıkarlar uğruna uzun vadede kaybeder. Bir diğer önemli nokta ise, sanatçı sanatını ortaya koyarken, zamanını ve enerjisini alan bazı işleri başka ilgili kurum ve kişilere bırakmalıdır. Sanatçı dernekleri, menajerler ve galericiler bu açıdan sanatçıların çalışmalarını bütünleyen önemli etkenlerdir. Eğer bir sanatçı hem kendi menajeri, hem kendi galericisi olursa, dernekler ya da sanatçı grupları içinde gerektiği gibi meslektaşlarıyla yan yana durmazsa, zaman, üretkenlik ve enerji açısından ciddi kayıpları olacaktır. Fildişi kuleler, fildişi tuzaklara dönebilir. İzolasyon sanatçı için bir diğer ciddi tehlikedir. Sanatçı sosyal ortamlardan, yaşadığı coğrafyadan, çağdan ve güncel mevzulardan beslendiği oranda zenginleşecektir.

SANAT İZLEYİCİSİ VE ALICILAR
Fuarlarda, Bienal’de, galerilerde, müzelerde her yıl yüz binlerce sanat izleyicisi Türkiye’nin ve dünyanın sanat birikimini görmeye geliyor. Sanat izleyicisi, niceliksel olduğu kadar niteliksel olarak da ilerlemektedir. Artık Türkiye’de sanatseverler gazetelerin sanat sayfalarını dikkatle izlemekte, gündemi yakından takip etmekte, nitelikli etkinlikleri kaçırmamakta, sanat dergileri ve kitaplarıyla da donanımlarını geliştirmektedir. Bugün, sanatseverlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Sanat, giderek yaşamsal bir olgu haline geliyor. Ama, tabii bu alanda da bazı eksiklik ve handikaplar var. En başta da bölgesel ve kentsel eşitsizlikler. Sadece sanat dergisi satış rakamlarına ve dağıtım ağlarına bakmak, sanatseverlerin Türkiye geneline yayıldığını göstermeye yeter. Ne var ki, aynı şeyi sergi ve etkinlikler için söylemek mümkün değildir. Etkinlikler büyük oranda İstanbul merkezli sürmektedir ve bu açıdan bakıldığında, Ankara ve İzmir dahi sanat ekseninde taşralaşmıştır. Orijinal sanat eserlerini görmek, sergileri gezmek, müze ve galerileri ziyaret etmek Türkiye’nin genelindeki izleyici için bir hak olarak algılanmadıkça ve Kültür Bakanlığı bu yönde projeleri desteklemedikçe burada sarf edilen sözler unutulup gitmeye mahkûmdur. Siz sanatı yeterince desteklemediğinizde, bu alanı boş bıraktığınızda, bu boşluk yoz bir kültürün ürünüyle doldurulacak ve kimse yaşanan dejenerasyona engel olamayacaktır. İzleyicinin önemli bir sorunu da doğru bilgilendirilme hakkıdır. Bir eser ya da sanatçı hakkında, bazı çıkar çevreleri çatışırken ve karşılıklı spekülasyon üretirken doğrular yanışlar birbirine karışır ve izleyici tabii ki kime inanacağını şaşırır. Bu sorun en çok sahtecilik konusunda yaşanıyor. Sahtecilik, sadece izleyici için değil esasen sanat alıcısı için de önemli bir mevzudur. Yüz binlerce lirayı sanat eserine “bağlayan” alıcılar ve koleksiyonerler, haklı olarak aldatılmak istemiyorlar. Müzayedelerde ya da galerilerde satılan eserlerin orijinal olup olmadığını bilmek gibi bir hakları var ve spekülasyon sisinin ardında bazen gerçeğin ipinin ucu kaçabiliyor. Bu sorun nasıl çözülebilir? Aşağıda değineceğimiz gibi profesyonel ekspertizle. Sanat alıcısının doğru tercihler yapabilmesi danışmanların ve eksperlerin profesyonel yardımıyla gerçekleşebilir.

GALERİLER
Galeriler giderek kan kaybediyor. Satışlar açısından bakıldığında birçok alıcının müzayedeleri tercih etmesi; ziyaretçiler açısından değerlendirildiğinde ise sanat izleyicisinin fuarlarda toplu olarak galerileri ve sanatçıları bir arada görmeye yönelmesi, galerileri bir açmaza sürüklemiştir. Birçok galerinin günlük ziyaretçi oranı 3-5 kişiyi geçememektedir. Ne yapılmalıdır? Öncelikle, müzayedelerin bu alana, özellikle çağdaş sanata müdahale etmesi galericilerin kendi hatasıdır ve bu hatanın giderilmesi ise yine onlara bağlıdır. Açık artırmalarda alıcıya sunulan eserlerin önemli bir kısmı yine galericilerden gelir ve kimse de çıkıp “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demez. Galeriler, fiyat politikaları, tanıtım faaliyetleri ve düzenledikleri sergilerle etki alanlarını geliştirmelidirler. Yerel olduğu kadar uluslararası sanatçılara, resme ve heykele olduğu kadar güncel sanatlara da duyarlı olmalıdırlar. Sanat muhafazakârlık kaldırmaz. Yenilikçi olduğunuz, öncü olduğunuz oranda hedeflerinize ulaşırsınız. Bu süreçte de galeriler küratörlerle çalışmaktan çekinmemelidir. Küratörlük, eğer doğru temeller oluşturulabilirse sanat ortamımızı renklendirebilecek ve zenginleştirecek önemli bir olgudur. Bir diğer nokta ise şudur: öngörülü galerici, genç sanatçıya yatırım yapan galericidir. Burada isimlerini vermeyeceğim, ama birçok kişi tarafından tartışılmaz Türk sanat piyasasının en önemli galericileri arasında sayılan bazı arkadaşlarım hep yenilikçi tavırları ve genç sanatçılara güvenmeleriyle başarılı oldular. Gençliğe yapılan yatırım geleceğe yatırılan yatırımdır ticari kazanımlarınız bir tarafa, bu Türkiye’nin sanatsal ve kültürel geleceği adına çok önemli bir misyondur.

MÜZELER
Devlet memurluğuyla kendini sınırlandıran bir kurumsallaşma bizi hiçbir yere getiremedi. Kültür Bakanlığı’na bağlı olan müzelerin yetkilileri acilen durup bir düşünmelidirler: biz ne yapıyoruz? Mevcut imkânları gerçekten en etkili düzeyde kullanabiliyor muyuz? Bugün geldiğimiz nokta, müzelerin gerçekte olabileceği en ideal nokta mı? Resmi müzelerin ciddi bir revizyondan geçmesi gerekmektedir. Ellerindeki koleksiyonla müzeler çok daha verimli bir tarzda hareket edebilirler. Ayrıca, sadece Türkiye’nin sanat mirasını değil, uluslararası sanat geleneklerini de yansıtan sergiler organize edilebilir. Dünyanın prestijli müzeleri birbirleriyle koleksiyonlarını takas ediyor, büyük mesafeleri kat eden sergi turları düzenliyorlar. Bu network’e bizdeki müzelerin de dâhil olması, doğru ve yerinde açılımlarla sağlanabilir. Özel müzelere gelince, aralarında çok başarılı örnekler var. Özel müzelerin handikapı ise, aşırı “ulusal” izolasyon arz eden resmi müzelerimizin karşısında “global” rüzgarlara fazlasıyla ve bazen de seçici olmadan açılmış olmalarıdır. Batıda ne varsa, seçip elemeden alıp buraya aktarmak problemli bir yaklaşımdır. Batı ve Doğu sanatının değerli eserlerini bulup Türkiye’ye getirmek gerekmektedir. Bir de, Türkiye’nin tüm büyük kentlerinde kamuya ait, atıl durumda binalar bulunmaktadır. Bunların, resmi veya özel müzelere çevrilmesi, sanat izleyicimizin hak ettiği canlılık ve dinamizme ulaşması açısından çok anlamlı olacaktır. Türkiye’de onlarca yeni müze açılmasının altyapısı vardır. Sadece bu konuda atılması gereken adımlar ve yerine getirilmesi gereken sorumluluklar ıskalanmamalıdır.

SANAT FUARLARI VE BİENAL(LER)
Türkiye’nin sanat fuarlarının sayı ve etkisi giderek artıyor. Fuarlar Türk ve dünya sanat çevrelerinin buluşmasını sağlarken, izleyici ve alıcılar da yüzlerce yapıtı bir arada görme şansı elde ediyorlar. Genel anlamda yaşadığımız “İstanbul merkezli” olma olgusu fuarcılık sektöründe de yaşanıyor. Fuarlar diğer kentlere, özellikle güney sahillerine doğru yayılabilirler. Art Basel Miami Beach’i göz önünde bulunduracak olursak, sahilde gerçekleşecek olan bir fuar, etkinliği çeşitli eğlence türleriyle buluşturacaktır. Türkiye’deki sanat fuarlarının olumsuz tarafları ise şöyle sıralanabilir: Birincisi, yeterince uluslararasılaşma sağlanamamıştır. Yurtdışındaki galerilerden daha çok katılım sağlanabilir. Genellikle uluslararası katılımlar hep bir şekilde Türkiye bağlantısı olan galerilerden oluyor: ya galerinin sahibi Türk oluyor, ya da Avrupa’da yaşayan Türk sanatçılarla çalışan, onlarla bağlantılı galeriler sanat fuarlarımızı tercik ediyorlar. Tanıtım stratejileri ve kampanyaları derinleştirilir ve fuarların kalitesi yükseltilirse uluslararası katılım oranı da artacaktır. Bienal’e gelince, İstanbul Bienali tek olmanın “ayrıcalık”ını yaşıyor ve emsal olmadığı için Bienal’in gündeme getirdiği isimler pek tartışılmadan kabul ediliyor. Türkiye’nin ikinci, üçüncü, dördüncü bienallere ihtiyacı var. Bu konuda atlanmaması gereken bazı kentler var: Ankara, İzmir, Adana, Gaziantep, Diyarbakır gibi büyük şehirlerimiz yeni sanat bienallerine ev sahipliği yapabilecek potansiyele ve olanaklara sahiptir. Bu şehirlerdeki sanat kurumları, kültür ve sanat vakıfları, iş çevreleri, akademiler yeni bienaller organize etmek üzere ciddi anlamda bir araya gelip tartışmalıdırlar. Bir kez yola çıktıklarında onları destekleyecek olan kurum ve kişilerin ne kadar çok olduğunu göreceklerdir. Belediyeler de bu eksende girişimlere duyarlı olmalı ve imkânlarını sunmalıdır. Kültür Bakanlığı ise, sanatın daha eşitlikçi bir şekilde ülke geneline yayılması ve uluslararası sanat merkezi niteliğinde kentlerimizin sayısının artması adına tüm olası fuar, bienal, vb. girişimlerine karşı duyarsız kalmamalı, destek olmalıdır. Anadolu, sadece sebze meyve festivalleriyle değil plastik sanatlarla, çağdaş sanatlarla da anılmayı hak etmektedir.

AKADEMİLER
Akademiler, sahip oldukları tarihsel mirası teknolojinin güncel olanaklarıyla buluşturmalıdırlar. Üniversitelerimize baktığımızda, teknik ağırlıklı, sayısal, doğa bilimleri içinde sayılabilecek bölümlerin olduğu kurumların daha zengin imkânlara sahip olduğunu görüyoruz. Mühendislik fakülteleri, tıp fakülteleri muazzam imkânlara sahipken, sosyal bilimler, insan bilimleri ve sanat eğitimi veren fakülteler güçlüklerle uğraşmaktadır. Bu konuda kaynakların ve bütçelerin bölüşümü ciddi anlamda mercek altına yatırılmalı, sanat da en az diğer alanlar kadar ilgi görmeli, desteklenmelidir. Akademi, Türkiye’de sanatın geleneksel kökleri göz ardı edilmeden, dünya sanatının tüm bilgi ve birikimini de arkasına alarak, çağdaş teknolojinin en güncel örneklerini öğrencilerinin hizmetine sunarak eğitim vermelidir. Geleneği göz ardı etmek gelenekçiliğe sıkışıp kalmak kadar derin bir hata olur. Geleneksel olan ve modern olan, birbirini dışlayan bir zıtlık içinde değil, diyalojik bir yaklaşım ve tarzla, bir arada ele alınmalıdır. Uluslararası akademilerin yapıları, müfredatları incelenerek güzel sanatlar fakültelerimizde yeni bölümler açılmalı ve var olan bölümlerin ders içerikleri zenginleştirilmelidir. Uzun yıllar Mimar Sinan’daki öğrenimim sırasında ve sonra meslek hayatında gördüğüm bir handikap, sanat öğrencilerinin maalesef yeterince okumaması oldu. Akademinin kütüphanesinde kitap okumaya çalışırken sürekli olarak hızla sayfaları çeviren onlarca öğrenicinin çıkardığı hışırtıları duyardım. Bırakın o sayfaları okumayı, her sayfadaki resmi ciddi anlamda incelemek için dahi dakikalarca zaman harcamak gerekirken, arkadaşlar sayfaları birbiri ardından çevirirdi. İnsan düşüncesinin farklı alanları birbirini besler. Edebiyat da, felsefe de, müzik de en az sanat tarihi kadar genç sanatçının gelişimi üzerinde etkili olacak, onun entelektüel dünyasını zenginleştirecektir. Ayrıca, yurtdışındaki akademilerle değişim programları daha etkin kullanmalı, öğretim üyeleri ve öğrenciler yurtdışına giderken, oradan da bize doğru bir akışın olması sağlanmalıdır.

SANAT ELEŞTİRMENLERİ
Sanat eleştirisi alanı da Türkiye’de gerektiği gibi, sağlıklı çalışmalarla doldurulamamıştır. Sanatçı dernekleri görece daha etkin bir rol oynarken, eleştirmenlerin dernek ve oluşumları yeterince etkili değildir. Eleştirmenlik sanat tarihçiliğinden ayrı bir alandır. Baktığımızda, eleştiri alanında yapılan en önemli hatalardan birinin sanat tarihi bilgilerinin arka arkaya sıralanması olduğunu görüyoruz. Eleştiri öncelikle güncel olanla yüzleşmek durumundadır ve bu uğraş, sanat tarihsel bir geri planı da gerektirmekle beraber esasen bugünün olgularıyla, eleştirel bir gözle yüzleşmeyi gerektirir. Eleştirmenlik adına yapılan ikinci bir hata ise, bazen sanat eleştirisinin, bir resmin karşısına geçip bazı duygulu, içli, “şiirsel” sözler sarf etmek olduğunun sanılmasıdır. Sanat eleştirisi “fırçaların dansı”ndan, “renklerin ahengi”nden, “imgelerin coşkusu”ndan bahsedilen duygusal coşma, taşma, giderek bendini aşma durumu değildir. Eleştiri, kavramlarla, kavramsal olarak ve bir sosyal bilimsel temel, yöntem ve derinlik üzerinde gelişmelidir. Eleştirmen eseri, sanatçıyı kavramlarla tahlil etmeli ve yerel olduğu kadar dünya sanatının da birikimini arkasına alan bir kapsayıcılıkla, entelektüel boyutla hareket etmelidir. Yazılan eleştiriler sanatçılar, galericiler, sanat izleyicileri ve alıcıları üzerinde birebir etkilidir. Bunlar göz önünde bulunulmalı ve eleştirmen kendini bugüne olduğu kadar geleceğe karşı da sorumlu hissetmelidir. Sanat eleştirmeni olmak en az bir sanatçı olmak kadar zordur ve bir etik sorumluluğu ve dürüstlüğü de beraberinde gerektirir. Eleştirmen, yazacağı her satır için kendine bir değil birkaç kez sormalıdır. Bu yazdıklarım doğru mu? Söylediklerime ben, kendim inanıyor muyum? Unutulmaması gereken, yazılan hiçbir satır uçup gitmemektedir ve dün yazdığınızın yarın karşınıza çıkabileceğidir. Bu yüzden bazı meslektaşlara kelimeleri biraz daha tasarruflu kullanmalarını tavsiye ederim.

***
Burada, sanat ortamımızın sorunlarına, temel bileşenleri bağlamında eğildik ve bazı eleştirel çözüm önerileri getirdik. Önerilen çerçeve, ilgili kurum, kişi ve kuruluşların üzerlerine düşeni yerine getirmesiyle olumlu açılımlara vesile olacak niteliktedir. Sanat dünyamızın imkânları ve potansiyeli ile bugün ortaya çıkan tablo arasında bir uçurum vardır. Doğru adımların atılmasıyla bu uçurum kapatılabilir, Türkiye’nin sanatı mevcut derinliğine paralel bir pozisyonda, evrensel anlamda kabul görebilir.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.