Folklor Sosyolojisi Açısından Sivas Halayları (Erdoğan Önder)

Karahanlılarda Dil ve Edebiyat (Prof. Dr. Halil İbrahim Şener)

Klasik Dönem Osmanlı Mimarisinde Celi Yazılar (Yrd. Doç. Dr. Fevzi Günüç)

Ütücü Kadın Tablosu (Nurullah Berk)

Türk Destanının Tasnifi (Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan)

Edebiyat 8 Temmuz 2016
350

I.

Millî destanlar, tarihi vak’aları tasvirden ziyade milletin yüksek millî duygularını in’ikâs ettiren, tamamıyla ve yahut az çok tarihe müstenit bir ideal âlemi gösteren halk edebiyatı eserlerinden ibarettir. Millî destanlar (epopee) meselesini ciddi surette tetkik edenler Fransız (Roland), Alman (Nibelungen Lied), Rus ve Hintlilerin destanlarından ziyade Eski Yunan (Odyssee ve İliade), İran (Şehnâme), Fin (Kalevala), Türk Kırgız (Manas) destanlarını esas edinmişlerdir. Çünkü bu sonuncular destanların en epik olanlarıdır. Bu yoldaki tetkiklerden Alman âlimlerinden Niese’nin Yunan destanlarına, Steinthal’in Finlere, Radloff’un Türklere ve bu yıl ölen Th. Nöldeke’nin de İran destanlarına ait eserlerini nazarda bulunduruyorum. Bunların tetkik ettikleri destanlar (Türk müstesna) mezkûr kavimlerde millî vahdetin idrak edildiği bir devirde bir millî şair tarafından tanzim edilip tam ve muayyen bir kül şeklini almış olan eserlerdir. Homer, Firdevsî, Finli Lönnort zamanının münevver adamları olmakla beraber asırlarının ileri gelen millî halk şairleri idiler. Destanların bu zikrolunan üç millette görülen mükemmel ve muayyen şekli umumiyetle bu gibi destanların teşekkülünde geçirilmesi icap eden tekâmül safhalarının mahsülüdür.

1) Destan tertibine tab’an mütemayil olan bir millet muhtelif devirlerde ve yahut o milletin daha birleşmiş olmayan muhtelif kısımları uzun zaman zihinleri işgal eden vâkıalar, maceralı dahili hayat geçiriyor. Yahut heyecan verici bir dini ve fikri hayat an’anelerine malik oluyor. Bütün bunlar da o cemiyetin halk şairleri (“Aöde”ler) tarafından büyük ve yahut ufak destan eczası (Episode lieder) şekli verilerek söyleniyor.

2) Kendisinde hakiki destancılık (Epik) tekâmül edene kadar bu millet, ciddi medeni tesire kapılmamış olduğu bir devirde kendisinin bütün kısımlarını alâkadar eden büyük tarihi maceraları; ahlâkî, fikri mücadele sarsıntıları geçirmiş olmalıdır ki onun evvelce husule getirmiş olduğu destan parçaları bu son büyük vakayıın hatıratı etrafına toplanmaya başlasın.

3) Millette destancılık (Epik)’ın tam inkişaf ettiği bu sırada bu vakayi dolayısıyla büyük bir medeni hareket vâki olmalı ki bununla cemiyetin bir kısmı evvelce tasavvur olunmayan medeni seviyeye birden yükselmiş olsun ve o devirde münevver bir halk şairi, lâvhaları millet efradının zihinlerinde temerküz etmekte ve bir kül şeklini almaya temayül göstermekte olan millî destanı muayyen bir plan dahilinde tertip ve tanzim edip (ona yazılı, muayyen bir şekil versin.)

İşte Homer, Firdevsi ve Lönnort ancak bu yeni büyük millî kültür hareketinin doğurduğu şahsiyetlerdir. Bunlar yazıp teyit ettikleri destanların mucidi değil, belki evvelce dağınık kalan halk edebiyatı, destan parçalarının bu vakayı, millî birlik duygusunun inkişaf ve medeniyet dolayısıyla hasıl olan merkezleşmek temayülünün kuvveden fiile çıkmasında bir vasıtadırlar.

Destancılık tab’ına malik olan bütün milletlerde geçirdikleri, büyük vâkıalar, halk şairleri tarafından destan parçaları şeklini alıyorsa da bütün bu parçaların muntazam millî destan şeklinde toplanmasına uygun şerait ancak müstesna milletlere nasip oluyor.

Bazıları ikinci devreye girmeden medeniyet tesirine kapılarak ilk devrede husule getirdikleri muhtelif destan parçalarını az çok yaşatabiliyorlar (Ruslar gibi) ve yahut umumiyetle destanların yaşamasına uygun şeraiti kaybedip unutuyorlar. Diğerleri ancak ikinci devrede kalıyor ve üçüncü devreye geçemediğinden toplanmak temayülünü gösteren destan parçaları tamamıyla toplanarak muntazam, mükemmel bir milli destan şeklini alamıyor. Kırgız Türkleri Radloff’a göre işte bu ikinci devrededir. bunlar Radloff’un zamanında (1865) hakiki epik devrini geçiriyorlardı. Hatta destan parçaları muayyen bir mihver etrafına toplanmış bulunuyordu. O, Kırgız “Manasçı”larını Yunan aöde’lerine mukabil tuttuğu halde Kazak Kırgızları hakiki epik devrine girmeden medeniyet tesirine kapılmış bir kavım sayıyor ve onlarda destan parçaları söyleyen “Akın”ları Rapsode tesmiye ediyor. Fakat bizim bildiğimize göre Türkler bu ikinci devreyi birkaç defa geçirmişlerdir. Yalnız Kırgızların değil bütün Türk milletinin mefkûresini ve düşüncelerini bir yere toplayan destanlar bütün Türk milletini birleştiren Oğuz (= Hun, Kun) ve Çingiz vakayıı gibi hâdiseler dolayısıyla husule gelmiş, fakat üçüncü devreye giremeyip büyük bir millî halk şairi tarafından tespit edilerek muntazam millî destan şeklini alamamış ve üful edip gitmiştir. Bizde bu büyük destanların ancak enkazı vardır.

Üçüncü devirde hakiki ve millî destan teşkilinin en güzel misalleri İran Şehnâmesiyle Fin Kalevala’sıdır. Bunlar da birden vücuda gelmiş değildir. Sâsânî Devletinin başına gelen ve onu inkıraza uğratan vakayı İran millî ruhunu öldüremedi. O ruh islâmiyet unvanı altında yaşadı. Horasan’da yerli İranlı ve Türk sülâlelerinin, Samânî ve Gaznevîler devletinin teşekkülü İran milliyetperverlerine çok ümitler ve ilhamlar verdi. Bunun ne derecede kuvvetli olduğunu biz yalnız Şehname’den değil o zamana ait kayıtlardan da anlıyabiliyoruz. Ezcümle Firdevsinin muasırı olan ElBirûni, zamanındaki münevverlerin Arap diline istihza nazarıyla baktıklarından, Farisiye temayüllerinden şikayet ediyor. Bunun dediğine göre Sultan Mahmûd Gaznevi bunlardan birisiydi. Zaten Sâmânîler ve Gaznevîler devrinde husule gelen Acemce edebi, dini, tarihi eserler bunun şahididir. İran destanı şarki İran’da tanzim edildi. Firdevsi’den evvel orada bu işle Ebû Mü’eyyed el Belhi, Ebû Ali el Belhî, Ebû Mansûr ve Daqiqi gibi İran milliyetperverleri meşgul oldular. Firdevsî onlardan istifade etti. Hatta “Daqiqi”nin yazdıklarını ismini tasrihle tamamen nakledip destana bildiğimiz şeklini verdi ve haklı olarak da “İşte Acem milletini farslık esasında dirilttim” diye bağırabildi. Bu gurur Sâsânî İran siyasî hakimiyetini diriltmek ümitlerinden uzaktı. Araplarla alay etmekle beraber destanının sonu matem şeklindedir. Bu destan İran’ın eski mefâhirini söylemiş ve İranı medenî bir kül olarak gösterebilmiştir.

“Kalevala”ya gelince, Steinthal’a göre 1832 yılında Lönnort bu destanı meydana koyuncaya kadar Finlerde böyle bir destan kül olarak meydanda yok idiyse de milletin ruhunda yaşıyordu. Halk destancı şairleri, bu destanın esasen bir olduğunu duymakla beraber ancak ayrı ayrı parçalarını biliyorlardı. Lönnort onları halktan öğrenerek anladığı veçhile toplayıp birleştirdi. Eserde dağınık levhaların raptı ancak Lönnort’a ilham edilen bir keyfiyettir. Lönnort bu işi pek kolaylıkla yapmış değildir. Hatta diyorlar ki eğer Lönnort eserin yarısını yazıp tespit etmemiş olsaydı destanın bütününü veremezdi. Gerek Homerin, gerek Firdevsi ve Lönnort’un zamanında mensup oldukları milletin birliğini ve mazisini anlayış hususiyeti hakkında bütün cemiyet efradında umumî kanaat vardı.

Bizdeki eski büyük destanların enkazı yeni baştan mükemmel bir destan şekline gelebilmek için kâfi mevat teşkil edebiliyor mu? Bizim geçirdiğimiz ve bugün geçirmekte olduğumuz sarsıntılar eksik değil. Gerek garp (Türkiye ve Azerbaycan) Türklerinde ve gerek orta Türkistan) türklerde muayyen bir kültür seviyesine inkılâp suretiyle yükseliş ve dolayısıyla geçirilen derin buhranlar ve ızdıraplar meydandadır. Fakat o eski destan enkazı bir millî şair tarafından işlenerek ihya edilip yeni, muayyen ve mükemmel bir şekil alabilir mi? Destan zamanı geçmiş değil midir? Bu meselelere ilerki makalelerimizde cevap vermeğe çalışacağız.

II.

Umumiyetle Türklerde destan devri yani hayata destanî devirlerde yaşayan milletlerin gözüyle bakmak ve muasır büyük hadiseleri destan şekline çevirerek yaşatmak zamanı, tabiidir ki geçmiştir. Başka milletler gibi Türk milleti de asrî içtimaî ve siyasî umdelere tapmaktadır. Bütün cihanın efkârı umumiyyesinde ise iktisadi ve içtimaî umdeler artık tamamıyla hâkim olmuştur. Bugün dünyada akıl ve mantığı bütün sınıfların ve zümrelerin hürriyetini hâkim bulundurmak isteyen demokrasi ile amele sınıfı namına yapılan terörle bütün diğer ve sınıfları imha ederek sınıf diktatörlüğü yerleştirmek ve bütün insanların iktisadî ve içtimaî hayatını bu sınıfın (zümrenin) kurduğu veya kuracağı dispiline ateş ve demirle icbar etmek isteyen “komünizm” mücadele halindedir. Komünizm tehlikesine karşı mücadelede demokrasinin zayıflığını bahane edilerek meydana atılan “Faşizm”in alacağı yol karanlık ve şüphelidir. Cihanşümul bir şekil almak için bugün daha çok demokrasi sistemine düşman kesilen ve onu ezmek için müstakbel biaman düşmanı komünizmle ittifaka hazır olduğunu gösteren Faşizm mektebi müthiş ihtiras ve müfrit şovenizmden mülhem olmaktadır. Fakat bu hareket millî değildir. Bu da bir “internasyonal” şovenizm’dir. O Avrupa’da sanayiin inkişaf ve buhranları esasında zuhur edeceği muhakkak olan çarpışmaları daha fazla alevlendirecek ve güçleştirecektir. Onun ileriki rolü yalnız budur. Üç cereyanı temsil eden Briand, Stalin ve Musolini gibi tipler zahiren millî görünmekle beraber şüphesiz internasyonal kuvvetler ve zümrelere istinat etmektedir. Bir millî destan kahramanı “Demâvend” tepesine çıkıp da milletine “ben bugün atımı nallattım; üzerinde seğirtip kılıcımı kanla lâl yapacağım” (1) dediği zaman o milletin bütün efradı, sınıfları, aristokrasisi ve proleteryası ona taparak heyecanla “evet” sen cihan kahramanısın ve biz de köleleriniziz sana inanıyoruz; hayatımız sana merbuttur” (2) diye bir ağızdan bağırmak zamanı Avrupa için geçmişse bizim için de geçmiştir. Bizde de zamanın kahramanları, medeniyet âleminde hâkim içtimaî umdelerden birinin müntesibi bulunmak lüzumunu duyuyorlar. Fakat Avrupa’da sınıflar çok uzun sürecek olan mücadelelerine tutuşurlarsa, kim bilir belki “eski millî destanlar” Türk ve Çin gibi milletlerin işine yarayabilir.

Bugünkü ahval ve şerait eski Türk destanlarını tasnif etmeğe ve bunları millî terbiyeye esas edinmeğe birçok cihetten müsaittir. Fakat müsait olmayan bazı enfüsi cihetleri de vardır. Onun en mühimi de millî benliğimizi, mazimizi anlayış hususunda bir istikrarın daha husule gelmemiş olmasıdır. Biz biliyoruz ki Homer, Firdevsî, Lönnort eserlerini tertip ettikleri zaman Yunan, İran, Fin milletlerinin mazileri hakkında doğru veya yanlış olmakla beraber, bütün millet efradının inandığı bir tasavvur, taslak vardı, hele İranlıların tarihi yalnız kendileri için değil diğer komşu milletler, meselâ Araplar ve Türkler için bile hatları malûm ve muayyen bir manzume şeklini almıştı. O tarihin esas hatları Tabarî, Sa’âlebî, Hamze’i İsfahanî, Deyneveri, Kuteybe, Firdevsi, ElBirûni ile Moğol zamanındaki Türk ve İranlı müverrihler ve Nevaî gibiler için hep birdi. Evet bütün Asyaya hâkim bulunup bütün şark milletleri bize benzemeğe çalıştıkları bir devirde, yani başkaları için moda olduğumuz zamanlarda bizde de teessüs etmiş bir millî tarih taslağı vardı. O Türk tarihi Oğuz Handan başlıyor, doğru Çingize ve oğullarına ve sonra Aksak Temüre geliyordu. Raşîdüddin, Hafız Ebrû, Uluğ Bey, Mirhond, Hondmir, Şerefeddin Yezdi, Nasrullâhi, Muhammed ibn Velî, Ebülgazi gibi müelliflerin kabul ettikleri bu taslak Şemsi qâşanî’nin yazma destanına esas olmuş ve halk içindeki şifahî destanlara da tevafuk etmiştir.

Benim küçük kütüphanemde “Türklerde millî tarih telakkisi” dosyası vardır. Türklerde millî tarih yazan yahut o yolda düşünen fikir sistemlerini toplamaya çalışıyorum. Bugüne kadar topladığım mevat pek de memnuniyet verici değildir. Hatta bu evraka bakılırsa milletimizin edebiyatını, fikrî hayatını yaşatan münevverlerin arasında milletin mazisi hakkında tebellür etmiş bir fikir yoktur denilebilir. Millî tarihe İslâmiyet ve Osmanlılık gözlüğü ile bakmak devrinden kurtulduğumuz iddiasındayız. Fakat kurtulabildik mi? Veyahut ta daha başka tesirlere maruz kalmadık mı? Milletimizin münevverine mazisini oldukça muntazam bir şekil vererek anlatmak yolunda hizmeti dokunan bir zat Fransız yahudisi Leon Cahun’dür. Gerek “Asya tarihine methal”inde ve gerek Lavisse ve Rambaud tarihindeki hülasasında bu zat Türkleri medenî teşebbüsten mahrum bilmekle beraber kahraman gösterdiğinden fikirleri herkesin hoşuna gitmiştir. Türkçe tercümesiyle garp Türklerinden Necibasım Bey meşgul olduğu gibi, Ufa’da da aslen şimalî Kafkasya Türklerinden olan General Şeyh Alinin kızı Meryem ve oğlu Davut meşgul olmuşlardır. Ve elyazısı halinde birçok adamlar tarafından okunmuştur. Leon Cahun’ün eserinden ilham alan münevverlerden Ziya Gök Alp muhtelif ilk makalelerinde, Akçuraoğlu Yusuf Çingiz tarihine ait Türk Yurdu mecmuasında neşrettiği konfranslarında, şimdiki Londura sefiri Ferit Bey umumî Türk ideolojisine ait, müstearadla neşrettiği risalede ve daha diğer birçok zevat oldukça doğru bir nazar telkini yolunda çalışmışlardı. Fakat bu nazar da taamüm edip yerleşmemiştir. Hatta Leon Cahun’ü Türklere ilk tanıtan Necibasım Bey sonradan tamamen başka fikirler söylemiştir. Meselâ Türk Yurdu mecmuasında (1340 sayı 2): “Anadoluda Türk satvetini kıran Moğollardır. Moğol istilâsı Anadoluyu maddeten ve mânen geri götürdü. Türkler hâlâ âli Cengiz oyununu unutmamışlardır. Yıldırım Beyazıt Anadolunun birliği lüzumunu anladı. Demirlenk çıkmasaydı. Anadolu Birliği ve İstanbul fethi yarım asır evvel olacaktı” diyor. Keza yine aynı yıl Türk yurdu mecmuasında (sayı 45) Sadri Maksudi Bey diyor ki: “Temür Kıpçak Türklerini, Toktamışı ve Türkiye Sultanı Beyazıd’ı mağlup etti; Türklük bundan pek çok kaybetti. Temürün galebeleri Türklük için bir tahribat oldu. Kıpçak Türklerinin istiklâline mezar hazırlayan Temür olduğu gibi küçük Asya Türklerini de tehlikeye düşüren bu Türktü.”

Acaba Osmanlılar elli yıl önce yürüyüp, Avrupa’nın o zamanki uzun harplerle meşgul olmasından istifade ederek, hatta bütün Avrupa’yı fethetseler ne kazanırlardı. Rönesans yine olurdu. Böyle istilâlar Beyazıttan birkaç asır önce birkaç defa yapılmıştı. Onlardan birşey kazanmamış, kaybetmiştik. Vaktile Hun ve Avarların, Peçeneklerin hareketlerinde olduğu gibi Beyazıt da muvaffak olup Atilânın alamadığı Paris’i fethetse bile oraya götürdüğü Türkler merkezi Avrupa kavimleri arasında kaybolup giderdi. Rusların kuvvetlenmesi Temürden değil, Avrupa deniz ticaretinin şarki Avrupa’ya istilasından, Novgorot ve Moskova gibi Rus şehirlerinin ticaret merkezleri halini almasından ileri gelmiştir. Mademki Türkçülük dava ediliyor, ne için Çin hududundan Akdenize, Pişaverden Moskovaya kadar bütün Türk Ellerini birleştiren Temür için değil de Temürün istihlâf ettiği İlhanlı Devletinin vilâyetlerine (Sivas ve Malatyaya) tecavüz eden bir Anadolu Beyi için ağlanıyor? Niçin Beyazıt, Anadolu’nun, o zaman Temüre iltica ve iltihat eden diğer beyliklerine tercih ediliyor? Temür ve oğulları garbi Türkistanı Kıpçaktan ve diğer yerlerden getirdikleri Türklerle iskân ettiler. Yalnız Semerkant’la Cızah arasında 49.000 kilometre yeri iskan edip Türkleri ziraata alıştırdılar. O güne kadar Farisî konuşan garbi Türkistan şehirlerini Türkleştirdiler. Güzel Türk mimarisini semalara çıkardılar. Türk edebiyatını yükselttiler. Türk mimarisi ve minyatürcülüğü İstanbul’dan başlayıp bütün Asya İslâm âlemi için nûmune oldu. Bunlar mademki Türkçüdürler, niçin bu zatın Sivas’ta boğdurduğu 4000 Ermeni için matem tutuyorlar (1) ve neden Osmanlı vakanüvislerinin ve saray dalkavuklarının ahiren neşrettikleri “Ali Cengiz Oyunu”na ve Timurlenkle alay eden anekdotlarına kıymet veriyorlardı. Niçin Anadolu’da ve bilhassa Azerbaycan’da Çingiz ve Temür’ün yaşayan ananelerine ehemmiyet verilmiyor.

Türk destanı yaşadığı zaman Türklerin kafasında yerleşmiş olan millî tarih manzumesini kıran Sûriye ve Mısır ulemasıdır. Fatih devrinde bile Çağatay medeniyeti âşıkı olan Osmanlıları yoldan çıkaran, hattâ Kazan Türklerine bile tesir eden onlardır. Çingizi “cehennemi” Temürü “fâsık hatta kâfir” diye Türk tarihinden silmek isteyen Kazanlı müverrih “Şahabeddin Mercanî” halk içinde yaşıyan Çingiz ve Temür destanlarına isyan ediyor ve bunlara istinat edip tarih yazanları tel’in ediyor. Ona göre “Temür” “kesmek ve kırmaktan, zulüm ve gadirden başka bir şey bilmeyen hunhar, zalim ve fasiktir. O Padişahı İslâm olan Beyazıd’ı mağlup etti. Onun hiç bir âmelinde kârı hayrı yok. Bütün hayatını sefki dema, gareti emvali nâs, ihlâki hars ve nesil ile geçirmiş ve kendis fisku fücurunu kâseleyslere methettirmiştir. Bu sözlere inanmayanlar Bedreddin al Aynî, Şeyh Şahabeddin İbn Haşer al “Asklâni, Şemseddin Secavi ve İbn Şahna emsali huffaz ve ulemayı nizamı Harameyn ve Mısır ve Şam ve Rum ve Irak tesanifi muteberlerinden görsünler, buna da kanaat etmezlerse Ahmed İbn Arabşahın kitabını mutalâa etsinler” “Hafızüddin bezzâzi Timuri a’recin kûfrüne fetva vermiştir…”

Türklerin millî tarih telakkisini ve millî destanını kıranlardan biri de Safevilerdir. Bunlardan Türk destanı yerine Türkler arasına Şi’a ve İran destanını sokmuşlar, Çengizîlere düşman olduklarından onlara ait menkabelere karşı (meselâ Horasanda) ilanı harp etmişlerdir. Neticede İran Türklerinde millî Türk tarihi telakkisi namına bir şey kalmamış denilebilir.

Türk destanının bel kemiği Oğuz ve Moğol ananeleridir. Yaşıyan destanın en kuvvetlisi ve zengini Moğollar devrine aittir. Moğollara, Çingiz, Temür, Toktamış ve Bayezıda karşı noktayı nazarları, eski Türk destan telakkilerine göre doğrulmadıkça millî destan enkazını umumî Türk mıkyasında tasnif müşkül olacaktır. Yalnız bu mu? Destanlardaki bazı tafsilât, tarihlerini bugün Avrupa ve Çin menbalarından öğrenmekte olduğumuz Hun GökTürk ve Karahanlılara aittir. Halbuki bunlar bizim kafalarımızda daha muntazam bir silsile halinde yerleşmiştir. Maamafi ben, destanın bugün kabil olan tasnif şekilleri hakkında mutalelarda bulunmanın zamanı olduğunu zannediyorum.

III.

“Türk destanının bugün kabil olan tasnif şekilleri” diyoruz. Çünkü muhtelif şekiller tasavvur olunabilir. On birinci asırda Selçukilerin Garbî asya muhaceretine kadar Türklerin bir tek vatanı vardı: “Türkistan” Sonra Garbî Asyada yeni bir Türk vatanı vücuda geldi: “Türkiye” Türk destanının Türklerin on birinci asırdan önceki hayatına ait olan kısmı bütün Türkler için birdir. Fakat yeni vatanda Garbî Asya kavimleriyle İhtilât, İslâmiyet ve Osmanlılık tesirleriyle Türk tarih ve destan telekkisi değişmiştir. Nasıl ki İran’da Şii’lik İslâm tarihini tahrif ederek kendisine ayrı bir tarih ve ayrı mukaddesat, tarihî hakikatlere karşı müteassıp bir dinî düşmanlık vücuda getirmişse, Suriye İslâmiyeti ve Osmanlılıkta ta millî tarihi ve millî destan telakkisini tahrif etmiştir; Bununla beraber ben bu telekkiyi artık temellenmiş ve ayrı bir sistem şeklini almış bir keyfiyet olarak kabul ediyordum. Daha 1917 Moskova kongrasında (6 Mayıs) “Türklerin etnik teşkilatı” hakkında okuduğum maruzada bu meseleye temas etmiş ve garp Türklerindeki tarih ve millî destan telâkkisini değiştirmek güç olacağını arzetmiştim (kongra mazbatası, s.156). Filvaki eğer bu telekki bir sistem şeklini almışsa Garp Türkleri için Türk destanının on birinci asırdan sonraki kısmını Bizans ve Ehli Salip muharebelerinde yetişen Alp Arslan, Kılıç Arslan, Battal Gazi, Danişment, Fatih ve Kara Davut ve Türkistan Türk hükümdarlarıyla harpeden Yıldırım Beyazıt, Kara Yusuf, Cihanşah Karakoyunlu ve Şah İsmail Safevî gibi kahramanlar silsilesi teşkil edebilirdi. Fakat şimdi anlaşıldı ki Garp Türklerindeki bu tarih telakkisi yaşıyan muntazam bir sistem şeklini alamamıştır. Battal Gazi ile Danişment destanları, Ebû Müslim ile Hamza destanları kadar İslâmîdir. Bunlar Oğuz ve Dede Korkutla bir silsileye dahil olamazlar. Diğer taraftan Osmanlı sülâlesinin inkırazı ile o sülâlenin yerleştirmek istediği tarih telakkileri de değişmek mecburiyetinde kalacaktır. Bu eski Türk millî tarih telakkisinin yeniden dirilmesi demektir. Nasıl ki İkinci Murat ve Fatih ve Akkoyunlu Uzun Hasan zamanı münevverleri Türklerin mazisini öğrenmek için İlhanlılar ve Temür zamanında yazılan Moğol tarihleri otorite sayılıyordu. Nasıl ki daha Evliya Çelebi zamanında bile Temürlülerin sonu olan Hüseyin Baykara devri Türk tarihinin en şanlı zamanının sonu telakki ediliyordu. Şimdi Türk destanını tasnif etmek istiyecekler için de tasnif plânlarını buna göre tertip etmek icap edecektir. Türk siyasî ve harsî birliğinin sonunu teşkil eden Temürden sonraki destanlar Şark ve Garpta ayrı ayrı istikametlerde inkişaf etmiştir. Bunların Şark Türklerine ait olan kısmından 1928 de Mısır’da basılmağa başlanıp parasızlık yüzünden bitirilemeyen “Bugünkü Türkistan” adlı eserimizde mufassal olarak bahsedilmiştir. Garp Türklerine ait kısmı yani Osmanlı ve Safevî devirlerine ait destanlarla bizzat meşgul olmadım. Bundan dolayı makalede Türk destanının 15. asırdan sonraki şekli mevzuubahs olmayacaktır.

Dişi Boz Kurt tarafından beslenen ilk Türkün asıl vatanı Isık Göl civarında ki Izık Art dağlarıdır ki Han Tanrı dağlarının cenubî kollarını teşkil eder. Onun dört oğlu oluyor: Çigil, Barshan, Tüng (Tütek?, Tüzek?, Tüzel?), Ilak. Tüng (bir adı da galiba “Tişing”) tuzu keşfediyor. Onun oğlu Buka Han”dır ki “Tunga Alp” adıyla maruftur ve Türk sülâlelerinin müessisidir. Onun merkez karargâhı Kâşger (diğer ismi “Ordu Kent” yahut “Hargâh”) olup diğer şehirleri Barman, Barsgan, Kuçkar, Balasagun, Semerkant, Râmitan, Peykent, Merv, Sirahs ve başkalarıdır. Tunga Alpa ait rivayetlerin tafsilâtı kendisini Efrâsiyâb, Frasiak, Franrasyâb yahut Karnamak tesmiye eden İranlılara geçmiştir. Kablelmilât yedinci asrın son yarısında Horasan’dan ve Kafkas dağları yolundan İrana istilâ edip 625’te Midye hükümdarı Kyaxarces tarafından öldürülen Sakaların reisinden ibaret olacağı muhtemel olan bu zatın katli günü İranlılar için millî bayram, Türkler için matem günü olmuştur. Türklerin Efrâsiyâb yuğ merasimi ve ona mensup hikâye ve meselleri daha 1113. asırlarda söylenmiş ve Mahmûd Kâşgerî yuğ şiirlerinden bazı parçaları ve Fahreddîn Mubârekşâh Gûrî mesellerinden birini nakletmişlerdir. Efrâsiyâbınoğlu “Alp Arız” rivayetleri (ihtimal İran rivayetlerindeki “Ağrireth”) sonraki zamanlarda bile Oğuzlar arasında söylenmiş olduğunu Topkapı Sarayındaki Selçukname nushasının ilâvesinden öğreniyoruz. Efrâsiyâbın neslinden “Alanca Kara Han” ise ahudan mis istihsalini, Samur, kakım derileriyle Çin ve diğer memleketlerle ticaret yollarını, ok ve yay avcılığını keşif ve icat etmiştir. Kılıç yapmak sanatını da İranlılardan öğrenmiştir (Câmı Cem). Alanca (Alaç) kültür daha ziyade Kazaklarda maruftur. Alancadan sonra bunun memleketi “Tatar ve Moğol” adında iki oğlu arasında inkisam edip Türkler birkaç batın bu iki oğulun torunları arasındaki çarpışmalarla vakit geçiriyorlar. Moğol rivayetlerindeki bu “Tatar” ve “Moğol mücadelesi daha önceki menbalarda “Câmîi a’zam) “Türk” ve “Oğuz” mücadelesiyle birleştirilebilir.

Moğol şebekesinden Kara Hanın oğlu “Oğuz Han” (yahut “Oğuz Ata”) dünyanın dört köşesine hâkim olmuştur. O ilk Türk cihangiri sayılıyor. Buna ait destanın Selçukîler zamanında tespit edilen rivayetlerinden bir nushası Reşîdeddin’in “Tarîhi Âlem”inde münderiç bulunuyor. Türkmenler arasında yaşıyan ve ötekinden az farklı olan diğer nushaları Ebülgazi Han tarafından işlenmiştir (Şecerei Terâkime). On üçüncü asırda Moğollar devrinde Uyguristan’da Uygurca olarak deriye yazılmış bir nushasını Rıza Nur bey neşretmiş ve Prof. Pelliot tarafından tetkik olunmuştur. Bu rivayete göre Oğuz Han sağda “Altun Han” (Çin), solda “Urum”, cenupta Hint ve Tankqut, şimalde “İt Baraq” memleketlerini fethediyor. Ordusu evlâdından (Oğuz kabilelerinden) başka Kıpçak, Kırlık, Kalaç, Kanglı, Ağaçeri gibi aşiretlerden müteşekkil bulunuyor. Bu aşiretler Oğuzdan isim, uran, kuş, damga yani esasî teşkilât alıyorlar. Oğuza seferlerinde Boz Kurt rehberlik ediyor. Veziri “Uluğ Türk” adında çok akıllı ve tedbirli bir ihtiyardı. Karargâhı garbî Türkistan’da Talas (yani “Evliya Ata”) ve Küling (Araplarda yani şimdiki Çu havzasındaki Tartu) şehirleri olup, yazlık karargâhları şimdiki Kazakistan’ın merkez kısmını teşkil eden “Urtağ” ve “Kürtağ” dağları idi. Pek çok yaşıyan Oğuza kendisi kadar akıllı olan oğlu “Gün Han” halef olup “Irkıl Hoca” nam veziri vardı. O Türk Ellerini sonraki nesiller için örnek ve ideal olacak bir şekilde idare etti. “Oğuz Han” ve oğlu “Gün Han” herhalde Hun (=Kun) ların kablelmilât 209126 yılları arasında hükûmet süren hükümdarları Mete ile oğlu Kün Yabgu’dan ibaret olmak icap eder. Destan Gün Handan sonra onun torunları sıfatıyla DhibYabgu (Yavguy yazılıyor), QursYabgu, QurısaqYabgu, İnalYabgu, İnal SırYabgu, Ala Atlı As Donlu Qayı İnal Han, Tuman Han (onun dayısı “Kül Erkin”), Tiken Bile Er Biçken QayıYabgu birbirini müteakip her biri 75125 yıl hükümet sürüyorlar. UladmurYabgu zamanında kendi kardeşleri olan Uygur hükümdarı “Qara Alp Arıqlı Arslan Han” Oğuz oğullarına tâbi edilip memleketi oğlu “Alp Tavgaç Han”ın idaresine veriliyor.

Fakat UladmurYabgu’dan sonra Oğuz sülâlesi münkati olup Türk Ellerinin idaresi “Buğra Han” (Kara Han oğlu Buğra Han) sülâlesine geçiyor. Bunlardan “Buqra Han) sülâlesine geçiyor. Bunlardan “Buqra Han” “Qurı Tigin” ile Oğuzların isyanına sebep olan “Ali Han” ve oğlu “Şah Melik” zikrolunuyorlar. Bunların paytahtları da hep Talas ve Küling şehirleri oluyor. Destanda zikredilen tarihî isimler ve vak’alar mukayese edilince zikri geçen Hanların Gök Türk, Türgiş ve Karahan Hanlarından ibaret olduğu anlaşılıyor. Hanların nezdinde birkaç akıllı hakîm vezirin zikri geçiyor. Onlardan biri Bayat kabilesinden Kara Hoca oğlu Dede Korkut’tur ki birkaç Hanın muasırı gösteriliyor. Mezarı Sirderya havzasında kendi adını taşıyan demiryol istasyonu yanında gösterilen bu efsanevî zat Türklerin musiki ve hikmet piri sayılmakta ve kendisine mensup ayrı rivayetler bulunmaktadır. O cümleden “Salur Kazan” ve “Alp Bams Böyrek” (Türkistan’da “Alpamşa”) hikâyeleri pek maruftur. Dede Korkut İslâmiyetten evvelki zamanın veziri olmakla beraber peygamber zamanına da yetişmiş gösterilmekte olduğundan Gök Türk zamanındaki Oğuz Yabguları nezdinde bulunan bir Türk hakimi sayılabilir. Keza muhtelif Türk aşiretlerince maruf olan Türkmen kahramanı “Köroğlu”da da o zamanın İran hududunda, Amuderya, Herati Garçistan, Kızıl ve Karakum mıntakalarında faaliyet gösteren İran hudut Türkmenlerinin maruf bir reisi olsa gerektir. Bu kahramana çok tapan Anadolu ve Azerbaycan aşiretlerinin rivayetleri esasen pek zengin olan Türkistan Türkmen ve Özbek rivayetlerine de tesir etmiştir.

Karahanlılardan ilk İslâmiyeti kabul eden Satuq Buğra Han, oğlu Arslan Han ve kızı Ayşe ve torunu Yusuf Qadır Hanlar ve onların Çinlilerler ve Kâfir Türklerle mücahedelerine ve Türk evliyalarıyla münasebetlerine ait rivayetler vardır (tezkirei Satuq Buğra Han ve başkaları). Satuq Buğra Hanın hükümeti ele alması hakkındaki rivayet tamamile Oğuz efsanesine benzetilmiştir. Kırgızlar arasında pek maruf olan “Manas” rivayetleri de bu Karahanlılar devrine icra edilebilir.

Oğuz destanında Türkistan hükümdarı Ali Hana (galiba Buhara Hanı “Ali Tegin”) Oğuzların isyanı ve Horasan şehirlerine istilâları dolayısıyla ilk Selçukilerden ve bu destanın Türkmen rivayetlerinde Oğuz aşiretlerinin dahilî mücadelelerinden bahsedilmektedir. Oğuz ve Kara Han motifleri Kırgız, Kazak kabile şecerelerinde, Altay ve Yenisey mitolojisinde de mevcuttur ki destanın tekmili için istifade edilebilir.

Çingiz’in mensup olduğu Qiyat (yani “Qay”lar) ve Börçegin (Galiba “Böri Tegin”) ailesi kendilerini Oğuz hanlarının mensup olduğu eski Mongol (Reşideddine göre Türkçe “Mongol”) hanedanından saymışlardır. Oğuz ve Gök Türk an’analerini pek iyi bilmişlerdir. Çingiz’in muasırı olup kendisiyle görüşen Çinli MenHun’a göre Çingiz ailesi “Şato” Türkleri neslindendir. Bu aile Moğol dilinde konuşan “Şivi” aşiretlerine riyaset etmiş ve evvelce Türklere ait Türkçe bir ıstılah olan “Moğol” “Mong + ol) kelimesi de Çingiz ailesinden mezkûr Şivi aşiretlerine geçmiş, Hıtay ve Şivilerin dili de Moğol lisanı tesmiye edilmiştir. Halk destanına göre Çingizin büyük babası Aka Deniz Hanı Altun Hanın kızı güneşten gebe kalıp Dubun Bayan adında bir oğul doğurmuştur. Bunu tek gözlü Dumbavıl Mergen (Dumbavıl Soqır) terbiye ediyor. Ve “Alanguva” ile evlendiriyor. O ölümünden sonra Işık şeklinde gelerek Alanguva’yı gebe bırakıyor. Ondan Çingiz doğuyor. Sonra Çingiz’in fütuhatı, kabilelere damga, uran, kuş (totem) taksim etmesi Oğuz Han destanında olduğu gibi tafsilatla söyleniyor. Yani Oğuz Handan sonra Çingiz Han Türk içtimaî hayatına yeni şekil veren ikinci büyük hakandır. Aslı Moğolca olan “gizli tarih” destanı ise Çingiz’in hayatını daha ziyade tarihi şekilde tasvir etmiştir. Çingiz’in evlâdından Çucı Han, Canbeg Han, Canbeg Hanın annesi, “Tayduh” zevcesi “Karasaç Hanım”, muasırı gösterilen “Asan Qaygı” ve “Cirençe Çeçen” nam hakimlerin hikâyeleri, yine ümerasından “İsâ oğlu Amet” destanı Çingiz destanının orta Türklerdeki devamını teşkil etmektedir.

Sonra orta Türk destanının en canlı kısmı Temür, Toktamış, İdüge’lere ait olanlarıdır. Temürün büyük destanı Türkçe ve Acemce matbu olup Türkistan meddahları tarafından söyleniyor. Farisî olarak manzum destanı da vardır. Mensur bozkır rivayetleri ise Yayık, İdil nehirleri havzalarında MangıtNogaylar, Başkurtlar ve Kazaklar arasında şâyîdir. Bu son rivayetlere göre Çingizin halazadelerinden Barlas Taragay oğlu Temür Çingizin oğlu Caday (Çağatay) Hanın Bakşıları (kâhinleri) telkinleriyle anası karnında iken ezilmek suretiyle öldürülmek istenmiş, fakat öldürülememiş; ancak topal olarak Almalıkta doğmuştur. O daha gençliğinde çocuklara hanlık ediyor. Büyüdükten sonra eşkıyalıkla meşgul olup Caday Hanı ele geçirerek öldürüyor ve padişah oluyor. Siyaseti ve fütuhatı ekseriya hileye müstenittir. O İstanbul, Hindistan, Çin, Esterhan, Bulgar ve Moskova ülkelerini fethediyor. Onun Karakum ve BarsukKumda yaşıyan aşiretlerin reisi Amet ve Samet adında iki biraderle, Altunorda hükümdarı Toktamış ve İdüge ile ve Hârezm hükümdarı Yusuf Sofi ile macerası söyleniyor. Toktamış ve İdüge ve oğulları vekayii tamamile müstakil bir destan olup birkaç manzum rivayetleri vardır. İdüge Kırım’da Toykhoca Hanın kuşçusu Kutlu Kayanın peri kızı ile evlenmesinden doğmuştur. Babası Toktamış Hanın güzel av kuşunu gizlice emir Temüre sattığından öldürülüyor. İdüge Toktamış’a ebedî düşman kesiliyor, İdüge Toktamış’tan kaçıp Temürün düşmanı olan Qamardın (yani “Emir Qamereddin Duğlat”); Altay dağlarında öldürülüp karabet hasıl ediyor ve Temürün Kamardın nikâhında olan kızını alıp bundan oğlu destan kahramanı Nuradın doğuyor. Destanda Temür “Muğlık” yani şamanî an’analeri yerine sahrada İslâm an’analeri yerleştiren ve şehirlere istinat eden medenî hükümdar olarak tasvir ediliyor. Anadoluda Temüre, Temür ve Bayazıt mücadelesine ait hikâyeler, Azerbaycanda Temürün siyasî kudreti ve imarı hakkında rivayetler vardır.

Evliya Çelebi Azerbaycanda birçok şehir ve kasabaların binasını Temüre isnat eden rivayetler naklediliyor. Abbaskulı Bakihan ise Temürün Kafkasyanın şimalinde Derbentten Kırıma kadar uzanan bir seddi hakkında rivayet nakletmiştir. Bu gibi hususiyetlerden Temürün destanının ikmali yolunda istifade edilebilir.

Bu son makalamde biraz da mehaz göstermek ve destanların tasnifi yolunda çalışacaklara bazı pratik maslahatlarda bulunmak isterim.

Umum Türk mikyasında destanlarla uğraşmak bugün de epey güçtür. Çünkü bunlar edebî Türk lehçelerinden birine çevrilmiş ve istifadesi kabil bir şekle sokulmuş değildir. Bunları ya muhtelif ecnebi dillerde yazılan tercümelerden ve yahut da Türk lehçelerinin mahallî telâffuzlara göre fonetik harflerle tespit olunan istifadesi güç metinlerden öğreniyoruz.

En eski Türk kozmogonisinin Altay ve Sayan Türklerine ait şekilleri Rusça olarak Verbetsky, Potanin ve Nikifarov tarafından metinleri ve RusçaAlmanca tercümeleriyle beraber Radloff ve Katanov tarafından neşredilmiştir. Potanin’in “Şimaligarbî Moğolistan” adını taşıyan dört ciltlik büyük eserinin ikinci cildi Türkiyat Enstitüsü için A. Battal Bey tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Radloff’un ve Katanov’un topladıkları mevat Radloff’un “Türk halk edebiyatı örnekleri” külliyatının 1, 2, 9 uncu ciltlerini teşkil etmektedir. İstanbul ve Ankara kütüphanelerinde nushaları vardır. Boz Kurt efsanesine ait Çin rivayetleri ise Türkçeye tercüme edilen Deguignes’in “Orta Asya kavımlarının eski tarihi” atlı külliyatının ilk cildinde, eski İran destanına ve Avesta’ya geçen şekli Marquart’ın, Caucasica mecmuasının 1930 nushasındaki makalesinde bulunuyor. Masalın Moğol tarihinde ve muhtelif Türk kabilelerinde mevcut şekilleri hakkındaki edebiyatı Abdülkadir Bey Türkiyat Mecmuası’nda (II, 131137) göstermiştir. Türkün dört oğlu hakkındaki rivayetin Selçukîler zamanında yazılan “Mücmel üttevârîh ve’lkısas”ta bulunan şekli Barthold tarafından (Türkistan, I, 19) neşredilmiştir. Rivayet Şerefeddîn Yezdî, MirHönd ve HöndMir’de de vardır. Bu rivayetin Çin menbalarında mevcut rivayetlerle mukayesesi 1928 darülfünun derslerimizde bulunuyor (basılmamıştır). Efrâsiyâb rivayetinin, tarihi devre şahsiyetleriyle birleştirmek tecrübesi de derslerimin basılmış ve basılmamış kısımlarında vardır. Bu kahramanın “Buqu xan” adı Cüveyni’de, Buqa qan bin Pişing” ismi Şehâbeddin Mercani’nin Gurfet elHavâqin atlı eserinde; Efrâsiyâbın bina ettiği şehirler hakkındaki rivayetler Mahmûd Kâşgari, ElBîrûnî, Nerşexi tarihlerinde; keza EfrâsiyâbTunga Alpa ait şiirler ve diğer birkaç rivayetler Mahmûd Kâşgari’de bulunuyor. Rivayetin pek mufassal, fakat İranlışlaştırılmış şekli İran destanında vardır ki bunlardan Mes’ûdi’nin bahsettiği bize vasıl olmamıştır. Bize vasıl olanla Taberî, Sa’âlebî ve Firdevsî rivayetleridir. Firdevsi’nin eserinde, müellife muasır Efganistan ve Horasan Türk rivayetlerinden istifade edildiği şüphesizdir. Firdevsi’nin eserinin Mohl tarafından yapılan Fransızca tercümesinin Efrâsiyâb’a ait ciltlerinin nushası darülfünun kütüphanesinde, Seyit Devriş Mustafa tarafından yapılan Türkçe tercümesinin nushası yıldız kütüphanesinde (N.79517954), Şerefeddin İsfahanî tarafından yapılan Arapça tercümesinin nushası köprülü (N.1063) ve Aşir Efendi (N.631) kütüphanelerinde vardır.

“Tatar” ve “Moğol” efsaneleri Şerefeddîn Yezdî tarihinin basılmamış mukaddemesinde (Umumî kütüphane: 4975; Fatih: 4425), Mirhönd, HöndMir, Mahmûd İbn Velî ve Ebülgazi’de vardır. Bunlardan yalnız Ebülgazi Türkçedir (Rıza Nur Beyin neşrinde bu kısım maalesef “Hırafatı çoktur” diye yalnız hülâsa edilmiştir). Bu rivayetin bence meçhul bir menbadan ve Döngenlerden alınan şekli Ahund kurbanali Hâlidî’nin matbu “Tevârihi hamsei şarkî” sinde (S. 640660) vardır.

Oğuznâmenin, Reşîdeddin’in “Târîhi ‘ÂlerrTinde olan mufassal şekli Paris nushası (Suppl. Pers. 1364)’ndan tarafımdan istinsah ve sonradan kitabın İstanbul’da Topkapı sarayının üçüncü Ahmed, Revan Köşkü, hazine kısımlarında ve Damat İbrahim Paşa’da bulunan nushalarıyla kendim ve Abdülkadir tarafından mukabele edilmiş ve tab’ı hazırlanmıştır. Farisi olan bu oğuznâme benim yazmamda 115 sayfa tutuyor. Bu oğuznâmenin Ebülgazi tarafından tertip edilen Türkmencesinin nüshaları Petersburg’da ve bir nushası da bendedir. Bunun Tomanski tarafından yapılan Rusça tercümesi Taşkent’te matbudur. Oğuznâmenin ilk Moğollar zamanında yazılan Uygur rivayeti ise Rıza Nur Bey tarafından Fransızca haşiyelerle neşredilmiş ve sonuna garp Türkçesine tercümesi de ilâve edilmiştir. Dede Korkut destanlarının Dresden nushası kilisli Rıfat Bey tarafından istinsah edilip İstanbul’da basılmıştır. Bu Oğuz rivayetlerinin “Salur Kazan”a ve diğer bazı kahramanlara ait parçaları Ebülgazi’nin Şecerei Terâkime’sinde ve YazıcıOğlu Ali’nin Selçuknâmesi’nin Topkapı Sarayı Revan Köşkü 1390 numaralı nushasının baş tarafındaki ilâvelerde bulunuyor. Oğuz rivayetlerinden “Alp Baması” (Bamsı Böyrek) kısmının Türkistanda maruf şekli (Alpamşa yani “Alp Bamsa”) Abdülkadir tarafından tayin edilmiştir. Bu rivayetin Kazakça ve Karakalpakçası Kazanda ve Taşkent’te birkaç defa basılmıştır. Diğer bir Kazakçası ve Rusça tercümesi Dıvay oğlu Ebû Bekir tarafından Taşkent’te, daha diğer bir rivayeti metni ve Almanca tercümesiyle beraber Radloff’un Türk halk edebiyatı örneklerinin üçüncü cildinde neşredilmiştir. Köroğlu destanına ait kitabiyat Pertev Naili’nin bu destana ait tetkikatının sonuna (S. 249256) ilâve edilmiştir. Karahanlılara ait rivayetlerin Türkçe ve Acemce mufassal şekilleri gayri matbu kalıyor. Acemcesinin müteaddit nushaları Türkistanda hususî ellerde ve Petersburg Asya müzesinde, Türkçeleri Berlin kütüphanesinde Martin Hartdmann külliyatında bulunuyor. Bundan bazı parçalar Skow’un Şarkî Türkistan lisan örnekleri kitabında neşredilmiştir. Kırgızların Manas destanının metni ve tercümesi Radloff’un “Türk Halk Edebiyatı Örnekleri”nin beşinci cildindedir. Abdülkadir tarafından kısmen garp Türkçesine çevrilmiştir. Mufassal nusha bir vakit Taşkent ve Bişbek’te tab’ı hazırlanmıştır. Sonra galiba terkedildi. Çingiz ve Temür destanlarının bir şekli Kazan’da 1818 de Halfin tarafından neşrolunmuştur. Sonraki tabılarından birisi Türkiyat Enstitüsünde (N. 1719) vardır. Çingiz destanının Moğolca şekilleri Gizli Tarih, Altun Topçı, SanangÇeçen nam eserlerde Potanin, Pozaniyef, Camsaranof ve diğerleri tarından toplanan Moğol rivayetlerinde bulunmaktadır. Türkçe ve Farisî mufassal Temür destanı Taşkent’te basılmıştır. Farisî Temür destanının bir kısmı 1922 de Sovyetler tarafından kıraat kitabı olarak tekrar basılmıştır. Bunların İstanbul’da nushaları maalesef bulunmuyor. Tokatmış ve Edüge destanının Kazakça, Tobalca ve Kırımca rivayetleri Radloff külliyatının III, VI, VII. ciltlerindedir. III ve VI. ciltlerin Almanca tercümeleri de vardır. Mezkûr destanların Çukan Velihan tarafından yazılan rivayetinin metni (Türkiyat Enstitüsü Kütüphanesi, N. 3786) ve Rusça tercümesi (Türkiyat Enstitüsü K. No. 3581) matbudur.

Bundan başka Türkiyat Kütüphanesinde bu rivayetlerin Nogayca (N. 3109), Karakalpakça (N. 3137), Başkurtça (N. 4977) ları bulunuyor. Bu rivayetler mezkûr şivelerde Arap harfleriyle basılmıştır.

Abbaskulı Bakihanof’un “gülistânı irem” nam eserinin Rusçası 1926’da Bakü’de basılmıştır (Türkiyat, No. 1643).

Türk destanının, millî Türk edebiyatını Türk Halk Edebiyatı esasında inkişaf ettirmek uğrunda çalışan ve çalışmak istiyen kalem sahipleri için istifade edilebilecek bir şekil alması ancak bütün rivayetlerin şimdiki garp Türkçesine çevrilip “Türk destan ve rivayetleri külliyatı” şekline sokulmasıyla husule gelebilir. Türk millî kültürünü kendisine istinatgâh edinen millî Türk Hükümeti buna ehemmiyet vermelidir. Destanların ne gibi şartlarla tasnif olunabileceğini ilk makalemizde yazdık. Elbette bu işe teşebbüs edecek olanlar her şeyden önce kendi milletinin yaşadığı yerlerin coğrafyasını ve milletin muhtelif devirlerdeki içtimai hayatını, hayat tarzını, kıyafet hususiyetlerini çok iyi öğrenmiş olmalıdırlar. Destanın meselâ on birinci asırdan (yani Oğuzların garbe muhaceretinden) önceki zamana ait kısımları ile meşgul olanlar Türkistan’da bizzat bulunup, meselâ Oğuz rivayetlerinde zikri geçen yerleri, ırmakları, dağları bizzat görmüş olsalar, şüphesiz, pek faydalı olacaktır. Muhtelif devirlerdeki içtimaî hayat, hayat tarzı ve kıyafetler için Taşkent, Urunburg, Moskova, Leningrat, Berlin gibi şehirlerin müzelerindeki Türk eserleri ve bilhassa muhtelif devirlerde yazılan minyatürlü eserler, meselâ Turfan minyatürleri ve Moğol devrinin minyatürleri bitmez tükenmez menba olacaktır. Uygur ve Moğol zamanı minyatürleri, ait oldukları zamanın hayatını öğrenmek için en esaslı ve en kıymetli menbalardır. Fakat onlardan hayatın nasıl öğrenilebileceğini de ayrıca öğrenmelidir. Bunun için mezkûr minyatürler üzerinde çalışan sanat müverrihlerinin tetkikatını okumalı. Usulünü bilmeyen bir Türk münevveri eski bir Türk minyatürüne bakar ve yanından geçer. Usulünü bilen bir Alman bunlardan zahiri hayatın bütün inceliklerini çıkarır. Eski hayatı hakiki menbalarından öğrenip olduğu gibi gözümüzün önüne getirmeye alışmadıkça ne ediplerimiz millî tarihten bir temsil eseri yazabilirler, ne de ressamlarımız tarihî şahsiyetlerimizi eski Yunan ve yahut eski Hindocermen tiplerinde tasvir etmek rezaletinden kurtulabilirler. Nerede kaldı ki millî destan yazmak!.

Destanlar hiçbir zaman muttarit bir şekilde olmuyorlar. Ona muayyen şekli tasnif edici şair veriyor. Onun için her hangi bir tasnife musannifin sübjektif nazarları geçecektir. Meselâ geçen makalede destanların kaba taslak tasnifini gösterdim. Fakat orada sırf bir ilmî, tarihî makale yazdığım zannolunmasın. Orada ben daha ziyade millî destanımızı bir kül olarak anlayış tarzımı, yani indi nazarlarımı araya sokmuşumdur. Meselâ Kazak “Alaç Han”ı ile Câmı Cem’deki “Alanca Kara Han”ı, Manas rivayetindeki “Kara Han”la tarihî Karahanlıları birleştirmem o nevidendir. Birçok destanî şahsiyetlerin hangi tarihî zat olduğunu biz ilmî surette ispat edebiliyoruz. Fakat birçokları var ki onların hangi devre ve şahsa ait olduğunu tarihen tayin kabil olmuyor. Meselâ mezkûr. Alaç ve Manas’ta olduğu gibi umumiyetle halk rivayetlerinin bazı gayet karışık ve zıt noktalarına tarih karışamaz. O vakit bu zıt rivayetler arasından birisini seçmek artık şairin işi oluyor.

Destan rivayetlerindeki tezatlar, destanı tasnif eden şairin hayaline, ibdaına geniş imkanlar veren noktaları teşkil eder. Meselâ Firdevsi’nin Şehnâmesi’nde esası şüphesiz Türk destanlarından Alman bir Türk “Gürkser”in hikâyesi ve halk şair hakimi “Sutuh”un hikâyeleri vardır.

Bunların herhangi bir devreye ircaına hiç bir tarihî esas yoktur. Demek bunların o veya bu devre ircaı tamamıyla destanı tasnif edenin işidir. Bunun için destan tasnifi gibi bir mesele, meselâ Türkiye’deki Dil Encümeni, Tarih Encümeni, Halk Bilgisi Derneği, Türkistanı Öğrenme Derneği gibi ilmi cemiyetlere yükletilemez. O ancak şairlerin, yahut destanla uğraşan edebî dernek (Sercle) lerin işidir. Tarihçiler bunlara ancak yardım ederler ve destan madem ki tarihidir, o edipler de tasniflerinde tarih çerçevesinden çıkmamalıdırlar. Bilhassa tarihî devirlerden birine ircaı ilmen kabil ve yahut muhakkak olan rivayetlerde… Muayyen tarihî devirlere ircaı her halde kabil olan ve yahut muhakkak tarihî olan rivayetlerden bazılarıyla bizim millî şairlerimiz şimdiden meşgul olabilirlerdi. Onlar da şunlardır: 1) Efrâsiyâh Tunga Alp ki kablelmilât 625 yılında Medyalılarla olan muharebelerde hiyanet yoluyla ele geçirilerek öldürülen tarihi “Saka” kahramanıyla birleştirilebiliyor. 2) Oğuz rivayeti ki “Mete” ile birleştirilebilir. 3) Köroğlu ki 78. asırlarda Türkmenistan’da, Cürcan mıntıkasında yaşıyan SolTürkmen beyleriyle birleştirilebilir ki bu sülâle nihayet Emevî kumandanı “Yezîd ibn Mühelleb” tarafından imha edilmiştir. 4) Çingiz, 5) Temür, 6) Tokatmış, Edüge. Bu rivayetlere ait menbalardan nispeten az çok istifade olunabilir. Bu rivayetlerle uğraşacak olanlar bir mahfel teşkil ederek mesai tarzı, meselâ hiç olmazsa vezin, lisan hakkında müşterek esaslar tespit edip ona göre muayyen bir hedefe doğru hareket etselerdi elbette bazı neticelere varabilirlerdi. Böyle bir mesainin neticesi bütün bunları tasnif edebilecek umumi musanifih işine yarıyabilirdi. Eski kosmogoni, ilk Türk, İran destanında Efrâsiyab’ın halefleri sıfatıyla gösterilen Türk kahramanlarının hayatı, “TatarMoğol”, “TürkOğuz”, Oğuzname’de “GünHan” rivayetinden sonraki yani Göktürkler ve Karahanlılarla birleştirilen yabgu ve hakanlara ait rivayetler, keza Karahanlılar ve Manas zamanına, Çingiz’le Temür devirleri arasındaki vekayie ait rivayetler Türk destanının bugün üzerinde çalışması pek güç olan kısımlarını teşkil etmektedir. Bütün bu “kolay” ve “güç” olan kısımların hepsinin bir araya bir kül olarak tasnifi keyfiyetinin zamanımız için müşkülpesentliği ona kıyas edilebilir. Fakat unutmayalım ki biz Türkler tarihte en güç ve en mûdil büyük meseleleri halletmekten haz duymuş, en güç işleri ekseriya yalnız eğlence için yapmış olan bir milletiz. Türk destan kahramanlarından biri: Terekli örge süyredik* Ters butağı sınsın dep* Tikli demin tondı Köp Kiydik* Tebinsigen Künlerde* Terimiz qırğa çıqsın dep* yani “Biz yalnız ters dallarını kırmak için büyük Kavak ağaçlerını ince tarafından yokuşa çeken, üzerimizdeki ağır zırh ve tulgaları ekseriya ancak oyun günlerinde vücudumuzu hafifletecek ter çıkarmak için giyen adamlarız” diyor. Destanların tasnifi için Türklere bu enerjinin ancak bir kısmını kullanmak kâfi gelecektir.

I.

Millî destanlar, tarihi vak’aları tasvirden ziyade milletin yüksek millî duygularını in’ikâs ettiren, tamamıyla ve yahut az çok tarihe müstenit bir ideal âlemi gösteren halk edebiyatı eserlerinden ibarettir. Millî destanlar (epopee) meselesini ciddi surette tetkik edenler Fransız (Roland), Alman (Nibelungen Lied), Rus ve Hintlilerin destanlarından ziyade Eski Yunan (Odyssee ve İliade), İran (Şehnâme), Fin (Kalevala), Türk Kırgız (Manas) destanlarını esas edinmişlerdir. Çünkü bu sonuncular destanların en epik olanlarıdır. Bu yoldaki tetkiklerden Alman âlimlerinden Niese’nin Yunan destanlarına, Steinthal’in Finlere, Radloff’un Türklere ve bu yıl ölen Th. Nöldeke’nin de İran destanlarına ait eserlerini nazarda bulunduruyorum. Bunların tetkik ettikleri destanlar (Türk müstesna) mezkûr kavimlerde millî vahdetin idrak edildiği bir devirde bir millî şair tarafından tanzim edilip tam ve muayyen bir kül şeklini almış olan eserlerdir. Homer, Firdevsî, Finli Lönnort zamanının münevver adamları olmakla beraber asırlarının ileri gelen millî halk şairleri idiler. Destanların bu zikrolunan üç millette görülen mükemmel ve muayyen şekli umumiyetle bu gibi destanların teşekkülünde geçirilmesi icap eden tekâmül safhalarının mahsülüdür.

1) Destan tertibine tab’an mütemayil olan bir millet muhtelif devirlerde ve yahut o milletin daha birleşmiş olmayan muhtelif kısımları uzun zaman zihinleri işgal eden vâkıalar, maceralı dahili hayat geçiriyor. Yahut heyecan verici bir dini ve fikri hayat an’anelerine malik oluyor. Bütün bunlar da o cemiyetin halk şairleri (“Aöde”ler) tarafından büyük ve yahut ufak destan eczası (Episode lieder) şekli verilerek söyleniyor.

2) Kendisinde hakiki destancılık (Epik) tekâmül edene kadar bu millet, ciddi medeni tesire kapılmamış olduğu bir devirde kendisinin bütün kısımlarını alâkadar eden büyük tarihi maceraları; ahlâkî, fikri mücadele sarsıntıları geçirmiş olmalıdır ki onun evvelce husule getirmiş olduğu destan parçaları bu son büyük vakayıın hatıratı etrafına toplanmaya başlasın.

3) Millette destancılık (Epik)’ın tam inkişaf ettiği bu sırada bu vakayi dolayısıyla büyük bir medeni hareket vâki olmalı ki bununla cemiyetin bir kısmı evvelce tasavvur olunmayan medeni seviyeye birden yükselmiş olsun ve o devirde münevver bir halk şairi, lâvhaları millet efradının zihinlerinde temerküz etmekte ve bir kül şeklini almaya temayül göstermekte olan millî destanı muayyen bir plan dahilinde tertip ve tanzim edip (ona yazılı, muayyen bir şekil versin.)

İşte Homer, Firdevsi ve Lönnort ancak bu yeni büyük millî kültür hareketinin doğurduğu şahsiyetlerdir. Bunlar yazıp teyit ettikleri destanların mucidi değil, belki evvelce dağınık kalan halk edebiyatı, destan parçalarının bu vakayı, millî birlik duygusunun inkişaf ve medeniyet dolayısıyla hasıl olan merkezleşmek temayülünün kuvveden fiile çıkmasında bir vasıtadırlar.

Destancılık tab’ına malik olan bütün milletlerde geçirdikleri, büyük vâkıalar, halk şairleri tarafından destan parçaları şeklini alıyorsa da bütün bu parçaların muntazam millî destan şeklinde toplanmasına uygun şerait ancak müstesna milletlere nasip oluyor.

Bazıları ikinci devreye girmeden medeniyet tesirine kapılarak ilk devrede husule getirdikleri muhtelif destan parçalarını az çok yaşatabiliyorlar (Ruslar gibi) ve yahut umumiyetle destanların yaşamasına uygun şeraiti kaybedip unutuyorlar. Diğerleri ancak ikinci devrede kalıyor ve üçüncü devreye geçemediğinden toplanmak temayülünü gösteren destan parçaları tamamıyla toplanarak muntazam, mükemmel bir milli destan şeklini alamıyor. Kırgız Türkleri Radloff’a göre işte bu ikinci devrededir. bunlar Radloff’un zamanında (1865) hakiki epik devrini geçiriyorlardı. Hatta destan parçaları muayyen bir mihver etrafına toplanmış bulunuyordu. O, Kırgız “Manasçı”larını Yunan aöde’lerine mukabil tuttuğu halde Kazak Kırgızları hakiki epik devrine girmeden medeniyet tesirine kapılmış bir kavım sayıyor ve onlarda destan parçaları söyleyen “Akın”ları Rapsode tesmiye ediyor. Fakat bizim bildiğimize göre Türkler bu ikinci devreyi birkaç defa geçirmişlerdir. Yalnız Kırgızların değil bütün Türk milletinin mefkûresini ve düşüncelerini bir yere toplayan destanlar bütün Türk milletini birleştiren Oğuz (= Hun, Kun) ve Çingiz vakayıı gibi hâdiseler dolayısıyla husule gelmiş, fakat üçüncü devreye giremeyip büyük bir millî halk şairi tarafından tespit edilerek muntazam millî destan şeklini alamamış ve üful edip gitmiştir. Bizde bu büyük destanların ancak enkazı vardır.

Üçüncü devirde hakiki ve millî destan teşkilinin en güzel misalleri İran Şehnâmesiyle Fin Kalevala’sıdır. Bunlar da birden vücuda gelmiş değildir. Sâsânî Devletinin başına gelen ve onu inkıraza uğratan vakayı İran millî ruhunu öldüremedi. O ruh islâmiyet unvanı altında yaşadı. Horasan’da yerli İranlı ve Türk sülâlelerinin, Samânî ve Gaznevîler devletinin teşekkülü İran milliyetperverlerine çok ümitler ve ilhamlar verdi. Bunun ne derecede kuvvetli olduğunu biz yalnız Şehname’den değil o zamana ait kayıtlardan da anlıyabiliyoruz. Ezcümle Firdevsinin muasırı olan ElBirûni, zamanındaki münevverlerin Arap diline istihza nazarıyla baktıklarından, Farisiye temayüllerinden şikayet ediyor. Bunun dediğine göre Sultan Mahmûd Gaznevi bunlardan birisiydi. Zaten Sâmânîler ve Gaznevîler devrinde husule gelen Acemce edebi, dini, tarihi eserler bunun şahididir. İran destanı şarki İran’da tanzim edildi. Firdevsi’den evvel orada bu işle Ebû Mü’eyyed el Belhi, Ebû Ali el Belhî, Ebû Mansûr ve Daqiqi gibi İran milliyetperverleri meşgul oldular. Firdevsî onlardan istifade etti. Hatta “Daqiqi”nin yazdıklarını ismini tasrihle tamamen nakledip destana bildiğimiz şeklini verdi ve haklı olarak da “İşte Acem milletini farslık esasında dirilttim” diye bağırabildi. Bu gurur Sâsânî İran siyasî hakimiyetini diriltmek ümitlerinden uzaktı. Araplarla alay etmekle beraber destanının sonu matem şeklindedir. Bu destan İran’ın eski mefâhirini söylemiş ve İranı medenî bir kül olarak gösterebilmiştir.

“Kalevala”ya gelince, Steinthal’a göre 1832 yılında Lönnort bu destanı meydana koyuncaya kadar Finlerde böyle bir destan kül olarak meydanda yok idiyse de milletin ruhunda yaşıyordu. Halk destancı şairleri, bu destanın esasen bir olduğunu duymakla beraber ancak ayrı ayrı parçalarını biliyorlardı. Lönnort onları halktan öğrenerek anladığı veçhile toplayıp birleştirdi. Eserde dağınık levhaların raptı ancak Lönnort’a ilham edilen bir keyfiyettir. Lönnort bu işi pek kolaylıkla yapmış değildir. Hatta diyorlar ki eğer Lönnort eserin yarısını yazıp tespit etmemiş olsaydı destanın bütününü veremezdi. Gerek Homerin, gerek Firdevsi ve Lönnort’un zamanında mensup oldukları milletin birliğini ve mazisini anlayış hususiyeti hakkında bütün cemiyet efradında umumî kanaat vardı.

Bizdeki eski büyük destanların enkazı yeni baştan mükemmel bir destan şekline gelebilmek için kâfi mevat teşkil edebiliyor mu? Bizim geçirdiğimiz ve bugün geçirmekte olduğumuz sarsıntılar eksik değil. Gerek garp (Türkiye ve Azerbaycan) Türklerinde ve gerek orta Türkistan) türklerde muayyen bir kültür seviyesine inkılâp suretiyle yükseliş ve dolayısıyla geçirilen derin buhranlar ve ızdıraplar meydandadır. Fakat o eski destan enkazı bir millî şair tarafından işlenerek ihya edilip yeni, muayyen ve mükemmel bir şekil alabilir mi? Destan zamanı geçmiş değil midir? Bu meselelere ilerki makalelerimizde cevap vermeğe çalışacağız.

II.

Umumiyetle Türklerde destan devri yani hayata destanî devirlerde yaşayan milletlerin gözüyle bakmak ve muasır büyük hadiseleri destan şekline çevirerek yaşatmak zamanı, tabiidir ki geçmiştir. Başka milletler gibi Türk milleti de asrî içtimaî ve siyasî umdelere tapmaktadır. Bütün cihanın efkârı umumiyyesinde ise iktisadi ve içtimaî umdeler artık tamamıyla hâkim olmuştur. Bugün dünyada akıl ve mantığı bütün sınıfların ve zümrelerin hürriyetini hâkim bulundurmak isteyen demokrasi ile amele sınıfı namına yapılan terörle bütün diğer ve sınıfları imha ederek sınıf diktatörlüğü yerleştirmek ve bütün insanların iktisadî ve içtimaî hayatını bu sınıfın (zümrenin) kurduğu veya kuracağı dispiline ateş ve demirle icbar etmek isteyen “komünizm” mücadele halindedir. Komünizm tehlikesine karşı mücadelede demokrasinin zayıflığını bahane edilerek meydana atılan “Faşizm”in alacağı yol karanlık ve şüphelidir. Cihanşümul bir şekil almak için bugün daha çok demokrasi sistemine düşman kesilen ve onu ezmek için müstakbel biaman düşmanı komünizmle ittifaka hazır olduğunu gösteren Faşizm mektebi müthiş ihtiras ve müfrit şovenizmden mülhem olmaktadır. Fakat bu hareket millî değildir. Bu da bir “internasyonal” şovenizm’dir. O Avrupa’da sanayiin inkişaf ve buhranları esasında zuhur edeceği muhakkak olan çarpışmaları daha fazla alevlendirecek ve güçleştirecektir. Onun ileriki rolü yalnız budur. Üç cereyanı temsil eden Briand, Stalin ve Musolini gibi tipler zahiren millî görünmekle beraber şüphesiz internasyonal kuvvetler ve zümrelere istinat etmektedir. Bir millî destan kahramanı “Demâvend” tepesine çıkıp da milletine “ben bugün atımı nallattım; üzerinde seğirtip kılıcımı kanla lâl yapacağım” (1) dediği zaman o milletin bütün efradı, sınıfları, aristokrasisi ve proleteryası ona taparak heyecanla “evet” sen cihan kahramanısın ve biz de köleleriniziz sana inanıyoruz; hayatımız sana merbuttur” (2) diye bir ağızdan bağırmak zamanı Avrupa için geçmişse bizim için de geçmiştir. Bizde de zamanın kahramanları, medeniyet âleminde hâkim içtimaî umdelerden birinin müntesibi bulunmak lüzumunu duyuyorlar. Fakat Avrupa’da sınıflar çok uzun sürecek olan mücadelelerine tutuşurlarsa, kim bilir belki “eski millî destanlar” Türk ve Çin gibi milletlerin işine yarayabilir.

Bugünkü ahval ve şerait eski Türk destanlarını tasnif etmeğe ve bunları millî terbiyeye esas edinmeğe birçok cihetten müsaittir. Fakat müsait olmayan bazı enfüsi cihetleri de vardır. Onun en mühimi de millî benliğimizi, mazimizi anlayış hususunda bir istikrarın daha husule gelmemiş olmasıdır. Biz biliyoruz ki Homer, Firdevsî, Lönnort eserlerini tertip ettikleri zaman Yunan, İran, Fin milletlerinin mazileri hakkında doğru veya yanlış olmakla beraber, bütün millet efradının inandığı bir tasavvur, taslak vardı, hele İranlıların tarihi yalnız kendileri için değil diğer komşu milletler, meselâ Araplar ve Türkler için bile hatları malûm ve muayyen bir manzume şeklini almıştı. O tarihin esas hatları Tabarî, Sa’âlebî, Hamze’i İsfahanî, Deyneveri, Kuteybe, Firdevsi, ElBirûni ile Moğol zamanındaki Türk ve İranlı müverrihler ve Nevaî gibiler için hep birdi. Evet bütün Asyaya hâkim bulunup bütün şark milletleri bize benzemeğe çalıştıkları bir devirde, yani başkaları için moda olduğumuz zamanlarda bizde de teessüs etmiş bir millî tarih taslağı vardı. O Türk tarihi Oğuz Handan başlıyor, doğru Çingize ve oğullarına ve sonra Aksak Temüre geliyordu. Raşîdüddin, Hafız Ebrû, Uluğ Bey, Mirhond, Hondmir, Şerefeddin Yezdi, Nasrullâhi, Muhammed ibn Velî, Ebülgazi gibi müelliflerin kabul ettikleri bu taslak Şemsi qâşanî’nin yazma destanına esas olmuş ve halk içindeki şifahî destanlara da tevafuk etmiştir.

Benim küçük kütüphanemde “Türklerde millî tarih telakkisi” dosyası vardır. Türklerde millî tarih yazan yahut o yolda düşünen fikir sistemlerini toplamaya çalışıyorum. Bugüne kadar topladığım mevat pek de memnuniyet verici değildir. Hatta bu evraka bakılırsa milletimizin edebiyatını, fikrî hayatını yaşatan münevverlerin arasında milletin mazisi hakkında tebellür etmiş bir fikir yoktur denilebilir. Millî tarihe İslâmiyet ve Osmanlılık gözlüğü ile bakmak devrinden kurtulduğumuz iddiasındayız. Fakat kurtulabildik mi? Veyahut ta daha başka tesirlere maruz kalmadık mı? Milletimizin münevverine mazisini oldukça muntazam bir şekil vererek anlatmak yolunda hizmeti dokunan bir zat Fransız yahudisi Leon Cahun’dür. Gerek “Asya tarihine methal”inde ve gerek Lavisse ve Rambaud tarihindeki hülasasında bu zat Türkleri medenî teşebbüsten mahrum bilmekle beraber kahraman gösterdiğinden fikirleri herkesin hoşuna gitmiştir. Türkçe tercümesiyle garp Türklerinden Necibasım Bey meşgul olduğu gibi, Ufa’da da aslen şimalî Kafkasya Türklerinden olan General Şeyh Alinin kızı Meryem ve oğlu Davut meşgul olmuşlardır. Ve elyazısı halinde birçok adamlar tarafından okunmuştur. Leon Cahun’ün eserinden ilham alan münevverlerden Ziya Gök Alp muhtelif ilk makalelerinde, Akçuraoğlu Yusuf Çingiz tarihine ait Türk Yurdu mecmuasında neşrettiği konfranslarında, şimdiki Londura sefiri Ferit Bey umumî Türk ideolojisine ait, müstearadla neşrettiği risalede ve daha diğer birçok zevat oldukça doğru bir nazar telkini yolunda çalışmışlardı. Fakat bu nazar da taamüm edip yerleşmemiştir. Hatta Leon Cahun’ü Türklere ilk tanıtan Necibasım Bey sonradan tamamen başka fikirler söylemiştir. Meselâ Türk Yurdu mecmuasında (1340 sayı 2): “Anadoluda Türk satvetini kıran Moğollardır. Moğol istilâsı Anadoluyu maddeten ve mânen geri götürdü. Türkler hâlâ âli Cengiz oyununu unutmamışlardır. Yıldırım Beyazıt Anadolunun birliği lüzumunu anladı. Demirlenk çıkmasaydı. Anadolu Birliği ve İstanbul fethi yarım asır evvel olacaktı” diyor. Keza yine aynı yıl Türk yurdu mecmuasında (sayı 45) Sadri Maksudi Bey diyor ki: “Temür Kıpçak Türklerini, Toktamışı ve Türkiye Sultanı Beyazıd’ı mağlup etti; Türklük bundan pek çok kaybetti. Temürün galebeleri Türklük için bir tahribat oldu. Kıpçak Türklerinin istiklâline mezar hazırlayan Temür olduğu gibi küçük Asya Türklerini de tehlikeye düşüren bu Türktü.”

Acaba Osmanlılar elli yıl önce yürüyüp, Avrupa’nın o zamanki uzun harplerle meşgul olmasından istifade ederek, hatta bütün Avrupa’yı fethetseler ne kazanırlardı. Rönesans yine olurdu. Böyle istilâlar Beyazıttan birkaç asır önce birkaç defa yapılmıştı. Onlardan birşey kazanmamış, kaybetmiştik. Vaktile Hun ve Avarların, Peçeneklerin hareketlerinde olduğu gibi Beyazıt da muvaffak olup Atilânın alamadığı Paris’i fethetse bile oraya götürdüğü Türkler merkezi Avrupa kavimleri arasında kaybolup giderdi. Rusların kuvvetlenmesi Temürden değil, Avrupa deniz ticaretinin şarki Avrupa’ya istilasından, Novgorot ve Moskova gibi Rus şehirlerinin ticaret merkezleri halini almasından ileri gelmiştir. Mademki Türkçülük dava ediliyor, ne için Çin hududundan Akdenize, Pişaverden Moskovaya kadar bütün Türk Ellerini birleştiren Temür için değil de Temürün istihlâf ettiği İlhanlı Devletinin vilâyetlerine (Sivas ve Malatyaya) tecavüz eden bir Anadolu Beyi için ağlanıyor? Niçin Beyazıt, Anadolu’nun, o zaman Temüre iltica ve iltihat eden diğer beyliklerine tercih ediliyor? Temür ve oğulları garbi Türkistanı Kıpçaktan ve diğer yerlerden getirdikleri Türklerle iskân ettiler. Yalnız Semerkant’la Cızah arasında 49.000 kilometre yeri iskan edip Türkleri ziraata alıştırdılar. O güne kadar Farisî konuşan garbi Türkistan şehirlerini Türkleştirdiler. Güzel Türk mimarisini semalara çıkardılar. Türk edebiyatını yükselttiler. Türk mimarisi ve minyatürcülüğü İstanbul’dan başlayıp bütün Asya İslâm âlemi için nûmune oldu. Bunlar mademki Türkçüdürler, niçin bu zatın Sivas’ta boğdurduğu 4000 Ermeni için matem tutuyorlar (1) ve neden Osmanlı vakanüvislerinin ve saray dalkavuklarının ahiren neşrettikleri “Ali Cengiz Oyunu”na ve Timurlenkle alay eden anekdotlarına kıymet veriyorlardı. Niçin Anadolu’da ve bilhassa Azerbaycan’da Çingiz ve Temür’ün yaşayan ananelerine ehemmiyet verilmiyor.

Türk destanı yaşadığı zaman Türklerin kafasında yerleşmiş olan millî tarih manzumesini kıran Sûriye ve Mısır ulemasıdır. Fatih devrinde bile Çağatay medeniyeti âşıkı olan Osmanlıları yoldan çıkaran, hattâ Kazan Türklerine bile tesir eden onlardır. Çingizi “cehennemi” Temürü “fâsık hatta kâfir” diye Türk tarihinden silmek isteyen Kazanlı müverrih “Şahabeddin Mercanî” halk içinde yaşıyan Çingiz ve Temür destanlarına isyan ediyor ve bunlara istinat edip tarih yazanları tel’in ediyor. Ona göre “Temür” “kesmek ve kırmaktan, zulüm ve gadirden başka bir şey bilmeyen hunhar, zalim ve fasiktir. O Padişahı İslâm olan Beyazıd’ı mağlup etti. Onun hiç bir âmelinde kârı hayrı yok. Bütün hayatını sefki dema, gareti emvali nâs, ihlâki hars ve nesil ile geçirmiş ve kendis fisku fücurunu kâseleyslere methettirmiştir. Bu sözlere inanmayanlar Bedreddin al Aynî, Şeyh Şahabeddin İbn Haşer al “Asklâni, Şemseddin Secavi ve İbn Şahna emsali huffaz ve ulemayı nizamı Harameyn ve Mısır ve Şam ve Rum ve Irak tesanifi muteberlerinden görsünler, buna da kanaat etmezlerse Ahmed İbn Arabşahın kitabını mutalâa etsinler” “Hafızüddin bezzâzi Timuri a’recin kûfrüne fetva vermiştir…”

Türklerin millî tarih telakkisini ve millî destanını kıranlardan biri de Safevilerdir. Bunlardan Türk destanı yerine Türkler arasına Şi’a ve İran destanını sokmuşlar, Çengizîlere düşman olduklarından onlara ait menkabelere karşı (meselâ Horasanda) ilanı harp etmişlerdir. Neticede İran Türklerinde millî Türk tarihi telakkisi namına bir şey kalmamış denilebilir.

Türk destanının bel kemiği Oğuz ve Moğol ananeleridir. Yaşıyan destanın en kuvvetlisi ve zengini Moğollar devrine aittir. Moğollara, Çingiz, Temür, Toktamış ve Bayezıda karşı noktayı nazarları, eski Türk destan telakkilerine göre doğrulmadıkça millî destan enkazını umumî Türk mıkyasında tasnif müşkül olacaktır. Yalnız bu mu? Destanlardaki bazı tafsilât, tarihlerini bugün Avrupa ve Çin menbalarından öğrenmekte olduğumuz Hun GökTürk ve Karahanlılara aittir. Halbuki bunlar bizim kafalarımızda daha muntazam bir silsile halinde yerleşmiştir. Maamafi ben, destanın bugün kabil olan tasnif şekilleri hakkında mutalelarda bulunmanın zamanı olduğunu zannediyorum.

III.

“Türk destanının bugün kabil olan tasnif şekilleri” diyoruz. Çünkü muhtelif şekiller tasavvur olunabilir. On birinci asırda Selçukilerin Garbî asya muhaceretine kadar Türklerin bir tek vatanı vardı: “Türkistan” Sonra Garbî Asyada yeni bir Türk vatanı vücuda geldi: “Türkiye” Türk destanının Türklerin on birinci asırdan önceki hayatına ait olan kısmı bütün Türkler için birdir. Fakat yeni vatanda Garbî Asya kavimleriyle İhtilât, İslâmiyet ve Osmanlılık tesirleriyle Türk tarih ve destan telekkisi değişmiştir. Nasıl ki İran’da Şii’lik İslâm tarihini tahrif ederek kendisine ayrı bir tarih ve ayrı mukaddesat, tarihî hakikatlere karşı müteassıp bir dinî düşmanlık vücuda getirmişse, Suriye İslâmiyeti ve Osmanlılıkta ta millî tarihi ve millî destan telakkisini tahrif etmiştir; Bununla beraber ben bu telekkiyi artık temellenmiş ve ayrı bir sistem şeklini almış bir keyfiyet olarak kabul ediyordum. Daha 1917 Moskova kongrasında (6 Mayıs) “Türklerin etnik teşkilatı” hakkında okuduğum maruzada bu meseleye temas etmiş ve garp Türklerindeki tarih ve millî destan telâkkisini değiştirmek güç olacağını arzetmiştim (kongra mazbatası, s.156). Filvaki eğer bu telekki bir sistem şeklini almışsa Garp Türkleri için Türk destanının on birinci asırdan sonraki kısmını Bizans ve Ehli Salip muharebelerinde yetişen Alp Arslan, Kılıç Arslan, Battal Gazi, Danişment, Fatih ve Kara Davut ve Türkistan Türk hükümdarlarıyla harpeden Yıldırım Beyazıt, Kara Yusuf, Cihanşah Karakoyunlu ve Şah İsmail Safevî gibi kahramanlar silsilesi teşkil edebilirdi. Fakat şimdi anlaşıldı ki Garp Türklerindeki bu tarih telakkisi yaşıyan muntazam bir sistem şeklini alamamıştır. Battal Gazi ile Danişment destanları, Ebû Müslim ile Hamza destanları kadar İslâmîdir. Bunlar Oğuz ve Dede Korkutla bir silsileye dahil olamazlar. Diğer taraftan Osmanlı sülâlesinin inkırazı ile o sülâlenin yerleştirmek istediği tarih telakkileri de değişmek mecburiyetinde kalacaktır. Bu eski Türk millî tarih telakkisinin yeniden dirilmesi demektir. Nasıl ki İkinci Murat ve Fatih ve Akkoyunlu Uzun Hasan zamanı münevverleri Türklerin mazisini öğrenmek için İlhanlılar ve Temür zamanında yazılan Moğol tarihleri otorite sayılıyordu. Nasıl ki daha Evliya Çelebi zamanında bile Temürlülerin sonu olan Hüseyin Baykara devri Türk tarihinin en şanlı zamanının sonu telakki ediliyordu. Şimdi Türk destanını tasnif etmek istiyecekler için de tasnif plânlarını buna göre tertip etmek icap edecektir. Türk siyasî ve harsî birliğinin sonunu teşkil eden Temürden sonraki destanlar Şark ve Garpta ayrı ayrı istikametlerde inkişaf etmiştir. Bunların Şark Türklerine ait olan kısmından 1928 de Mısır’da basılmağa başlanıp parasızlık yüzünden bitirilemeyen “Bugünkü Türkistan” adlı eserimizde mufassal olarak bahsedilmiştir. Garp Türklerine ait kısmı yani Osmanlı ve Safevî devirlerine ait destanlarla bizzat meşgul olmadım. Bundan dolayı makalede Türk destanının 15. asırdan sonraki şekli mevzuubahs olmayacaktır.

Dişi Boz Kurt tarafından beslenen ilk Türkün asıl vatanı Isık Göl civarında ki Izık Art dağlarıdır ki Han Tanrı dağlarının cenubî kollarını teşkil eder. Onun dört oğlu oluyor: Çigil, Barshan, Tüng (Tütek?, Tüzek?, Tüzel?), Ilak. Tüng (bir adı da galiba “Tişing”) tuzu keşfediyor. Onun oğlu Buka Han”dır ki “Tunga Alp” adıyla maruftur ve Türk sülâlelerinin müessisidir. Onun merkez karargâhı Kâşger (diğer ismi “Ordu Kent” yahut “Hargâh”) olup diğer şehirleri Barman, Barsgan, Kuçkar, Balasagun, Semerkant, Râmitan, Peykent, Merv, Sirahs ve başkalarıdır. Tunga Alpa ait rivayetlerin tafsilâtı kendisini Efrâsiyâb, Frasiak, Franrasyâb yahut Karnamak tesmiye eden İranlılara geçmiştir. Kablelmilât yedinci asrın son yarısında Horasan’dan ve Kafkas dağları yolundan İrana istilâ edip 625’te Midye hükümdarı Kyaxarces tarafından öldürülen Sakaların reisinden ibaret olacağı muhtemel olan bu zatın katli günü İranlılar için millî bayram, Türkler için matem günü olmuştur. Türklerin Efrâsiyâb yuğ merasimi ve ona mensup hikâye ve meselleri daha 1113. asırlarda söylenmiş ve Mahmûd Kâşgerî yuğ şiirlerinden bazı parçaları ve Fahreddîn Mubârekşâh Gûrî mesellerinden birini nakletmişlerdir. Efrâsiyâbınoğlu “Alp Arız” rivayetleri (ihtimal İran rivayetlerindeki “Ağrireth”) sonraki zamanlarda bile Oğuzlar arasında söylenmiş olduğunu Topkapı Sarayındaki Selçukname nushasının ilâvesinden öğreniyoruz. Efrâsiyâbın neslinden “Alanca Kara Han” ise ahudan mis istihsalini, Samur, kakım derileriyle Çin ve diğer memleketlerle ticaret yollarını, ok ve yay avcılığını keşif ve icat etmiştir. Kılıç yapmak sanatını da İranlılardan öğrenmiştir (Câmı Cem). Alanca (Alaç) kültür daha ziyade Kazaklarda maruftur. Alancadan sonra bunun memleketi “Tatar ve Moğol” adında iki oğlu arasında inkisam edip Türkler birkaç batın bu iki oğulun torunları arasındaki çarpışmalarla vakit geçiriyorlar. Moğol rivayetlerindeki bu “Tatar” ve “Moğol mücadelesi daha önceki menbalarda “Câmîi a’zam) “Türk” ve “Oğuz” mücadelesiyle birleştirilebilir.

Moğol şebekesinden Kara Hanın oğlu “Oğuz Han” (yahut “Oğuz Ata”) dünyanın dört köşesine hâkim olmuştur. O ilk Türk cihangiri sayılıyor. Buna ait destanın Selçukîler zamanında tespit edilen rivayetlerinden bir nushası Reşîdeddin’in “Tarîhi Âlem”inde münderiç bulunuyor. Türkmenler arasında yaşıyan ve ötekinden az farklı olan diğer nushaları Ebülgazi Han tarafından işlenmiştir (Şecerei Terâkime). On üçüncü asırda Moğollar devrinde Uyguristan’da Uygurca olarak deriye yazılmış bir nushasını Rıza Nur bey neşretmiş ve Prof. Pelliot tarafından tetkik olunmuştur. Bu rivayete göre Oğuz Han sağda “Altun Han” (Çin), solda “Urum”, cenupta Hint ve Tankqut, şimalde “İt Baraq” memleketlerini fethediyor. Ordusu evlâdından (Oğuz kabilelerinden) başka Kıpçak, Kırlık, Kalaç, Kanglı, Ağaçeri gibi aşiretlerden müteşekkil bulunuyor. Bu aşiretler Oğuzdan isim, uran, kuş, damga yani esasî teşkilât alıyorlar. Oğuza seferlerinde Boz Kurt rehberlik ediyor. Veziri “Uluğ Türk” adında çok akıllı ve tedbirli bir ihtiyardı. Karargâhı garbî Türkistan’da Talas (yani “Evliya Ata”) ve Küling (Araplarda yani şimdiki Çu havzasındaki Tartu) şehirleri olup, yazlık karargâhları şimdiki Kazakistan’ın merkez kısmını teşkil eden “Urtağ” ve “Kürtağ” dağları idi. Pek çok yaşıyan Oğuza kendisi kadar akıllı olan oğlu “Gün Han” halef olup “Irkıl Hoca” nam veziri vardı. O Türk Ellerini sonraki nesiller için örnek ve ideal olacak bir şekilde idare etti. “Oğuz Han” ve oğlu “Gün Han” herhalde Hun (=Kun) ların kablelmilât 209126 yılları arasında hükûmet süren hükümdarları Mete ile oğlu Kün Yabgu’dan ibaret olmak icap eder. Destan Gün Handan sonra onun torunları sıfatıyla DhibYabgu (Yavguy yazılıyor), QursYabgu, QurısaqYabgu, İnalYabgu, İnal SırYabgu, Ala Atlı As Donlu Qayı İnal Han, Tuman Han (onun dayısı “Kül Erkin”), Tiken Bile Er Biçken QayıYabgu birbirini müteakip her biri 75125 yıl hükümet sürüyorlar. UladmurYabgu zamanında kendi kardeşleri olan Uygur hükümdarı “Qara Alp Arıqlı Arslan Han” Oğuz oğullarına tâbi edilip memleketi oğlu “Alp Tavgaç Han”ın idaresine veriliyor.

Fakat UladmurYabgu’dan sonra Oğuz sülâlesi münkati olup Türk Ellerinin idaresi “Buğra Han” (Kara Han oğlu Buğra Han) sülâlesine geçiyor. Bunlardan “Buqra Han) sülâlesine geçiyor. Bunlardan “Buqra Han” “Qurı Tigin” ile Oğuzların isyanına sebep olan “Ali Han” ve oğlu “Şah Melik” zikrolunuyorlar. Bunların paytahtları da hep Talas ve Küling şehirleri oluyor. Destanda zikredilen tarihî isimler ve vak’alar mukayese edilince zikri geçen Hanların Gök Türk, Türgiş ve Karahan Hanlarından ibaret olduğu anlaşılıyor. Hanların nezdinde birkaç akıllı hakîm vezirin zikri geçiyor. Onlardan biri Bayat kabilesinden Kara Hoca oğlu Dede Korkut’tur ki birkaç Hanın muasırı gösteriliyor. Mezarı Sirderya havzasında kendi adını taşıyan demiryol istasyonu yanında gösterilen bu efsanevî zat Türklerin musiki ve hikmet piri sayılmakta ve kendisine mensup ayrı rivayetler bulunmaktadır. O cümleden “Salur Kazan” ve “Alp Bams Böyrek” (Türkistan’da “Alpamşa”) hikâyeleri pek maruftur. Dede Korkut İslâmiyetten evvelki zamanın veziri olmakla beraber peygamber zamanına da yetişmiş gösterilmekte olduğundan Gök Türk zamanındaki Oğuz Yabguları nezdinde bulunan bir Türk hakimi sayılabilir. Keza muhtelif Türk aşiretlerince maruf olan Türkmen kahramanı “Köroğlu”da da o zamanın İran hududunda, Amuderya, Herati Garçistan, Kızıl ve Karakum mıntakalarında faaliyet gösteren İran hudut Türkmenlerinin maruf bir reisi olsa gerektir. Bu kahramana çok tapan Anadolu ve Azerbaycan aşiretlerinin rivayetleri esasen pek zengin olan Türkistan Türkmen ve Özbek rivayetlerine de tesir etmiştir.

Karahanlılardan ilk İslâmiyeti kabul eden Satuq Buğra Han, oğlu Arslan Han ve kızı Ayşe ve torunu Yusuf Qadır Hanlar ve onların Çinlilerler ve Kâfir Türklerle mücahedelerine ve Türk evliyalarıyla münasebetlerine ait rivayetler vardır (tezkirei Satuq Buğra Han ve başkaları). Satuq Buğra Hanın hükümeti ele alması hakkındaki rivayet tamamile Oğuz efsanesine benzetilmiştir. Kırgızlar arasında pek maruf olan “Manas” rivayetleri de bu Karahanlılar devrine icra edilebilir.

Oğuz destanında Türkistan hükümdarı Ali Hana (galiba Buhara Hanı “Ali Tegin”) Oğuzların isyanı ve Horasan şehirlerine istilâları dolayısıyla ilk Selçukilerden ve bu destanın Türkmen rivayetlerinde Oğuz aşiretlerinin dahilî mücadelelerinden bahsedilmektedir. Oğuz ve Kara Han motifleri Kırgız, Kazak kabile şecerelerinde, Altay ve Yenisey mitolojisinde de mevcuttur ki destanın tekmili için istifade edilebilir.

Çingiz’in mensup olduğu Qiyat (yani “Qay”lar) ve Börçegin (Galiba “Böri Tegin”) ailesi kendilerini Oğuz hanlarının mensup olduğu eski Mongol (Reşideddine göre Türkçe “Mongol”) hanedanından saymışlardır. Oğuz ve Gök Türk an’analerini pek iyi bilmişlerdir. Çingiz’in muasırı olup kendisiyle görüşen Çinli MenHun’a göre Çingiz ailesi “Şato” Türkleri neslindendir. Bu aile Moğol dilinde konuşan “Şivi” aşiretlerine riyaset etmiş ve evvelce Türklere ait Türkçe bir ıstılah olan “Moğol” “Mong + ol) kelimesi de Çingiz ailesinden mezkûr Şivi aşiretlerine geçmiş, Hıtay ve Şivilerin dili de Moğol lisanı tesmiye edilmiştir. Halk destanına göre Çingizin büyük babası Aka Deniz Hanı Altun Hanın kızı güneşten gebe kalıp Dubun Bayan adında bir oğul doğurmuştur. Bunu tek gözlü Dumbavıl Mergen (Dumbavıl Soqır) terbiye ediyor. Ve “Alanguva” ile evlendiriyor. O ölümünden sonra Işık şeklinde gelerek Alanguva’yı gebe bırakıyor. Ondan Çingiz doğuyor. Sonra Çingiz’in fütuhatı, kabilelere damga, uran, kuş (totem) taksim etmesi Oğuz Han destanında olduğu gibi tafsilatla söyleniyor. Yani Oğuz Handan sonra Çingiz Han Türk içtimaî hayatına yeni şekil veren ikinci büyük hakandır. Aslı Moğolca olan “gizli tarih” destanı ise Çingiz’in hayatını daha ziyade tarihi şekilde tasvir etmiştir. Çingiz’in evlâdından Çucı Han, Canbeg Han, Canbeg Hanın annesi, “Tayduh” zevcesi “Karasaç Hanım”, muasırı gösterilen “Asan Qaygı” ve “Cirençe Çeçen” nam hakimlerin hikâyeleri, yine ümerasından “İsâ oğlu Amet” destanı Çingiz destanının orta Türklerdeki devamını teşkil etmektedir.

Sonra orta Türk destanının en canlı kısmı Temür, Toktamış, İdüge’lere ait olanlarıdır. Temürün büyük destanı Türkçe ve Acemce matbu olup Türkistan meddahları tarafından söyleniyor. Farisî olarak manzum destanı da vardır. Mensur bozkır rivayetleri ise Yayık, İdil nehirleri havzalarında MangıtNogaylar, Başkurtlar ve Kazaklar arasında şâyîdir. Bu son rivayetlere göre Çingizin halazadelerinden Barlas Taragay oğlu Temür Çingizin oğlu Caday (Çağatay) Hanın Bakşıları (kâhinleri) telkinleriyle anası karnında iken ezilmek suretiyle öldürülmek istenmiş, fakat öldürülememiş; ancak topal olarak Almalıkta doğmuştur. O daha gençliğinde çocuklara hanlık ediyor. Büyüdükten sonra eşkıyalıkla meşgul olup Caday Hanı ele geçirerek öldürüyor ve padişah oluyor. Siyaseti ve fütuhatı ekseriya hileye müstenittir. O İstanbul, Hindistan, Çin, Esterhan, Bulgar ve Moskova ülkelerini fethediyor. Onun Karakum ve BarsukKumda yaşıyan aşiretlerin reisi Amet ve Samet adında iki biraderle, Altunorda hükümdarı Toktamış ve İdüge ile ve Hârezm hükümdarı Yusuf Sofi ile macerası söyleniyor. Toktamış ve İdüge ve oğulları vekayii tamamile müstakil bir destan olup birkaç manzum rivayetleri vardır. İdüge Kırım’da Toykhoca Hanın kuşçusu Kutlu Kayanın peri kızı ile evlenmesinden doğmuştur. Babası Toktamış Hanın güzel av kuşunu gizlice emir Temüre sattığından öldürülüyor. İdüge Toktamış’a ebedî düşman kesiliyor, İdüge Toktamış’tan kaçıp Temürün düşmanı olan Qamardın (yani “Emir Qamereddin Duğlat”); Altay dağlarında öldürülüp karabet hasıl ediyor ve Temürün Kamardın nikâhında olan kızını alıp bundan oğlu destan kahramanı Nuradın doğuyor. Destanda Temür “Muğlık” yani şamanî an’analeri yerine sahrada İslâm an’analeri yerleştiren ve şehirlere istinat eden medenî hükümdar olarak tasvir ediliyor. Anadoluda Temüre, Temür ve Bayazıt mücadelesine ait hikâyeler, Azerbaycanda Temürün siyasî kudreti ve imarı hakkında rivayetler vardır.

Evliya Çelebi Azerbaycanda birçok şehir ve kasabaların binasını Temüre isnat eden rivayetler naklediliyor. Abbaskulı Bakihan ise Temürün Kafkasyanın şimalinde Derbentten Kırıma kadar uzanan bir seddi hakkında rivayet nakletmiştir. Bu gibi hususiyetlerden Temürün destanının ikmali yolunda istifade edilebilir.

Bu son makalamde biraz da mehaz göstermek ve destanların tasnifi yolunda çalışacaklara bazı pratik maslahatlarda bulunmak isterim.

Umum Türk mikyasında destanlarla uğraşmak bugün de epey güçtür. Çünkü bunlar edebî Türk lehçelerinden birine çevrilmiş ve istifadesi kabil bir şekle sokulmuş değildir. Bunları ya muhtelif ecnebi dillerde yazılan tercümelerden ve yahut da Türk lehçelerinin mahallî telâffuzlara göre fonetik harflerle tespit olunan istifadesi güç metinlerden öğreniyoruz.

En eski Türk kozmogonisinin Altay ve Sayan Türklerine ait şekilleri Rusça olarak Verbetsky, Potanin ve Nikifarov tarafından metinleri ve RusçaAlmanca tercümeleriyle beraber Radloff ve Katanov tarafından neşredilmiştir. Potanin’in “Şimaligarbî Moğolistan” adını taşıyan dört ciltlik büyük eserinin ikinci cildi Türkiyat Enstitüsü için A. Battal Bey tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Radloff’un ve Katanov’un topladıkları mevat Radloff’un “Türk halk edebiyatı örnekleri” külliyatının 1, 2, 9 uncu ciltlerini teşkil etmektedir. İstanbul ve Ankara kütüphanelerinde nushaları vardır. Boz Kurt efsanesine ait Çin rivayetleri ise Türkçeye tercüme edilen Deguignes’in “Orta Asya kavımlarının eski tarihi” atlı külliyatının ilk cildinde, eski İran destanına ve Avesta’ya geçen şekli Marquart’ın, Caucasica mecmuasının 1930 nushasındaki makalesinde bulunuyor. Masalın Moğol tarihinde ve muhtelif Türk kabilelerinde mevcut şekilleri hakkındaki edebiyatı Abdülkadir Bey Türkiyat Mecmuası’nda (II, 131137) göstermiştir. Türkün dört oğlu hakkındaki rivayetin Selçukîler zamanında yazılan “Mücmel üttevârîh ve’lkısas”ta bulunan şekli Barthold tarafından (Türkistan, I, 19) neşredilmiştir. Rivayet Şerefeddîn Yezdî, MirHönd ve HöndMir’de de vardır. Bu rivayetin Çin menbalarında mevcut rivayetlerle mukayesesi 1928 darülfünun derslerimizde bulunuyor (basılmamıştır). Efrâsiyâb rivayetinin, tarihi devre şahsiyetleriyle birleştirmek tecrübesi de derslerimin basılmış ve basılmamış kısımlarında vardır. Bu kahramanın “Buqu xan” adı Cüveyni’de, Buqa qan bin Pişing” ismi Şehâbeddin Mercani’nin Gurfet elHavâqin atlı eserinde; Efrâsiyâbın bina ettiği şehirler hakkındaki rivayetler Mahmûd Kâşgari, ElBîrûnî, Nerşexi tarihlerinde; keza EfrâsiyâbTunga Alpa ait şiirler ve diğer birkaç rivayetler Mahmûd Kâşgari’de bulunuyor. Rivayetin pek mufassal, fakat İranlışlaştırılmış şekli İran destanında vardır ki bunlardan Mes’ûdi’nin bahsettiği bize vasıl olmamıştır. Bize vasıl olanla Taberî, Sa’âlebî ve Firdevsî rivayetleridir. Firdevsi’nin eserinde, müellife muasır Efganistan ve Horasan Türk rivayetlerinden istifade edildiği şüphesizdir. Firdevsi’nin eserinin Mohl tarafından yapılan Fransızca tercümesinin Efrâsiyâb’a ait ciltlerinin nushası darülfünun kütüphanesinde, Seyit Devriş Mustafa tarafından yapılan Türkçe tercümesinin nushası yıldız kütüphanesinde (N.79517954), Şerefeddin İsfahanî tarafından yapılan Arapça tercümesinin nushası köprülü (N.1063) ve Aşir Efendi (N.631) kütüphanelerinde vardır.

“Tatar” ve “Moğol” efsaneleri Şerefeddîn Yezdî tarihinin basılmamış mukaddemesinde (Umumî kütüphane: 4975; Fatih: 4425), Mirhönd, HöndMir, Mahmûd İbn Velî ve Ebülgazi’de vardır. Bunlardan yalnız Ebülgazi Türkçedir (Rıza Nur Beyin neşrinde bu kısım maalesef “Hırafatı çoktur” diye yalnız hülâsa edilmiştir). Bu rivayetin bence meçhul bir menbadan ve Döngenlerden alınan şekli Ahund kurbanali Hâlidî’nin matbu “Tevârihi hamsei şarkî” sinde (S. 640660) vardır.

Oğuznâmenin, Reşîdeddin’in “Târîhi ‘ÂlerrTinde olan mufassal şekli Paris nushası (Suppl. Pers. 1364)’ndan tarafımdan istinsah ve sonradan kitabın İstanbul’da Topkapı sarayının üçüncü Ahmed, Revan Köşkü, hazine kısımlarında ve Damat İbrahim Paşa’da bulunan nushalarıyla kendim ve Abdülkadir tarafından mukabele edilmiş ve tab’ı hazırlanmıştır. Farisi olan bu oğuznâme benim yazmamda 115 sayfa tutuyor. Bu oğuznâmenin Ebülgazi tarafından tertip edilen Türkmencesinin nüshaları Petersburg’da ve bir nushası da bendedir. Bunun Tomanski tarafından yapılan Rusça tercümesi Taşkent’te matbudur. Oğuznâmenin ilk Moğollar zamanında yazılan Uygur rivayeti ise Rıza Nur Bey tarafından Fransızca haşiyelerle neşredilmiş ve sonuna garp Türkçesine tercümesi de ilâve edilmiştir. Dede Korkut destanlarının Dresden nushası kilisli Rıfat Bey tarafından istinsah edilip İstanbul’da basılmıştır. Bu Oğuz rivayetlerinin “Salur Kazan”a ve diğer bazı kahramanlara ait parçaları Ebülgazi’nin Şecerei Terâkime’sinde ve YazıcıOğlu Ali’nin Selçuknâmesi’nin Topkapı Sarayı Revan Köşkü 1390 numaralı nushasının baş tarafındaki ilâvelerde bulunuyor. Oğuz rivayetlerinden “Alp Baması” (Bamsı Böyrek) kısmının Türkistanda maruf şekli (Alpamşa yani “Alp Bamsa”) Abdülkadir tarafından tayin edilmiştir. Bu rivayetin Kazakça ve Karakalpakçası Kazanda ve Taşkent’te birkaç defa basılmıştır. Diğer bir Kazakçası ve Rusça tercümesi Dıvay oğlu Ebû Bekir tarafından Taşkent’te, daha diğer bir rivayeti metni ve Almanca tercümesiyle beraber Radloff’un Türk halk edebiyatı örneklerinin üçüncü cildinde neşredilmiştir. Köroğlu destanına ait kitabiyat Pertev Naili’nin bu destana ait tetkikatının sonuna (S. 249256) ilâve edilmiştir. Karahanlılara ait rivayetlerin Türkçe ve Acemce mufassal şekilleri gayri matbu kalıyor. Acemcesinin müteaddit nushaları Türkistanda hususî ellerde ve Petersburg Asya müzesinde, Türkçeleri Berlin kütüphanesinde Martin Hartdmann külliyatında bulunuyor. Bundan bazı parçalar Skow’un Şarkî Türkistan lisan örnekleri kitabında neşredilmiştir. Kırgızların Manas destanının metni ve tercümesi Radloff’un “Türk Halk Edebiyatı Örnekleri”nin beşinci cildindedir. Abdülkadir tarafından kısmen garp Türkçesine çevrilmiştir. Mufassal nusha bir vakit Taşkent ve Bişbek’te tab’ı hazırlanmıştır. Sonra galiba terkedildi. Çingiz ve Temür destanlarının bir şekli Kazan’da 1818 de Halfin tarafından neşrolunmuştur. Sonraki tabılarından birisi Türkiyat Enstitüsünde (N. 1719) vardır. Çingiz destanının Moğolca şekilleri Gizli Tarih, Altun Topçı, SanangÇeçen nam eserlerde Potanin, Pozaniyef, Camsaranof ve diğerleri tarından toplanan Moğol rivayetlerinde bulunmaktadır. Türkçe ve Farisî mufassal Temür destanı Taşkent’te basılmıştır. Farisî Temür destanının bir kısmı 1922 de Sovyetler tarafından kıraat kitabı olarak tekrar basılmıştır. Bunların İstanbul’da nushaları maalesef bulunmuyor. Tokatmış ve Edüge destanının Kazakça, Tobalca ve Kırımca rivayetleri Radloff külliyatının III, VI, VII. ciltlerindedir. III ve VI. ciltlerin Almanca tercümeleri de vardır. Mezkûr destanların Çukan Velihan tarafından yazılan rivayetinin metni (Türkiyat Enstitüsü Kütüphanesi, N. 3786) ve Rusça tercümesi (Türkiyat Enstitüsü K. No. 3581) matbudur.

Bundan başka Türkiyat Kütüphanesinde bu rivayetlerin Nogayca (N. 3109), Karakalpakça (N. 3137), Başkurtça (N. 4977) ları bulunuyor. Bu rivayetler mezkûr şivelerde Arap harfleriyle basılmıştır.

Abbaskulı Bakihanof’un “gülistânı irem” nam eserinin Rusçası 1926’da Bakü’de basılmıştır (Türkiyat, No. 1643).

Türk destanının, millî Türk edebiyatını Türk Halk Edebiyatı esasında inkişaf ettirmek uğrunda çalışan ve çalışmak istiyen kalem sahipleri için istifade edilebilecek bir şekil alması ancak bütün rivayetlerin şimdiki garp Türkçesine çevrilip “Türk destan ve rivayetleri külliyatı” şekline sokulmasıyla husule gelebilir. Türk millî kültürünü kendisine istinatgâh edinen millî Türk Hükümeti buna ehemmiyet vermelidir. Destanların ne gibi şartlarla tasnif olunabileceğini ilk makalemizde yazdık. Elbette bu işe teşebbüs edecek olanlar her şeyden önce kendi milletinin yaşadığı yerlerin coğrafyasını ve milletin muhtelif devirlerdeki içtimai hayatını, hayat tarzını, kıyafet hususiyetlerini çok iyi öğrenmiş olmalıdırlar. Destanın meselâ on birinci asırdan (yani Oğuzların garbe muhaceretinden) önceki zamana ait kısımları ile meşgul olanlar Türkistan’da bizzat bulunup, meselâ Oğuz rivayetlerinde zikri geçen yerleri, ırmakları, dağları bizzat görmüş olsalar, şüphesiz, pek faydalı olacaktır. Muhtelif devirlerdeki içtimaî hayat, hayat tarzı ve kıyafetler için Taşkent, Urunburg, Moskova, Leningrat, Berlin gibi şehirlerin müzelerindeki Türk eserleri ve bilhassa muhtelif devirlerde yazılan minyatürlü eserler, meselâ Turfan minyatürleri ve Moğol devrinin minyatürleri bitmez tükenmez menba olacaktır. Uygur ve Moğol zamanı minyatürleri, ait oldukları zamanın hayatını öğrenmek için en esaslı ve en kıymetli menbalardır. Fakat onlardan hayatın nasıl öğrenilebileceğini de ayrıca öğrenmelidir. Bunun için mezkûr minyatürler üzerinde çalışan sanat müverrihlerinin tetkikatını okumalı. Usulünü bilmeyen bir Türk münevveri eski bir Türk minyatürüne bakar ve yanından geçer. Usulünü bilen bir Alman bunlardan zahiri hayatın bütün inceliklerini çıkarır. Eski hayatı hakiki menbalarından öğrenip olduğu gibi gözümüzün önüne getirmeye alışmadıkça ne ediplerimiz millî tarihten bir temsil eseri yazabilirler, ne de ressamlarımız tarihî şahsiyetlerimizi eski Yunan ve yahut eski Hindocermen tiplerinde tasvir etmek rezaletinden kurtulabilirler. Nerede kaldı ki millî destan yazmak!.

Destanlar hiçbir zaman muttarit bir şekilde olmuyorlar. Ona muayyen şekli tasnif edici şair veriyor. Onun için her hangi bir tasnife musannifin sübjektif nazarları geçecektir. Meselâ geçen makalede destanların kaba taslak tasnifini gösterdim. Fakat orada sırf bir ilmî, tarihî makale yazdığım zannolunmasın. Orada ben daha ziyade millî destanımızı bir kül olarak anlayış tarzımı, yani indi nazarlarımı araya sokmuşumdur. Meselâ Kazak “Alaç Han”ı ile Câmı Cem’deki “Alanca Kara Han”ı, Manas rivayetindeki “Kara Han”la tarihî Karahanlıları birleştirmem o nevidendir. Birçok destanî şahsiyetlerin hangi tarihî zat olduğunu biz ilmî surette ispat edebiliyoruz. Fakat birçokları var ki onların hangi devre ve şahsa ait olduğunu tarihen tayin kabil olmuyor. Meselâ mezkûr. Alaç ve Manas’ta olduğu gibi umumiyetle halk rivayetlerinin bazı gayet karışık ve zıt noktalarına tarih karışamaz. O vakit bu zıt rivayetler arasından birisini seçmek artık şairin işi oluyor.

Destan rivayetlerindeki tezatlar, destanı tasnif eden şairin hayaline, ibdaına geniş imkanlar veren noktaları teşkil eder. Meselâ Firdevsi’nin Şehnâmesi’nde esası şüphesiz Türk destanlarından Alman bir Türk “Gürkser”in hikâyesi ve halk şair hakimi “Sutuh”un hikâyeleri vardır.

Bunların herhangi bir devreye ircaına hiç bir tarihî esas yoktur. Demek bunların o veya bu devre ircaı tamamıyla destanı tasnif edenin işidir. Bunun için destan tasnifi gibi bir mesele, meselâ Türkiye’deki Dil Encümeni, Tarih Encümeni, Halk Bilgisi Derneği, Türkistanı Öğrenme Derneği gibi ilmi cemiyetlere yükletilemez. O ancak şairlerin, yahut destanla uğraşan edebî dernek (Sercle) lerin işidir. Tarihçiler bunlara ancak yardım ederler ve destan madem ki tarihidir, o edipler de tasniflerinde tarih çerçevesinden çıkmamalıdırlar. Bilhassa tarihî devirlerden birine ircaı ilmen kabil ve yahut muhakkak olan rivayetlerde… Muayyen tarihî devirlere ircaı her halde kabil olan ve yahut muhakkak tarihî olan rivayetlerden bazılarıyla bizim millî şairlerimiz şimdiden meşgul olabilirlerdi. Onlar da şunlardır: 1) Efrâsiyâh Tunga Alp ki kablelmilât 625 yılında Medyalılarla olan muharebelerde hiyanet yoluyla ele geçirilerek öldürülen tarihi “Saka” kahramanıyla birleştirilebiliyor. 2) Oğuz rivayeti ki “Mete” ile birleştirilebilir. 3) Köroğlu ki 78. asırlarda Türkmenistan’da, Cürcan mıntıkasında yaşıyan SolTürkmen beyleriyle birleştirilebilir ki bu sülâle nihayet Emevî kumandanı “Yezîd ibn Mühelleb” tarafından imha edilmiştir. 4) Çingiz, 5) Temür, 6) Tokatmış, Edüge. Bu rivayetlere ait menbalardan nispeten az çok istifade olunabilir. Bu rivayetlerle uğraşacak olanlar bir mahfel teşkil ederek mesai tarzı, meselâ hiç olmazsa vezin, lisan hakkında müşterek esaslar tespit edip ona göre muayyen bir hedefe doğru hareket etselerdi elbette bazı neticelere varabilirlerdi. Böyle bir mesainin neticesi bütün bunları tasnif edebilecek umumi musanifih işine yarıyabilirdi. Eski kosmogoni, ilk Türk, İran destanında Efrâsiyab’ın halefleri sıfatıyla gösterilen Türk kahramanlarının hayatı, “TatarMoğol”, “TürkOğuz”, Oğuzname’de “GünHan” rivayetinden sonraki yani Göktürkler ve Karahanlılarla birleştirilen yabgu ve hakanlara ait rivayetler, keza Karahanlılar ve Manas zamanına, Çingiz’le Temür devirleri arasındaki vekayie ait rivayetler Türk destanının bugün üzerinde çalışması pek güç olan kısımlarını teşkil etmektedir. Bütün bu “kolay” ve “güç” olan kısımların hepsinin bir araya bir kül olarak tasnifi keyfiyetinin zamanımız için müşkülpesentliği ona kıyas edilebilir. Fakat unutmayalım ki biz Türkler tarihte en güç ve en mûdil büyük meseleleri halletmekten haz duymuş, en güç işleri ekseriya yalnız eğlence için yapmış olan bir milletiz. Türk destan kahramanlarından biri: Terekli örge süyredik* Ters butağı sınsın dep* Tikli demin tondı Köp Kiydik* Tebinsigen Künlerde* Terimiz qırğa çıqsın dep* yani “Biz yalnız ters dallarını kırmak için büyük Kavak ağaçlerını ince tarafından yokuşa çeken, üzerimizdeki ağır zırh ve tulgaları ekseriya ancak oyun günlerinde vücudumuzu hafifletecek ter çıkarmak için giyen adamlarız” diyor. Destanların tasnifi için Türklere bu enerjinin ancak bir kısmını kullanmak kâfi gelecektir.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.