Üçüncü Sinema ve Tomas Gutierrez Alea (Sebati Ladikli)

‘Duvar’ın Çekimi Bir Savaştı (Yılmaz Güney)

Türkiye’de Uluslararası Sanat Müziği (Seyit Yöre)

Nasıl Bir Çocuk Tiyatrosu (Prof. Dr. Sevda Şener)

Sylvia Plath’ı Anlamak (Naze Nejla Yerlikaya)

Edebiyat 18 Şubat 2018
180

 

“Sadece filozofların akılları kanatlıdır.” Platon (Phaidros, 249c)

“hayat benim için bir girdap kesinlikle, kıvrılarak yükseliyor geçmişi anlayıp içine alıyor, ondan faydalanıyor ve ona baskın çıkıyor” Sylvia Plath

Kendi varlığını düşüncelerinin merkezinde tutup varoluş sancılarını zihninin derinliklerinde büyüten, büyüdükçe genişleyen, genişledikçe kalbinin etrafında hızlıca dönmeye başlayan ve döndükçe ruhunun derinliklerinde acı çeken bir girdap kadın; Sylvia Plath!

Edebiyat dünyasının ilgisini intiharı ile çeken “itirafkar şair”, bipolar bozukluk hastası, eşi Ted Hughes tarafından aldatılan zavallı kadın, şiirlerinin derinlikli yapısını sert ve vurucu imgelerle kuran karanlığın şairi olarak defalarca kaleme alınan Sylvia’nın filozof kişiliğini ortaya koymak sanırım işlerin en zoru olacak. Bu zorluğun bir nedeni, Sylvia Plath’i yazan kalemlerin ardı sıra birbirini tekrar eden klişe yorumları; bir diğer nedeni ise, “filozof” sözcüğünün felsefi sistem kurucularına, büyük düşünürlere yaraşır bir isim olduğunu düşünen insanların çoğunlukta olmasıdır.

Filozof (Philosophos), “bilgeliği seven”, “bilgiyi arayan ve ona ulaşmak isteyen” kişidir. Sorgulanmayanı sorgulayan, verilene şüphe ile yaklaşan, anlam arayışına girmiş, düşünen, düşündükçe acı çeken ve acı çektikçe büyüyen, hayal eden her insan filozoftur. Sylvia Plath’in günlükleri bu bağlamda incelendiğinde 12 yıla sığdırılmış derin sorgulamalarıyla filozof-şair bir kadını gözler önüne seriyor.

Kırmızı Kedi Yayınları tarafından genişletilmiş yeni baskısıyla Türkçeye kazandırılan Sylvia Plath’in günlüklerini, Plath’in düşünsel dünyasını aralayabilme adına iki bölümde inceleyeceğim. 1950 yazında Northampton, Massachusetts’te üniversiteye gitmek için evden ayrılmadan önce günlük tutmaya başlayan Plath’in günlüklerinin, birinci bölümde, Temmuz 1950 yılından, Ted Hughes ile evlendiği 16 Haziran 1956 yılları arasında yazılan kısımlarını ele alacağım. Bir sınır çizgisi olarak Ted Hughes ile evlilik tarihini almamın sebebi; Plath’in intiharını Ted Hughes ile yaşadığı duygusal çalkantılara bağlayan ve hatta Hughes’un Plath’i aldatmasının intiharında çok önemli rol oynadığını düşünen kesimlerin varlığıdır. Yazımın amacı, bu savı bertaraf edip, Ted Hughes’un masumiyetine karar vermek ya da şairin intiharına katkısı olmadığını ele almak değildir. Amaçladığım şey; Sylvia Plath’in sorguladığı hayatla girdiği hesaplaşmalarını, düşünsel dünyasının derinliğini ve bu derinliğin içindeki çıkmazlarını gözler önüne sermek; filozof, şair, yarı-tanrı bir kadının hayatını kendi elleriyle son vermesinin tek nedeninin Ted Hughes’la yaşadığı duygusal sıkıntılara bağlı olmadığını gösterme çabasıdır. Zira Sylvia Plath, Ted Hughes’un hayatına girmediği ilk gençlik yıllarında da intihara teşebbüs etmiş ancak başarılı olamamıştır.

Bu yazının amacı Sylvia Plath’in neden intihar ettiğini sorgulamak da değildir. Ancak Plath’in günlüklerini okuyan her okur, şairin yaşamı boyunca intihara hep yakın durduğunu görecektir. Bu bağlamda Sylvia Plath’e kapı aralayabilmek için yapılacak olan değerlendirmeler, intihar eylemiyle hayatına son vermiş bir insanın duygu ve düşüncelerinden ayrı yorumlanamaz.

Yazının bir diğer amacı ise şairin intiharını psikiyatri ekseninde inceleyip “bipolar bozukluk hastalığı”nın sebep olduğu bir sonuç olarak gören sığ yaklaşımlara bir tepki niteliğindedir.

***

“Ben; Ne sert bir sözcük; her harfi de oldukça güven tazeleyici, mağrur ve kendinden emin, dikey bir harfle başlayan ve sonra çevik kendini beğenmiş kısa harflerle devam eden… Kalem kağıdın üzerinde gidip geliyor… Ben…Ben…Ben…Ben..Ben…” [Plath, ben sözcüğünün İngilizcedeki karşılığı (“ I am”) olarak yazılışını tasvir ediyor]

Özgür iradeyi insanın hareket edebileceği daracık bir çatlak olan gören Plath için bu çatlak, doğduğu andan itibaren çevre, kalıtım, zaman, koşullar ve görgü kuralları tarafından sindirilmiştir. Plath hayattaki seçimlerin bu koşullardan bağımsız olmadığını düşünür. New Yorklu bir ailede doğmuş olsaydım kürklü paltolarla gezen, geniş bir sosyal çevre içinde sosyeteye takdim partilerinin yapıldığı bir kız olabilirdim, diye yazar. Ancak bunların sadece birer tahmin olduğunu, çünkü bu koşullarda yaşasaydı zaten bu “ben”in kendisi olamayacağının farkındadır. Bir başka “ben” olması mümkün olmadığı için “ben” kavramını sert bir sözcük olarak nitelemiştir. Kendisi de milyonlarca diğer “ben”ler gibi kendine has bir şekilde dünyadadır.

Plath, varlığını “şimdi”den ayrı düşünemez, ne geçmiş vardır ne de gelecek. “Ben” şimdiki zamanda var olan bir kavramdır, o şimdi de yaşıyorsa ve kendinin dışında başka bir “ben” tasavvur edemiyorsa o halde kendinden emin ve kendine güvenen, eylemleriyle gurur duyan, sıradan insanlardan farklı özel bir Sylvia yaratmaya uğraşmalıdır.

 “benim için şimdi sonsuzdur, sonsuzsa durmadan değişir, akar, erir. Hayatsa şu andır. Geçip gittiğinde artık ölmüştür. Ama her yeni anda sil baştan başlayamazsın. Ölmüş olana göre yargılamak zorundasın. Tıpkı bir bataklık gibi… daha en baştan umutsuz…

Ben şimdiyim ama biliyorum, ben de göçüp gideceğim… ama ben ölmek istemiyorum.”

Plath’in zamana dair sorgulamalarında geçmiş zaman yoktur, ölmüştür, sadece şimdiki zaman vardır; o halde kendisini bütün varlığıyla hissetmek için yaşadığı an’ı duyumsamalı, kendisini şimdiki zamanda hissederken anlamaya çalışmalıdır fakat şimdiyi yorumlamak geçmişten ayrı değildir. Bu yüzden sürekli değişen hayatı her an ölmüş olanla yorumlamak ve yaşamaya çalışmak bataklığın içinde çırpınmak kadar umutsuz bir durumdur. Plath bu umutsuz düşünceden kaçmak, bataklığın içinde kaybolup ölmek değil, yaşamak ister. Bu yüzden yapacağı tek bir şey vardır: şimdiki zamana, an’a kendini vermek ve şimdiki zamanı yaşamak.

“unutma, unutma, şimdiki zamandasın ve şimdi, şimdi. Bunu yaşa, bunu hisset, buna tutun. Kanıksadığım her şeyin şiddetle farkına varmak istiyorum”

Plath’in isteği varlığını sonuna kadar hissetmektir ve bu istek zihin için dayanılmaz bir sancıdır. Plath’in zihni yeni yaratımlara gebe kalmıştır. Doğum, içinde bulunduğu bu düşünsel kaosun içinde gerçekleşecektir fakat Sylvia Plath, zihninin bu ağırlığı taşıyamayacağının farkındadır:

“Bu bir kâbus. Güneş falan yok. Sadece süregelen bir devinim var. Kendimi rahat bırakırsam, içime dönüp düşünürsem eğer, aklımı kaçırırım. İncecik gergin katmanlar halinde çok fazla şey var ve bambaşka yönlere çekilip uzatılıyorum”

Artık yalnızlığın ne demek olduğunu biliyorum diye yazar günlüğüne; anlık yalnızlığın hiç olmazsa diye ekler. Anlık yalnızlığın varlığın belirsiz özünden geldiğini yazan Plath aslında dünyadaki bırakılmışlığının farkına varmıştır. Bunun farkına varan her insan gibi Plath için de “yalnızlık” kaçınılmaz bir durum, bir daha asla kurtulamayacağı düşünsel bir sancıdır ki Plath bunu hastalık olarak tanımlar; Plath’e göre bu anlık yalnızlık bir kan hastalığı gibi vücudun her yerine yayılmıştır ve çıkış noktası da yoktur.

Plath, insanın trajedisinin farkındadır; zihninin bütün kapılarını zorlasa da sonsuzluğa açılan bir kapı bulamayacak ve beden içindeki hapis durumundan kurtulamayacaktır.

“ne kadar hevesli olursan ol, karakterinin kaderin olduğundan ne kadar emin olursan ol, elektrik lambasının sahte neşeli parlaklığında, saatin yüksek sesli tiktaklarının eşliğinde yapayalnız odandayken ne geçmiş ne gelecek, hiçbir şeyin gerçek olmadığına dair çıplak ve acı gerçeğin farkına varmaktan kendimi alıkoyamam. Ve neticede şu anı oluşturan yegâne şey olan geçmiş ya da gelecekten yoksunsan, neden şimdinin kabuğunu kırıp canına kıymıyorsun ki?”

Plath varlığına bir anlam vermek ister; bu dünyadaki anlamı nedir insanın? Geçmiş bitmişse ve gelecek yoksa o halde şimdiki zamana sıkışan insan nedir? Zamanın içinde var olan insanın gerçekliği nedir?

Bu sorgulamalar canına kıyması için yeterlidir. Ölmek değil yaşamak isteyen Plath, bu düşüncelerden sıyrılabilmek için sırtını Descartes’a dayar:

“ancak kafatasımın içinde duran, ‘düşünüyorum, öyleyse varım’ sözünü papağan gibi yineleyen, mantık yürütebilen, o soğuk, gri organ parçası her zaman bir sapak, bir yokuş, yeni bir çıkış olacağını fısıldıyor. İşte bu yüzden bekliyorum”

Düşünüyorsa vardır, o halde beklemeli ve şimdiye sıkışan varlığını bu umutsuz çırpınıştan kurtarmak için yeni fikirlere açmalıdır kendini.

Varoluş sancıları yaşayan her insan yalnızdır. Sylvia Plath de bu derin yalnızlığın farkındadır.

“Tanrım, bütün uyuşturucu ilaçlara rağmen, amaçsız partilerin allı pullu, kulak tırmalayıcı neşesine rağmen, hepimizin takındığı o sahte gülümsemeli yüzlere rağmen hayat, yalnızlık demek”

Yine de anlaşılmak, yalnızlığını bitirmek ister; kendisini anlayacak bir sese seslenir çünkü zihninin derinliklerinde yaptığı bu yolculuğun kendisini gerçek hayattan koparacak kadar tehlikeli olduğunun farkındadır. İç dünyasının içinde boğulmak değil dış dünyaya açılmak, dış dünyayı dönüştürmektir dileği.

“Anlıyor musunuz? Bir yerlerde biri beni azıcık da olsa anlıyor mu? Bütün çaresizliğimle, ideallerimle, her şeyimle- hayatı seviyorum. Ama bu çok zor ve öğreneceğim daha çok, çok şey var”

Gidilecek bir yol var mıdır, ya da hangi yol insanı varoluşun bilgisine açabilir ki?

Wittgenstien’ın sinek metaforunu hatırlayalım: “Şişenin içinden dışarı çıkmak isteyen ama sürekli cama çarparak sersemleyen sinek, dışarısını görebilirsin. Bunu anlıyorum. Ama asla dışarı çıkamazsın! Sen cama çarpmaya mahkûmsun.”

Syliva Plath için de durum budur, o da sırça bir fanusun içindedir; dışarı çıkmak istedikçe cama çarpar ve mucizevî bir şeyler olmasını hayal eder:

“keşke bir şeyler olsa, varoluşu değiştiren ilham olacak bir şeyler; sıradan ölümlü dünya üzerinde abrakadabra derecesinde mucizevî değişim yaratacak bir şeyler”

Varoluşu değiştirecek mucizevî hiçbir şeyin olmayacağının farkındadır; bir çıkış yolu, belki de en çok bir kaçış yolu diyebileceğimiz bir yol yoktur. Sylvia Plath bunu iliklerine kadar hissederek şöyle yazar günlüğüne:

“gerçek olan, nahoş değişimleri, mücadeleyi, ölüm isteksizliğini- kanatlı savaş arabasını, kornaları ve motorları, saatin içindeki ‘şeytan’ı durduracak bir yalan, bütün bunlardan bir kaçış yolu olmadığıdır”

Mutsuzdur Sylvia ve mutsuzluğun daimi olduğuna olan inancı giderek büyümektedir.

 “bir yerlerde mutlu birileri var mı? Bir hayal âleminde ya da kendilerinin ya da başka birinin yarattığı yalanın içinde yaşamıyorlarsa şayet, ‘hayır’”

“ve bir de varoluş yanılgısı var: İnsanın belirli koşullarda ya da birtakım başarılarla sonsuza dek mutlu olabileceği fikri”

“evet, neşe, tatmin ve arkadaşlık var. Ama dehşet verici bir farkındalık içindeki ruhun yalnızlığı da bir o kadar korkunç ve yıkıcı”

Sylvia Plath’in yalnızlığı kalabalıklar içinde silik ve çaresiz bir yalnızlık değil, bir “ben” yaratma yalnızlığıdır; anlamsızlaşan mekânlar ve insanlar içinde olduğunu hisseden her insanın payına düşen yalnızlıktan farklıdır. Plath, yalnız olduğunun sonuna kadar farkındadır ve yalnızlık onu acıtsa da farkındalığını yazarak dönüştürmek, içine çöreklenen acının kapılarını yeni yaratımlara açmak ister. Ancak bu o kadar kolay olmayacaktır çünkü Plath’in ruh hali, yükselip alçalan dalgalar halinde onu çok sık umutsuzluğun kıyılarına savurur. İçine düştüğü umutsuz ruh hallerinden bir gün tamamen kurtulmayı diler. Kalbine çöreklenen umutsuzluğun onu yok edeceğinin farkındadır; kendine yaklaştıkça hızlanan, uzaklaştıkça yavaşlayan bu akışkan girdabın içinde ruhunun parçalandığını duyumsayan Sylvia günlüğüne, “bana kim olduğumu sorma. “tutkulu, bölük pörçük bir kız” belki.” diye yazar.

Ancak girdap 1953 yılının yazında bir kez daha hızlıca genişlemeye başlar; Plath, bütün umutları tükenmiş bir halde Tanrı’ya yalvarır: “Tanrı, Tanrı, Tanrı: Neredesin? Seni istiyorum, sana ihtiyacım var: Sana, aşka ve insanlığa inanmaya” Ve nihayetinde genişleyen girdap onu içine çekerek yok etmek ister; Plath, 24 Ağustos 1953’te aşırı dozda uyku ilacı alarak intihara teşebbüs eder.

***

Kendi kendisiyle dolu olan Plath, yazarak bu varoluş sancılarından bir nebze de olsa kurtulacağının farkındadır ancak yazdıklarının iyi olup olmadığına dair şüphesi onun kendisini yazmaya tam olarak vermesine hep engel olur. Yeteneğinin ve neden istediği ölçüde iyi yazamadığının farkında olarak günlüğüne şunları yazar:

“Kinayelere, teşbihlere ve mecazlara öyle meyilliyim ki, dünden beri zihnimde yer eden sayısız rahatsız edici düşünceden birkaçını ifade edebilmenin ansızın bir yolunu bulabiliyorum”

“benim sorunum ne mi? Yeterince özgür düşünceye, taze imgeye sahip olamamak. Bilinçaltında klişelere ve haksızlığa uğramış birleşimlere saplanıp kalmak. Yeterince özgün olamamak.”

“henüz gidilmemiş yolları merak ediyorum ve Frost’tan bir alıntı yapmak geliyor içimden… ama yapmayacağım. Yalnızca başka şairlerin ağzından konuşabilmek üzücü. Başka birinin benim ağzımdan konuşmasını istiyorum”

Henüz gidilmemiş yolları merak ediyorum, diye yazan Sylvia Plath, herkesten ve her şeyden ayrı bir “ben” yaratmak istemektedir; özgün olmak ister, kendine ait, kendisinden taşan sözcüklerle yaratmak ister şiiri. Ve bu yüzden de günlüğünde o dönemde yaşamış kadın şairleri özgün olmamakla eleştirir; her ne kadar birçok ödül almış olsa da Plath’in şiirleri edebiyat dünyasında gerekli değeri görmemiş; şiirleri ve öyküleri dergiler tarafından defalarca reddedilmiştir. Plath bu duruma çok üzülse de şiire hep kendini aşmak isteyen bir tavırla sarılıp, yeniden ve eskisinden daha iyi yaratmak ve daha iyi yazmak için çabalıyordu. Plath, yazma eylemini disipline etmeye çalışsa da manik-depresif ruh hali buna izin vermiyor, fikir uçuşmaları içinde savrulup duruyordu. Boğulmamak için sözcüklere tutunmalıydı; kendi kendisinin girdabı, kendi içinde boğulan Plath için sözcükler küçük birer sandaldı ve bu sandalların büyük bir gemiye ulaşması gerekiyordu. Ancak Plath’in sandalları çoğu zaman azgın fırtınalarda kayboluyor ya da girdaba takılarak yitip gidiyordu. Plath’in dramı tam da buydu; kendisini yazarak var edebilmek için sadece sözcüklere değil kendisine de sarılmak durumundaydı çünkü Plath’in girdabı onu her an içine çekip yok edebilecek bir güce sahipti. Plath hem varlığını bu girdaptan koruyacak hem de sözcüklerin dünyasında kendisine nefes alabileceği bir dünya yaratacaktı. O, yok olmak değil bir yarı-tanrı olmak istiyordu

 “sözcükler açıl susam açıl deyip kapıyı açma ve ışık oyuklarını yumrular ve topraklarla kapatmak için çabalayan kaynağın ateşinde erimeyi, eritilmeyi bekleyen karanlık çukurdaki altın sarısı metalik güneş yığınlarını açığa çıkrama gücüne sahiptir”

“yazmak beni küçük bir tanrı haline getiriyor. Kurduğum küçük sıralı sözcükler aracılığıyla dünyanın akışını ve vuruşunu yeniden yaratıyorum”

***

Sokrates, “sorgulanmamış bir yaşam yaşanmaya değmez” der. Sylvia Plath, yaşamı boyunca hayatı sorgulamış, kendi varlığına bir anlam ararken acı çekmiş ve bu büyük acıyla kaleme almıştır eserlerini. Tuttuğu günlüklerde derin sorgulamalarına tanık olduğumuz Sylvia Plath, intihar ederek yaşamına son vermiş olmasaydı da şiirleri gibi günlükleri de edebiyat dünyasında hak ettiği yeri mutlaka alacaktı.

“Sen kendini tanımaktan vazgeçmişsin.” Boethius

 

 

Sylvia Plath, 16 Eylül 1956 yılında şair Ted Hughes ile evlenir. Plath’in bu tarihten sonra tuttuğu günlüklerinde göze çarpan en önemli husus; varlık ve varoluş sorunlarına olan duyarlılığında azalma, yaşamına dair sürdürdüğü sorgulamalarının yapısındaki değişimdir. “Ben” bilincini düşüncelerinin merkezinde tutan Plath için düşünsel merkez artık kendisi değil, Ted Hughes’dur.

Plath’in kendini inşa süreci, Niezsche’nin deyimiyle kendisinin ötesini inşa sürecinden uzaklaşır. Ve böylece bedenen ve ruhen dimdik olacağı vaziyeti kurma süreci sekteye uğrar. Nietzsche’den ilhamla diyebilirim ki Plath, bir kahraman gibi hakikati aramaya koyulmuş ancak ele geçirdiği ganimet, “ailem” diye tanımladığı küçük, süslü bir yalan olmuştur.

J.P. Sartre, aşkın iki insanın bilinçlerini birleştirme çabası olduğunu ancak bu çabanın beyhude bir çaba olduğunu belirtir. Çünkü her insan kendi bilincine mahkûmdur. Plath’in yanılgısı tam da bu noktada başlar. Bütün varlığıyla eşi Ted Hughes’un varlığına katılmaya uğraşır. Plath, hayatının merkezini değiştirip Ted Hughes’u bu merkeze koyar ve onun etrafında şekillendirdiği hayat çemberinde gezinmeye başlar. Ted Hughes, varoluşsal sıkıntılarının içine, bir cehennem olarak tasavvur ettiği yaşamına bir kurtarıcı gibi inmiştir. Plath’in bu düşünceleri günlüğüne şöyle yansır:

“Ted, biricik kurtarıcım…”

“kendi kendimle yaşayana kadar onun içinde yaşayacağım”

“onunla yaşamak hiç bitmeyen bir hikâye dinlemek gibi; karşıma çıkan en büyük yaratıcı zekâ onunki. O kafanın içinde giderek büyüyen âlemlerde sonsuza dek yaşarım”

 “gerçek bir şairle evlendim, ben ve hayatım kurtuldu; sevmek, hizmet etmek ve yaratmak için”

 “onun sıcaklığında ve onun yanı başında yaşamalıyım diye düşünüyorum, bütün kokular ve sözleriyle-bütün duygularım istemsizce ondan besleniyor sanki”

Ted Hughes, Plath için sadece bir eş, hayat arkadaşı değil, varlığının yegâne anlamı haline gelir. Plath’i Ted Hughes’a bağlayan tek neden aşk duygusu değildir. Her ne kadar büyük bir aşkla Ted Hughes ile evlense de bu ilişki kendisini sadece aşkla yoğrulmuş duygularla beslemez. Plath annesinden nefret eder; annesiyle olan ilişkisi çocuk yaşlarından itibaren kötüdür. Plath’in annesine olan nefretinin birçok sebebi olsa da derinlerde yatan asıl problem, erken yaşta kaybettiği babasının ölümünden annesini suçluyor oluşudur. Ted Hughes ile evliliğini onaylamayan annesi, Plath’in Ted’e olan bağlılığını derinleştiren bir unsura dönüşür.

Plath’in annesine yönelik düşünceleri hastalıklıdır; hiçbir zaman sevmediği annesini babasının katili, Ted Hughes’u da sahip olamadığı baba şefkatini alabileceği bir erkek olarak görür.

Bilinçaltını çok iyi görebilen Plath, düşüncelerine kök salan sıkıntılarını çözmede bu denli başarılı olamaz. Sorunlarının kaynağına iner fakat onları çözmek için pek fazla çaba göstermeyip sorunlarına neden olan insanlardan nefret etmeyi tercih eder. Plath’in duygusal dünyası düşünsel dünyasına çok sık müdahale eder ve sağlıklı düşünebilmesinin yollarını tıkar.

“annem beni hayatım boyunca hiç vazgeçmeden sevecek tek adamı öldürdü. Bir sabah gözlerinde asil gözyaşlarıyla içeri girdi ve bana onun tamamen gittiğini söyledi. Bunun için ondan nefret ediyorum.

Ondan nefret ediyorum çünkü babam onun tarafından sevilmiyordu. Babam bir canavardı. Ama onu özlüyorum. Yaşlıydı ama onunla evlenip onu benim babam yapan annemdi. Onun suçu bu. Gözlerine lanet olsun”

“babamı, dünyadaki ilk erkek arkadaşımı öldüren biri

Plath’in annesine olan nefreti öylesine büyüktür ki, günlüğüne annesinin Ted Hughes’u ve hatta kendisini mutlu olduğu için kıskandığını yazar. Ted Hughes’a olan bağlılığı bu bağlamda düşünüldüğünde, bu aşk aynı zamanda gücünü derinlerde yatan bir nefretten alır; Plath’in annesine duyduğu nefret onu Ted Hughes’a daha çok yaklaştırmıştır.

Plath için Ted Hughes’un varlığı dünyada istediği her şeyin önüne geçer ve böylece kendi kimliği gölgelenmeye başlar; Ted harikulade biridir ve Plath ona sahip olduğu için çok şanslıdır ve hatta Ted, bir bilgedir, ve o da böylece gittikçe bilgeleşmektedir. Ted Hughes zamanla Plath’in tapınağı olur; sığınır ona, tapınır ve gittikçe uzaklaşır kendinden.

Ancak Ted Hughes’un kusurları gün yüzüne çıkmaya başlar. Evliliğin ilk yıllarında sarsılmaya başlayan bu tapınak, son noktada Plath’i de içine alarak yıkılacaktır.

Plath, Hughes’un kendisini aldattığından şüphelendiği bir zamanda şunları yazar günlüğüne:

“ sahte, numaracı, artist”

“içimdeki kıskançlık tiksintiye dönüşmüştü. Hayır, kendimi camdan aşağı atmayacağım ya da Warren’ın arabasıyla bir ağaca toslamayacağım ya da evin garajını karbon monoksitle doldurmayacak, masraftan kısmayacağım ya da bileklerimi kesip küvete uzanmayacağım. Bütün inançlarımdan uyandım, artık apaçık görebiliyorum. Korunması gereken azimli ve esrarengiz bir onur ve namus duygum var benim. Güvenli sularda fazla yüzdüm. Şimdi boğulma vakti”

“aşk beslenmem için bitmek bilmez bir kaynak oldu ve şimdi onu kusuyorum”

 

 

“çamur yataklarındaki kurbağaları görebiliyorum. Yağlı ve kaygan sırtlarındaki siğillerin içindeki çürümeyi ve karanlık tarafı da. Şimdi ne olacak”

Ted’in Plath’i ilk aldatmasıdır bu. Plath’in Ted’e duyduğu aşk bu aldatmayı görmezden gelir. Çünkü Ted onun sığınabileceği tek tapınaktır ve bu tapınağın yok olmasını istemez.

Çocuk yapma konusunda kararsız ve korkuları olan Plath, bu kararsızlıktan giderek uzaklaşır ve Ted Hughes’tan çocuk sahibi olma isteğiyle dolup taşar.

“bir bebek kendimi unutmama iyi anlamda yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Ama önce kendimi bulmalıyım”

“Ah, bebekten önce bir roman ve şiir kitabı yazma isteği”

Hughes’la tanışmadan önceki yıllarda tuttuğu günlüklerinde kendilik bilincine eğilmiş olan Plath, artık kendini tanımaktan vazgeçmiştir. Nietzsche insanın kendini aşmak zorundalığını vurgularken sanırım tam da bunu kastediyordu; “kendisine itaat edemeyen, emir altına girer, böyledir tabiatı canlının”.

Plath bir yaratıcı, kendiliğinden dönen bir tekerlek yaratmaktan giderek uzaklaşır;  umutsuz bir durumun içine doğru sürüklenir.

“sabah uyanmak istemiyorum çünkü ana-rahmine dönmek istiyorum”

“henüz çocuğum olmadığı için özgürüm. Dün gece kavga ettik; benim için çalışmanın ve her şeyin en ufak bir gelişim göstermeden masamın üzerinde biriktiğini hissetmenin benim için ne denli katlanılmaz olduğunu anlama zahmetine girmiyor”

“ben analistten ziyade kurbanım”

“o güzel, özgür, kibirli, umursamaz sevinç nerede? Bir öykü tasarlamaya kalkıştığımda bile içime soğuk bir çaresizlik hissi giriyor”

 “bir yazar olarak bu denli gelişmemiş ve verimsizken bir bebeğin getireceği zorluklar”

Kendini tanımaktan vazgeçen Plath kaybolmaya başlamıştır; Kierkegaard’dan alıntılarsak:

“Ben, sonsuzluğun içinde uçup gittiği için değil, temelde sonlunun içine kapandığı için kaybolmuştur ve bir ben yerine yalnızca bir sayıdan, fazladan bir insan varlığından, sonsuz bir sıfırın yinelenmesinden başka bir şey olmadığı için kaybolmuştur.”

Plath için artık sadece iki varlık sahası vardır; Ted Hughes ile olan evliliği ve edebiyat dünyası. Sosyal ilişkileri de gittikçe zayıflayan Plath, içindeki derin boşluğu Ted Hughes ile doldurmaya çalışır. Zaman geçtikçe bu durumun yanlış olduğunun farkına varır.

“etrafımdaki dünyaya duyduğum o eski müstehcen coşku ve ilgi nerede? Bu manastır hayatı bana göre değil. Hep pasif bağlılık izleri buluyorum: Ted’de, çevremdeki insanlarda”

“sabahtan akşama kadar Ted’e yakın olmak tehlikeli. Onunkinden ayrı bir hayatım yok, gitgide yalnızca bir aksesuvar haline gelebilirim”

Edebiyat dergilerine gönderdiği şiir ve öyküleri editörler tarafından defalarca reddedilen Plath için kendini mutlu ve huzurlu hissetme hali, posta kutularına bırakılan editörlerden gelen olumlu mektuplarla sınırlanmaya başlar. Ancak bu olumlu dönüşler o kadar azdır ki, Plath gün geçtikçe içinde kıskançlık, nefret ve öfke büyütür. Daha önce de belirttiğim gibi Plath bilinçaltını çok iyi görebilen bir şairdir; içindeki nefret ve öfkenin sebebini de bulmakta gecikmez.

“evet, dünyanın övgüsünü, parasını ve sevgisini istiyorum ve herkese, hele de tanıdığım ve benimle benzer deneyimlere sahip, benim bir adım önüme geçmiş herkese öfke duyuyorum. Peki, bu öfke içimde tekrar tekrar kabardığında ne yapmalı? Dün gece sorunun annem olmadığını biliyordum— o benim her şeyim ama ben anne imgesini bozdum ve şimdi o benim için bütün o editörler, yayıncılar, eleştirmenler ve dünya demek ve ben orada kabul edilmek ve eserlerimin iyi olduğunu ve onaylandığını hissetmek istiyorum. Ve işin garip yanı, bu yaptığım işte kaskatı kesilmeme neden oluyor”

Plath’in annesiyle yaşadığı sorunların bir nedeni de annesinin şairliğine değer vermemesi ve Plath’in başka bir iş yaparak para kazanmasını istemesidir. Bunun yanında, Plath’in ilk intihar denemesinde annesinin ondan utandığını, onun istediği gibi bir kız evlat olamadığını yazar. Eylemleri annesi tarafından değer verilmeyip, onaylanmadığından editörler Plath için anne imgesine bürünür.

“reddedilmekten duyduğum korku, bunun başarılı olmadığım için annem tarafından reddedildiğim anlamına geleceğinden duyduğum korkuyla ilişkili”

İlk gençlik yıllarında annesiyle olan duygusal çatışmalarının getirdiği sıkıntılar böylece eserleri ve kendisi arasında kurulur. Kendisini edebiyat dünyasına kabul ettirmek onaylanmak isteyen Plath, bir noktada bunu başarırsa geçmişini de bağışlamış olacaktır. Şiirleri ve öyküleri editörler tarafından reddedildiği zamanlarda öfke nöbetleri geçirmeye başlar. Bu olumsuz tavırları yüzünden Ted Hughes’u kaybedeceği korkusunu da yaşayan Plath, Ted’e hiçbir şey belli etmeden öfkesini içinde yaşamaya başlar. Çünkü tapınağının bu öfkeden zarar görmesini istemez. Ve gün geçtikçe umutsuz bir iç dünyanın esiri olur.

Plath’in edebiyat dünyasında yer etmek için kıvranırken kendisine yönelmesini unutuşunun tespitini Kierkegaard’a bırakmak istiyorum:

“Çevresinde büyük kalabalıkların toplandığını görmekle, dünyanın gidişatını kavramaya çalışırken bu kadar çok insansal işleri omuzlarına almakla bu umutsuz kişi kendini unutur, kutsal ismini unutur, artık kendine inanmaya cesaret edemez ve kendi olmayı çok güç bir olay olarak görür ve diğerlerine benzemeyi, yığın içinde kaybolan bir numara olmayı daha basit ve güvenli görür… Çünkü yüzyılımız, söylendiği gibi sadece kendi cinsinin dünyaya adanmış, yeteneklerini kullanan, söylendiği gibi başarıya ulaşmış insanlarından, önceden öyle olacakları görülen artistlerden, vd. den oluşmuştur, bunların isimleri belki tarihe geçecektir ama gerçekten kendileri mi idiler? Hayır, tinsel olarak ben’leri; her şeyi tehlikeye atacak ben’leri yoktu… ne kadar bencil olsalar da ben’leri yoktu.”

Plath, yaratıcı edimini sekteye uğratan nedenleri ve coşkun bir ruh haliyle kendisini şiire verememesinin sebebini geç de olsa bulur.

“günümü mahvettiği için postayı bekleyip durmamalıyım. Dünyanın yargısını düşünmeden çalış. Bunu artık yapacağım”

“editörlerden ve yazarlardan uzak durmalı: Aynı işi yaptığım insanların dışında bir dünya kurmalıyım”

“yayımlanmış olmak ne işe yarar ki, ya ben hiçbir şey üretemezsem? Bir grup insan benim için bir ‘roman’ yazma fikrinden daha önemli olsaydı şayet, bir romana başlayabilirdim”

“yazmak için yazmak, bir şeyleri keyif almak için yapmak. Tanrının büyük lütfu”

“her gün boş bir sayfayla karşı karşıya kalmak, en derin duygularımla kendimi bir yazar olarak kabul etme korkumun üstesinden geldim, ne pahasına olursa olsun: Alacağım retler ya da kısıtlanmış bütçeler”

Plath’in bu çözümlemeleri çocuk sahibi olacağı zamanlara denk gelir. Yazmasına engel olan sorunların farkına varmıştır ancak artık yeni engelleri vardır; Ted Hughes ile ayrılığının ardından iki çocuğuna kendisi bakmak zorunda kalan Plath, bu sorumluluğu kaldıramaz ve 11 Şubat 1963 yılında hayatına kendi elleriyle son verir.

***

Yazının ilk bölümünde belirttiğim gibi amacım her ne kadar Sylvia Plath’in intiharını analiz etmek olmasa da yazının bütünü Plath’i intihara götüren içsel ve dışsal sorunlara bir ışık tutabilir.

Bu yazıyı yazmaktaki amacım Sylvia Plath’in düşünsel dünyasını aralamaktı. İlk bölümde Plath’in bir filozof olduğunu belirterek yola koyulmuştum. Ted Hughes ile evililiğinden sonra kendisini aramayı bıraktığı için Plath’i “kendisini unutan filozof” olarak tanımlamak istiyorum.

“bir zamanlar Platon’u, James Joyce’u ve daha kimleri kimleri adım gibi bilirdim. İnsan bilgisini bir şekilde kullanmazsa, Sargossa’ya batar ve üstünü denizkabukları bağlar.”

“kendi doktorum ben olmalıyım”

“düşünceler üzerine uzun uzun tartışmayalı ne kadar zaman oldu?”

Plath, iyi bir şair kötü bir filozof olarak bu dünyadan ayrılmıştır.

“dostlarım, ölümünüz insan ve toprağa karşı savrulmuş bir küfür olmasın: bunu dilerim ruhunuzun balından.” Nietzsche

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.