Modern Zamanlar (Gülay Kurt)

Bir Sistem Sorgulaması: ‘Kafesten Bir Kuş Uçtu – Guguk Kuşu’ (Ege Küçükkiper)

Günümüz Aşıklarından Devran Baba (Yrd. Doç. Dr. Nilgün Çıblak)

Şehrin İçinden Geçen Filmler (Şule Eser)

Paul Gauguin’in Hayatından Bir Kesit: Paradise Found (Evren Gül)

Sinema 2 Ağustos 2016
298

Paul Gauguin. O dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ressamlarından biri. Sanatını, var oluşumuzun en naif, özsel ve ilkel değerlerini aramaya adamış bir nefer. Nefer diyorum çünkü Paris borsasında brokerlık yaparken ve saray yavrusu bir evde otururken, bunların hepsini bir kenara itip yaşamını sanatının gerekliliğine adamış bir idealist. Gauguin’in karısını, ailesini evini ve burjuva yaşantısını terk edip Tahiti yollarına düşüren nasıl bir kıvılcım ve çekilişti. Bunu deneyimleyebilir miyiz? Ya da gerektiğinde cesaret edebilir miyiz? Yanılmıyorsam Gauguin Sokrates’in o ünlü sorusunu duymuş ve ışığı fark etmişti. “Ben bu hayatı böyle yaşamak zorunda mıyım?”

Renkleri çiğ, en ilkel halleriyle geniş bloklar halinde kullanması, resminde dekoratif bir izlek sürmesi ile sanat tarihinde Postempresyonistler arasında değerlendirilen sanatçı; geç başladığı sanat hayatında Sembolist tavrı ile dikkat çeker. Bu yaklaşımı o dönemde sanat ortamına getirdiği önemli yeniliklerden biriydi.

Paradise Found, kıyıda köşede kalmış daha önce hiç duymadığım, tesadüfen elime geçmiş bir filmdi. Başrollerini Kıefer Sutherland (Gauguin) ve Nastassja Kinski’nin (Mette) paylaştığı, Mario Andreacchio’nun yönettiği 2003 yapımı filmde, sanatçının hayatına Tahiti yılları üzerinden bir bakış tercih ediliyor. Burada geçirdiği yıllarda geçmişe yapılan dönüşlerle film iki zamana ayrılıyor. Tahiti yılları ve on yedi yıl öncesinin Paris’indeki Gauguin.

Ressam olduktan sonra yaşam kalitesi düşen ve karısı ile yoğun bir çatışmaya giren sanatçı, eşi tarafından terk edilir. Birçok yaşanmışlıkta olduğu gibi yokluk, Gauguin’e de her şeyin aslını gösterir. Halbuki filmde bize anlatılan Gauguin ne sorumsuz ne de duyarsız bir kişilik. Tek savunması ise “hayatımda ilk defa istediğim bir şeyi yapıyorum”. Bu gelişmelerle yaşamı ciddi bir çıkmaza giren sanatçı, resme başlamasında çok etkili olan Camile Pissaro’nun (Alun Amstrong) tavsiyesi üzerine karısı ve çocuklarının yanına Kopenhag’a gider. Bir süre çeşitli işler dener ve başarılı olamaz. Gauguin’in bu dönemde çocuk resimlerindeki ilkel ve naif tadı keşfetmesi içindeki sanat aşkını kamçılar.

Yeni bir karar ile başka bir dünyaya, ailesini ve kırgınlıklarını geride bırakarak gider. Burası modern dünyadan uzak, yaşamın en saf ve yalın hali ile yaşandığı, doğanın bütün cömertliği ile kendini sunduğu, dingin ve ilkel insanları ile bambaşka bir hayattır. Gauguin’in buraya bu kadar uyumlu oluşunu modern dünyada yaşadığı bunalıma bağlayabiliriz. Çünkü gerek kendi içinde gerekse sanat piyasasındaki tıkanmayı bir çeşit ilkel ve özsel değerlerimizi ortaya çıkararak aşabileceğimize inanıyordu. Bu kuşkusuz Gauguin’in geldiği modern dünyanın hareketli Avrupa’sında pek anlaşılabilir bir şey değildi. Bu durum tıpkı bir balığın sudan çıktığında, suyu anlaması gibiydi. Gauguin her nasılsa o suda bunalmış, başını çıkartmış ve başka bir yaşamın lezzetini duyumsamıştı. Kendisini bunca özveriye iten de bu evrensel değeri keşfi idi. Fakat geldiği dünyanın değerleri onu Tahiti’de de bırakmamıştı. Misyonerler ve tüccarlar. Hıristiyan misyonerlerin yerlilere yaptığı baskıya duyarsız kalamayan sanatçı birçok defa başını belaya sokar. Elinden pek bir şey gelmese de en azından misyonerlerin kırdığı putları belgelemeyi başarır.

Tahiti resimleri ile açtığı ilk sergi sanat camiası ve izleyicileri arasında ilgi görse de, yaşadığı yadırganma ve düştüğü gülünç durum onu büyük bir umutsuzluğa sürükler. Bu an da sadece karısı Mette yanındadır. Üstelik onun resimlerine olan samimi inancıyla ve Gauguin’i tekrar gitmeye başladığı işi bitirmeye ve devrimi gerçekleştirmeye ikna eder. Burası benim filmde en etkileyici bulduğum sahne idi. Çünkü bu sahne, hakkında genelde pek yanıldığımız gerçek sevgi halinin önemli bir özelliğine değiniyordu. Bu; feragat idi. Eşi, kocasının ilkeleri, ideali ve mutluluğu adına kendinden feragat ediyor ve onu teşvik ediyordu. Güzel Mette Bu tavrı ile tekrar sempatimizi kazanıyordu.

Gauguin’in sanatta yapmak istediği ile oldukça örtüşen bir isime sahip, “Cenneti Kurmak” diye de çevirebileceğimiz “Paradise Found” isimli film, sanatçının yaşadığı maceralardan çok yaşamındaki asli niyete dikkat çekmeyi tercih ediyor. Bunun için neredeyse efsaneye dönüşen Vincent Van Gogh ile olan kısa beraberliğine hiç değinmiyor. Ben bunu ressamın hayatında çok önemli bir detay olmasına karşın, öz uğruna yapılan bir feda olarak nitelendiriyorum.

Paris’teki hayal kırıklığı yaratan sergisinden sonra tekrar Tahiti’ye dönen sanatçı başyapıtını üretir. “Nereden geldik? Neyiz biz? Nereye gidiyoruz?” Bu yapıt aynı zamanda onun, bütün inançların ortak değerlerine olan sezgisinin de bir göstergesidir.

“Mücadele etmeye devam etmeliyim. Umut her zaman olmalı. Sadece imalarımı zorladıkça yaşayabilirim. Umut yaratarak, rüyalardan çıkan umutlar”.

Yeni bir şey yaratmak için
İnsanlığın çocukluğuna dönmelisin
Köklerimizin gizemleri ile yüzyüze
Nereden geliyoruz biz?
Neyiz biz? Nereye gidiyoruz?

Söylemeden edemeyeceğim filmde kullanılan Gauguin’e özgü renkler, özellikle o bulmakta çok zorlandığımız morlar bir harika.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.