Şair Akıldan Korkmamalıdır (Bertolt Brecht)

Müzikte Kirlenme (Prof. Dr. Can Etili)

Servet-i Fünun Edebiyatı (Prof. Dr. Zeynep Kerman)

Oğuz Kağan – Oğuz Han Destanı (Prof. Dr. Mehmet Kaplan)

Ludwig Van Beethoven (Prof. Cevad Memduh Altar)

Müzik 1 Temmuz 2016
293

Hürriyet ve demokrasi mücadelesinin belli başlı kahramanlarından biri olan Beethoven kadar hiçbir sanatkâr üniversite çevrelerinde sevilip sayılmamıştı. Büyük sanat adamı Beethoven de devrinin fikir hareketleriyle çok yakından ilgilenmiş ve ilk olarak 1786 yılında kurulan Bonn Üniversitesi’nin faaliyete geçmesi, herkesten çok onu sevindirmişti. Çünkü XVIII. yüzyıl boyunca Fransa ile Avusturya (Reich) arasında kime kul olacağını bilmeden bocalayıp durmuş olan Ren piskoposprenslikleri arasında Beethoven’in doğduğu şehir olan Bonn kadar, hürriyet ve demokrasiye susamış bir memleket mevcut değildi. Bu arada genç Beethoven de sanatını yalnız hürriyet ve istiklâlin gerçekleşmesi gayesine adamış, aydınlanmaya susayan dimağını henüz açılmış bir üniversitenin çalışmalarına yöneltmişti. O tarihlerde yalnız Beethoven değil, bütün Ren halkı Bonn’un kurtuluşunu sabırsızlıkla beklemekte, Bonn’da üniversitenin kuruluşunu fikir, hattâ din hürriyetinin başlangıcı olarak kabul etmekteydi.

Büyük ses şairi Beethoven’in ana vatanı olan Bonn’un, Fransa ile Avusturya gibi iki büyük hegemonya arasında bunalıp kalması kadar tabii bir şey olamazdı. Bonn halkı nasıl bunalmasın ki: memleketin mukadderatı, milletin seçimiyle değil, Habsburg sarayının seçimiyle gelen Avusturyalı piskopos prensler tarafından idare edilmekteydi. Ağır vergilerle temin edilebilen bütçedeki açığı Fransa krallarından aldıkları rüşvetlerle ancak örtebilen Bonn piskopos prenslerine karşı çok uzun yıllardan beri halk büyük bir güvensizlik, hattâ düşmanlık beslemekteydi. Tayin tebliğleri Avusturya imparatorlarına, onaylanması Papalara, bütçesinin ıslahı ise Fransa krallarına ait olan Bonn piskopos prensleri, kendi seçimlerinde hiç oyu olmayan Bonn halkına karşı daima kayıtsız, daima ilgisizdi.

İşte 1786’da, yani Beethoven henüz 17 yaşındayken, Bonn’daki Üniversite böylesine bir atmosfer içinde kuruluyordu. Bunun sebebi vardı: 1786’da Bonn’da ilk üniversiteyi kuran hükümdar, Bonn’un bir müddet sonra tarihe karışacak olan  son hükümdarı, piskoposprens Maximilian Franz idi. Hükümranlığının Bonn tarihinin ancak son seneleriyle sınırlı olacağının farkında bile olmayan Maximilian Franz, o zamana kadar tutulan yolun tamamen aksine olarak, yalnız hürriyetin ve demokrasinin savunulması seçeneğini tercih etmiş ve onun için Bonn Üniversitesi’ni kurmuştu. Avusturya İmparatoriçesi Marie Thérése’nın en küçük oğlu ve Kayser II. Joseph’in kardeşi olan Bonn Prensi Maximilian Franz’ın bu hareketinin, taht kaybına sebep olan bir partinin tekrar kazanılmasına yönelik son bir gayret olduğundan da şüphe edilemezdi.

Liberal bir insan olarak nitelendirilen Prens Maximilian Franz’ın hürriyet düşüncesi, Bonn Üniversitesi’nde ilk defa öğretilmeye başlanan Yunan edebiyatı, estetik ve güzel sanatlarla ilgili derslerin uyandırdığı yankılarda da hissediliyordu. Çünkü üniversite öğretim heyeti arasında yer alan Renli ama Fransız kökenli bir bilim adamı olan Eulogius Schneider, Yunan edebiyatı ve sanat felsefesiyle ilgili derslerinde, yayımladığı kitaplarda, hürriyet ve aydınlanma konularını enine boyuna ele alıyor, Eflatun’un demokrasi ve cumhuriyet prensiplerini her şeyin üstünde tutuyor, din konusunu akıl ve mantığın kabul etmediği hurafelerin dışında gerçekçi bir görüşle açıklıyor ve zamanına göre modern bir din felsefesine ilk olarak yol açıyor, bu suretle Katolik olan Bonn’da tutucularla papazların kin ve nefretini sürekli olarak üzerine çekiyordu. Nitekim bu durum, Papa XI. Pius’a kadar duyurulmuş, Bonn Üniversitesi’nin bu tarz öğretimi Papalık tarafından şiddetle eleştirilmişti. Ne gariptir ki Eulogius Schneider, aslen bir Cizvit papazı olduğu halde, sırf hürriyet ve aydınlanma aşkıyla tarikatten çıkmış ve üniversite öğretim heyeti arasında yer almıştı.

İşte Bonn Üniversitesi’nin Yunan edebiyatı, felsefe ve sanat tarihi derslerini hocaları Eulogius Schneider’den dinleyen binlerce genç arasında, 17 yaşlarına kadar uçuk benizli, çelimsiz, sakin, mütevazı bir öğrenci vardı ki, bu gencin kalbi, yalnız Bonn’un ve Bonn’la beraber bütün esir milletlerin kurtuluş ve istiklâli için çarpıyordu. Bu vatanperver gencin adı Ludwig van Beethoven’di. Üniversite derslerini ekmek parası pahasına ihmal etmek zorunda kalan genç sanatkâr, o tarihlerde yalnız küçük çapta lirik eserler yazmakla kalmıyordu, aynı zamanda şair Hölty, Pfeffel, Gleim, Mathison, Schiller ve Goethe’den seçtiği şiirleri bestelemek suretiyle toplum, sanat ve hürriyet şarkıları da meydana getiriyordu. Böylelikle Kuzey Amerika istiklâl savaşlarını olduğu kadar, Fransa’daki hürriyet mücadelelerini de dikkatle takip etmiş olan genç Beethoven’in, 1791 yılında, 20 yaşındayken, şair Konrad Pfeffel’in bir şiirini bestelemek suretiyle meydana getirdiği “Hür Adam” adlı şarkı, o tarihlerde gittikçe genişleyen hürriyet edebiyatının yeni bir eser daha kazanmasına neden oldu. Halen orijinali Londra’daki British Museum’da saklanan bu Lied’in metni aynen şöyleydi:

            “Kime hür adam denir?
            Yalnız kendi iradesine dayanan,
            Zalimin keyfine hizmet etmeyen insana
            hür adam denir.”

Bu tarihten iki yıl önce (1789’da) Paris’teki Bastille kalesinin zaptını ateşli bir şiir yazarak kutladığı için, efendisi olan Bonn Prensi Maximilian Franz’ın gözünden düşen Eulogius Schneider, saray tarafından takip edildiğinden, 1791 yılında gizlice Strasburg’a kaçıyor ve aynı tarihten bir yıl sonra (1792’de) 22 yaşını dolduran hürriyet şairi Beethoven ise, Bonn’dan tamamiyle Viyana’ya göç ediyor. İki sene sonra da (1794’te) Fransa’da İhtilal oluyor; bunun tabii neticesi olarak, Ren’deki büyük küçük bütün prenslikler birbirinden kopuyor; Reich dağılıyor. Bonn piskopos prensliği lağvediliyor ve böylelikle Bonn’daki eski ve ihtiyar bir birliğe dahil olan küçük kilise devletlerinin hepsi tarihe karışıyor. İşte Beethoven bu tarihlerde Viyana’da bulunmaktadır ve ancak 24 yaşındadır. Hattâ sanatkâr, bir müddet sonra Napolyon âfetinin bütün dünyayı sarsacağını aklına bile getirmeden, Bonn’un akıbetini uzaktan dikkatle takip etmektedir.

Ludwig van Beethoven’in Viyana’da heyecanla geçen gençlik seneleri, ona büyük bir hayranlıkla Napolyon için Üçüncü Senfoni’yi yazdırmıştı. Napolyon’un 1804’te kendini imparator ilan etmesi ise, Beethoven’in bu senfoni üzerindeki ithaf satırlarını hiddetle karalamasına neden oldu. Daha sonra genç sanatkâr, Eflatun felsefesinin ışığında sosyal ve moral bir reforma yöneliyor; Avrupa ve Mısır savaşları sırasında Amiral Nelson’la Napolyon arasında bir müddet bocalayıp duruyor. Nihayet Napolyon Reich’ı da istila ediyor; Prusya ve Avusturya’nın kurtuluş savaşları başlıyor; hürriyet ve istiklâl şairi Beethoven, en sonunda Napolyon’a düşman kesiliyor. İşte gene bu tarihlerde sanatkârda başlayan sağırlık, 1802 yılında had bir şekil alıyor. İnsandan kaçma ve tabiata sığınma, gene o tarihten itibaren büyük sanatkârda kendini hissettiriyor. Bir müddet sonra sosyal hayatını düzenleme yolunda aldığı önlemler de boşa gidiyor. Artık kulaklık kullanarak ve başkalarının sözlerini bir deftere not ettirerek çevresiyle temasını temin edebilen sanatkârı, bu durum son derece bedbaht ediyor. Ne gariptir ki, kulaklarının artık hiç duymadığı tarihlerden sonra Beethoven musiki edebiyatına en büyük eserlerini vermeye başlıyor.

Yalnız dokuz senfoni  yazan sanatkârın kendi sert kaderiyle olan mücadelesini temsil eden Beşinci Opus 67 Do-minör Senfoni’si, sağırlığın yarattığı karanlık bir ruh hali içinde, nurlu bir insan sevgisine açılan pencereye benzer. Bu büyük eserin ilk olarak 1808’de Viyana’da icra edilmesinden 4 yıl önce, Viyana civarındaki Heilgenstadt’ta yazılan meşhur vasiyetname, Beethoven’in daha o tarihlerdeki elemini bütün çıplaklığıyla açıklamaya kâfidir.

Sanat tarihinde adı geçen büyüklerin hemen hepsinde olduğu gibi, Beethoven de müzik sanatı ile beşerî ve felsefi görüş ve kanaatlerini ifade etmiştir. Sanatkâr, bütün ıstırabına rağmen, hemen bütün eserlerini iyimser bir ruh hali içinde yaratmış ve insan iradesinin mukadder sanılan akıbetleri her zaman için önleyebilecek kudrette olduğunu bu eserlerde açıklamak istemiştir. Esasen Beethoven’in 1803 yılında başlayan ikinci yaratma devresindeki felsefi kanaatlerinde tam bir istikrar oluşmuş, eserlerindeki kendine özgü üslûp ise gene bu devre içinde hakiki hüviyetini elde etmiştir.

Beşinci Senfoni’nin süratli bir tempo içinde akıp giden birinci kısmı (Allegro con brio) esere hakim olan çok kısa, fakat anlamlı bir motifle başlamaktadır.“Felekten intikam alacağım” sözünü ağzından hiç düşürmeden kaderiyle mücadele eden Beethoven, bu ilk kısımdaki minicik motifi, “Kaderin, kapısını vuruşu” olarak tasavvur etmektedir. Beethoven, eserlerinin hemen hiçbirinde kullanmadığı bu kadar sade bir fikirle, senfonisinin birinci kısmında muazzam bir mimari meydana getirmiştir. Bu kısmı ancak şu şekilde bir sezişle de ifade etmek mümkündür: Esere müthiş bir mücadele atmosferi hakimdir; zaferden ümit yoktur. Daha başlangıçta mücadeleci, ümitsiz ve mecalsizdir. Hele bu kısmın son cümlesi olan tekrarda, bütün şiddetiyle bir kere daha davranan mücadelesi, kuvvetini ve kudretini büsbütün kaybetmiştir.

Beşinci Senfoni’nin ağır bir tempo içinde seyreden “Andante con moto” kısmı ise, gerek fikir, gerek tema varyasyonları bakımından birinci kısma tam bir tezat teşkil etmektedir. Buradaki temaya ve bu temanın varyasyon halindeki işleniş şekline hakim olan ifadede, asil bir tevekkülün huzuru sezilmektedir. Burada esas fikir, derin ve esrarlı bir ifade içinde gelişmeye devam eder.

Beşinci Senfoni’nin üçüncü “Allegro” kısmında, sanatkârın mustarip ruhu, aradığı huzuru ancak kendi iç âlemine çekilmede bulmuştur. Fakat onun kaderi burada da onu boş bırakmamış, şeytani yüzlü, uçuk benizli hayaller, onun sakin hülyalarını ürpertmiş, titretmiştir. Burada sanki büyük bir hadisenin yarattığı esrarlı bir korku, anlamlı bir ironi, vakit vakit kendini hissettirir. Eserin bu üçüncü kısmındaki esas fikrin gelişmesi, sanki bir hadisenin yarattığı korkusuzluğu ve infiali hatırlatır. Bu kısım hiç durmadan eserin dördüncü kısmına bağlanır.

Beşinci Senfoni’nin dördüncü ve son kısmı olan “Allegro”ya gelince: Daha bu kısma girmeden, ruh âlemimizde hafif, ışıklı bulutlar belirir gibi olur. İlâhi bir nurun gitgide çoğaldığını da gözlemleriz. Nihayet bütün kötülükleri dağıtacak güneş, hürriyet güneşi, ansızın doğuverir. Artık kadere yalnız iradenin zaferi hükmetmektedir. Onun içindir ki bu kısma bir marş makamıyla girilmiştir. Eserin son kısmında ortaya çıkan Piccolo flütlerin parlak pasajları, zafer havasını şüpheye yer bırakmayacak bir ifadeyle açıklamaktadır. Nitekim bütün senfoni, tam anlamıyla iyimser bir zafer havası içinde sona erer. İşte, mustarip bir sanat büyüğünün kendi iç dünyasının zaferi!

Geçen yüzyılın tanınmış sanat adamlarından Hermann Zumpe, Beethoven’in Beşinci Senfoni’si için aynen şöyle demekteydi: ”Ben bu muazzam eserde, seslerden daha başka şeyler duyuyorum. Bence bu eser, üstadın hal tercümesidir. İnsanlar bu senfoniyi diz çökerek, gözlerini göğe çevirerek dinlesinler…”.

Beethoven devrinin en büyük eleştirmenlerinden biri olan ünlü E.T.A. Hoffmann ise, Beşinci Senfoni hakkında 1810 yılında yaptığı bir tahlile şöyle başlamaktadır: “Önümde, üstadın eserlerinden en önemlisi duruyor. Burada sanatkâr, anlatmak istediği şeyleri tamamen hissetmiş. Hiç kimse onun bu eserinde alelâde muhakeme hudutlarını aşarak duyduğu şeyleri, bütün ruhuyla anlatmak için harcadığı çabayı uluorta tenkit edebilecek bir durumda değildir”.

Viyana klasikleri tarafından meydana getirilen eserlerin dünyadaki her topluluk tarafından millî bir eser olarak benimsenmesi, Beethoven sanatını her memlekete olduğu gibi bizim memleketimize de tanıtmış ve sevdirmiştir. Bu nedenle Ludwig van Beethoven’in Beşinci Senfoni’sinin insanlığa her zaman için neşe, ümit ve cesaret kaynağı olacağına inanarak, bundan 2500 sene önce Perikles için yazılan mersiyenin küçük bir cümlesini gözden geçirelim. Bu cümlede aynen şöyle denmektedir: “Harikulâde insanların mezarı evrendir; onların hikâyeleri yalnız doğdukları diyarın taşına oyulmakla kalmaz, bilakis bu hikâyeler en uzak diyarlara kadar ulaşır, başka insanların hayatında görünür bir sembol gibi etkili olur”.

Kültür dergisi
UNESCO tarafından yayınlanmıştır.
Ankara, 15 Kasım 1952
Sayı: 11

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.