Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Müzik Eğitiminin Yaygınlaştırılması (Prof. Dr. Uğur Alpagut)

Sinemanın Kuruluşunda Ordunun Rolü (Yrd. Doç. Dr. Battal Odabaş)

Türk Destanının Tasnifi (Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan)

Animasyon Filmlerinin Konu ve Karakter Bakımından Çocuklar Üzerindeki Etkileri (Rabia Kandıra)

Futbol Trafiği (İdris Yiğit)

Öykü 12 Eylül 2017
41

 

 

Sıraya geçtiğimde, durakta henüz beş kişi vardı. En önde ise Cavit. Sıra on kişiye çıkınca Cavit arkaya dönüp gülümsedi. Arabaya ilk bineceği için pek sevinçliydi. Boşuna değil di sevinci: Çünkü bu durağa gelene kadar arabada üç-dört kişilik boş yer ya kalır ya kalmazdı. Arkasında duran Delil’e baktı. Önde olmanın ayrıcalığını onunla paylaşır gibi rahat ve sakince konuşmaya başladı. Delil ne dediyse öyle bir kahkaha patlattı ki, ayakta uyuklayanlar bile irkilerek başlarını çevirdiler. Yönelen bakışlarla Cavit’in gözleri parıldadı. Sakalla dolgunlaşan yüzü titredi. Arkadan lastik tokayla tutturduğu uzun, kestane renkli saçlarını parmaklarıyla taradı. Herkese sorar gibi,

“Otobüsün gelmesi gerekir değil mi,” yanıt veren olmadı. Sıra uzayıp gitti.

Bakışlar ilgisizleşince Cavit’in uzun yüzüne sıkıntının incecik çizgileri yayıldı. Döndü arkasındaki kırtasiyenin camına asılı otobüs sefer çizelgesini okudu. Saatine baktı. Başını arkaya çevirip,

“Gelmedi, yedi otuz otobüsü yine gelmedi,” diye bağırdı.  Kimse başını bile çevirmedi. Ne yapacağı kararsızlığı içinde yerinde kımıldamaya başladı. Birkaç adım yürüdü.

Delil, fotoğrafını çekercesine bakışlarını ince yüzüne dikerek,

“Acele etme gelir. Bazen böyle aksamalar oluyor.”

Cavit geri döndü. Uzayıp giden sıraya baktı, gözleri çakmak çakmak,

“Gelmez gelmez. Ayda yılda bir erken çıktım ya, oturarak gideyim dedim ya, bu otobüs gelmez, gör de bak!”

“On beş dakika arayla otobüs kalkıyor, biraz sabırlı ol,” dedi, Delil.

“İkinci otobüs daha ilk durakta dolar. Ben yine ayakta… Kaldı ki geciktiğimi patrona nasıl açıklayacağım.” Yine sıraya baktı. Herkesin başı yukarı doğru kıvrılan yoldaydı. Cavit sövmeye başladı, elini kaldırdı, yere tükürdü. “Otobüsün geleceği yok, bir gazete alayım.” sıradan ayrıldı. İnce, uzun atletik vücudunu sallayarak yürüdü. Sallanışı o kadar abartılıydı ki toprak rengi yağmurluğu geriye doğru savruluyor, kısa yeşil pantolonu dizlerine doğru çıkıyor. Omzuna astığı siyah bez çantaysa tek kanadıyla çırpınıp duran bir kargayı anımsatıyordu.

Elinde bir spor gazetesiyle döndü.

Gazeteyi görünce sevindik. Niye yalan söyleyeyim, deminden beri gevezelik ediyor diye kızdığım Cavit’e, benim yüreğimde de bir sevgi odacığı açıldı. Gazeteyi biz geridekilerin de göreceği biçimde tuttu,

“İşte tarih böyle yazılır. Alex Alex Alex!” diye bağırıp eliyle gazeteye vurdu. Kimi gülen gözlerle, kimisi de çatılan kaşlarla ona baktı. Önümdeki arkadaş kükrer gibi bağırdı,

“Hem de ne gol! Hem de ta nereden topa abandı!”

Cavit, ilgiden oldukça memnun,

“Atar Alex, affetmez! Sahanın her karış toprağında fileleri havalandırabilir.”

Arkalardan kalın bir ses,

“Saha demeyin, o çimenlik alan Alex’in yurdu.”

Delil,

“Doğru, çok doğru taraftar.”

Yukarda tok bir gürültü duyduk. Sonra belediye otobüsünün kırmızı başı göründü. Cavit’in yüzü parıldadı. Bir gözü arabada bir gözü elindeki gazetede,

“Alex’in golleriyle kartalın başını kopardık. Şampiyonluğa bir adım daha!”

Otobüse binerken gazeteyi koltuğunun altına yerleştirdi. Tek boş kalan koltuğa oturdu. Delil ise onun ağzının dibine sokuldu. Sporsever arkadaşlar onların çevresini aldık. Başımızı birbirimizin omuzlarının üzerinde uzatarak merakla gazeteyi okumaya koyulduk. Vurucu cümleleri okurken maçı yeniden seyrediyor gibi heyecanlanıyoruz.

Cavit üçüncü sayfayı açtı. Sayfanın ortasında Alex ile onun gole gidişini engelleyen İbrahim Toraman’ın fotoğrafları var. Görünümleri kaşı karşıya duran iki gladyatörü andırıyor. Fotoğrafın altında ise, “Yine de Alex’i durduramadılar,” yazıyor.

“Durduramazlar tabi ki, hangi takım durdurabildi ki!”

Arkamdaki kalın ses yine yükseldi,

“Hangi kale Hakan’ların akınını durdurabilir ki!”

Bu sözlerle ben de coşkulandım. Liderlik yolunda önümüzde kalan tek zorlu maç için,

“Aslanı da Saracoğluna gömdük mü tamamdır, “ dedim.

Cavit başını kaldırdı, uzanan başlar içinde beni arayarak yanıtladı.

“Gömmeyeceğiz, boğacağız! Kurbağalı deresinin sığ sularında boğacağız!”

Sıranın arkalarında biri, uyaran bir sesle,

“Hop hop, kimi boğuyorsun! Biraz yavaş ol,”

Başka biri,

“Artık çok geç! Ben sadece Marmara’ ya akan cesetleri görüyorum,” deyince biz fenerliler kahkahayı bastık. Sonrasında dikleşmeye çalışan birkaç karşıt zayıf sesi duymazdan geldik

İyice birbirimize sokulduk. Terlerimiz birbirine karıştı. Delil,  koluna yapıştığı Cavit’in kucağına oturmak üzereydi. Otobüs sallandıkça başlarımız birbirine vuruyor, zikir yapar gibi öne doğru eğilip doğruluyoruz. İnip kalkan başlarımız değil de sarı-lacivert toplar sanki. Cavit, oturduğu koltuktan bir kalkıyor, bir oturuyor. En sonunda dayanamadı gazeteyi kucağına gömüp,

“Böyle yaparsanız, gazeteyi kapatırım,” tehdidi savurdu.

Otobüs durakta durdu. Orta yaşlı şoför koltuğunda dikilip,

“Gazeteyi okumayı sürdür genç. Pek keyif veriyorsunuz. Sizin gibi yolcular taşımaktan gurur duyuyorum,” deyip yerine oturdu.

“Yaşa şoför abi,” diye bağırdık.

Uykulu yüzlü yeni yolcular bindi otobüse.

Şoförden aldığım güçle,

“Sayfayı çevir, sayfayı,” diye bağırdım.

Sahada üzgünce ayrılan Galatasaraylı oyuncuların görüntüleri… Neşelenmemek elden değil. Biri,

“Fena tokat yediler.”

Cavit,

“Ne tokadı, görmüyor musun yeşil çimenlere gömülmüşler.” Aynı şeyleri duyumsamak ne kadar coşku vericiymiş. Neşemiz katlanıyor. Sevincimizi yeni binen yolculara da bulaştırdık. Kısa sürede yeni binen yolcuların uykulu yüzlerini coşkumuzla yıkadık. Uykuları gitti, konuşmaya katıldılar.

Yaşlı bir ses,

“Bu sümsüklerle haftaya Saracoğlunda görüşeceğiz!” diye gürlüyor.

“Gömeceğiz,” diye tamamlıyoruz. Bu çıkışla birkaç düşman daha edindik.

“Aslana dil uzatmayın,” sesleri yükseldi.

Cavit’in kucağına atlayan Delil,

“Aslan mı sırtlan mı?” diye soruyor.

Yaşlı ses,

“Sırtlan sırtlan,”diye hırlıyor. Maç seyrediyor kadar heyecanlıyız.

“Yaşa!” diye bağırıyorum, sesim dalga dalga yayılıyor, şoförün koltuğunda da yankılanıyor.

“Aslan, aslan,” diyen birkaç cılız girişim sesimizin dalgasında yitip gidiyor. Galatasaraylı futbolcuların üzgün yüzlerini görmek için itişiyoruz. Başlarımız durmadan yer değiştiriyor. Koltuğa doğru iyice abandık. Cavit elindeki gazeteyi buruşturup ayağa kalktı, cama yaslandı.

Ağırdan yol alan otobüs durdu. Ama kapılar açılmadı. Camdan bakıyorum, trafik kilitlenmiş.

Cavit elini yukarı kaldırıp,

“Bu taraftarlık ruhu otobüsle sınırlı kalmasın arkadaşlar. Haftaya Saraçoğlu’na da taşıyalım,” diye bağırdı. Şoför yine hareketlendi, ayağa kalktı.

“Arkadaşlar, haftaya hepinizi arabama beklerim. Maça benim arabamla gidelim. Sizlerle yolculuk yapmak pek keyifli.”

Yan taraftaki otobüslerin yolcuları başlarını çevirmiş bize bakıyorlar. İçlerinde selam verenler, el sallayanlar var.

Otobüs hareketlendi.  İş aklımızdan çıkmışken son durağa geldik. Arabanın kontağını kapatan şoför,

“Haftaya hepinizi bekliyorum. Şimdi arabayı boşaltın.” Sesi duyan olmadı sanki. Çünkü kimse kımıldamadı. Pek yumuşak biri olan şoförümüz, “On beş dakika sonra araba kalkacak, ona göre,” dedi, güldü, kafasını sallayarak arabadan indi.

Yaşlı ses birkaç kişiyi kenara itip Cavit’in yanına kadar sokulmayı başardı. Yalvaran bir sesle,

“Üçüncü sayfayı aç da şu sırtlanları bir de ben göreyim,” dedi. Yine itiş kakış yine sevinç çığlıkları.

.

Kalın ses yine yükseldi,

“Bu coşkuya hemen son vermeyelim. Ayda yılda böyle bir araya toplanmışken…”

Delil,

“Yaşa taraftar!” diye bağırıyor. Sesi çoğalıp camlardan yankılanıyor.

Diğer arabalarda inen takım taraftarları arabayı çevreledi. Selamlaştık, karşılıklı: Kanarya, kanarya, diye bağırdık.

Saate baktım, işbaşı saati çoktan geçmiş. Futbol ateşi ise otobüsün dışına çoktan taştı, kalabalık artıyor. Telefona sarıldım, “İşe gelemiyorum abi.”  Gürültüden karşıdaki sesi duymadım.  “Trafik abi, futbol trafiği. Değil otobüsten inmek adım bile atamıyorum.” Bir of çekerek telefonu cebime koydum.

Şoför, kalabalığın içinde sürtünerek, söylenerek geldi. Taraftarlık ruhunu yitirmiş gibi bağırdı, çağırdı. Sonra koltuğa oturup dışarıyı izlemeye koyuldu.

Daha çok da şoföre duyurmak için bağırdım, “İşyerimi arayıp bildirdim arkadaşlar. Trafik var, futbol trafiği, dedim.” Kahkahalar arasında herkesin eli telefonuna gitti. Tüm telefonlarda aynı ses çınladı,

“İşe gelemeyeceğiz. Trafik var, futbol trafiği…” En son cızırdayan telsizde şoförün sesi yankılandı,

“Futbol trafiği amirim. Otobüste futbol trafiği var.”

Anlaşılan daha epey sürecek bu futbol keyfi. Artık yıllarca maç seyretmeye gitmesem de olur…

 

NOT: Yukarıdaki öykü SalakFilozof 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi adına yapılmıştır ve derginin Yıl: 1 Sayı 3’de yayınlanmıştır.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.