Türkmen Halk Edebiyatında Destan Geleneği (Yrd. Doç. Dr. Melek Erdem)

Anders Petersen

Osmanlı Dönemi Türk Çini Sanatı (Dr. Emine Naza Dönmez)

İlk Müslüman Türk Devletlerinde Dil ve Edebiyat (Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun)

Dil Üzerine (Semih Fırıncıoğlu)

Dans, Tiyatro 17 Haziran 2016
287

Canlıları en çok gelişmişten en az gelişmişe doğru bir sıralamaya soktuğumuzda insan (bildiğimiz kadarıyla) en üst düzeyde yer alıyor. Bunu yaparken başvurduğumuz gelişmişlik ölçütlerinin başında “öğrenme yetisi” gelir. Alt düzeydeki canlılar çevreleriyle anlık etkinliklerle başetmeye çalışırken üst düzeydekiler deneyimlerini hatırlama, davranışlarını geçmiş deneyimleriyle biçimlendirebilme yetisine sahiptir. İnsan zihninde yaşam anlık değil, süreklidir.

Okul kitaplarında medeniyetin gelişimi açıklanırken ateşin keşfi, hayvanların evcilleştirilmesi, işbölümünün akıl edilmesi gibi etkenler sıralanır. Gerçekte insanın dünyanın zor koşullarıyla başedebilmek için geliştirdiği en büyük güç iletişimdir: bilginin edinilmesi, paylaşımı ve kayda geçirilmesindeki evrim ve özellikle de yazının gelişimi. Söz ve yazı, insanın karmaşık toplumsal yapılar kurabilmekte, deneyimlerini kayda geçirebilmekte, kendini sürekli yenileyebilmekte, yani varlığını sürdürebilme mücadelesinde kullandığı en önemli araçlardır. Bunu yapabilmesine de insanın öğrenme yetisi olanak sağlar.

[Yukardaki iki paragrafı Colin Cherry’nin On Human Communication adlı kitabından özetledim, aşağıda da yer yer hem bu yapıttan hem de Jonathan Culler’ın Saussure adlı kitabından yararlanacağım. Rastlantısallık ve ayrımsallık konularının ayrıntısına girmek isteyenlere Culler’ın kitabıyla başlamalarını öneririm.]

Dil dünya üzerindeki her insanın başvurduğu bir numaralı iletişim aracıdır. Tek başına bir araç olmasına ilaveten dilin yapısı ve işleyiş biçimi hemen her türlü iletişimsel davranışımızı belirler ve bu olgu gösteri sanatları açısından son derece önemlidir. Her türlü sanat hakkında düşüncelerin dilden başka bir yoldan ifade edilmesi olanaksızdır; daha da önemlisi, özellikle gösteri sanatlarının kompozisyon geleneklerinde dilsel kurgu prensiplerinin belirleyiciliğini, en azından, yansımalarını görürüz. Ayrıca dilsel iletişim algı mekanizmasının işleyiş biçimini de en iyi yansıtır.

Bu belirleyiciliği ve egemenliği nedeniyle dille ilgili bazı noktalara dikkat çekmek istiyorum:

1.

Daha önceki bölümde de belirttiğim gibi, dil simgesel (sembolik) göstergelerden oluşur, gösterenle gösterilen arasında benzerlik, nedensellik gibi bağlar yoktur. Sözlerin temsil ettikleri kavramlarla bağlantısı rastlantısaldır (arbitrary), yani Türkçe’deki “gel” sözcüğü “şel” de olabilirdi, “parsan” da. Dilde “rastlantısallık” konusu aslında bundan çok daha kapsamlı ve karmaşıktır. Bir noktayı kısaca belirtip geçmek istiyorum: yalnızca gösteren-gösterilen arasındaki bağlantı değil, kavramların ve düşüncelerin düzenlemesi, kurgusu da rastlantısaldır. Aşağıda biraz açıklamaya çalışacağım gibi, bu dilden dile değişir.

Sözle kavramı arasındaki bağlantı da dahil, dille ilgili her şey bütünüyle öğrenmeye dayanır. Bağlantılar toplulukların kendi bölgelerindeki tarihsel gelişimleriyle biçimlenir ve öğrenilir ve – toplumsal değişimlere paralel olarak – sürekli değişir.

İlk bakışta, dillerin birbirinden farklı oluşunun nedeni aynı kavramlara değişik sesler atanmış olmasıymış gibi görünür: birinin “kalem” dediğine öteki “pencil,” bir diğeri “matita,” bir diğeri de “crayon” der. Ancak, dil basit bir sözcükler listesinden oluşmuyor; “kalem” gibi basit bir nesnenin ötesine baktığımızda değişik dillerdeki birçok sözcüğün birbirinin yüzde yüz karşılığı olmadığını görürüz. En basitinden birkaç örnek: dildeki yansımalı (onomatopoeic)sözcüklerin sözü edilen eylemi sesle taklit ettiği için simgesel değil de ikonik sayıldığını söylemiştik (“çıtır çıtır ye,” “pata küte dövdü,” “tıkır tıkır çalışıyor”). Bu tür seslendirmelerde bile diller arasında olağanüstü farklılaşmalar görürüz.

Örneğin, benim en şaşırdığım olaylardan biri İngilizce konuşanların canları yandığında “ah,” “ay,” “üf” yerine “ouch” diye bağırmalarını öğrenmek olmuştu. Nerdeyse hapşırmak, öksürmek gibi istek dışı bir tepki bile böylesine farklı olabiliyor. Farklı dil konuşan insanlar birbirlerinden farklı hapşırmıyorlar ama Türkler hapşırma sesini “hapşu” olarak yorumlarken İngilizler “achoo,” Fransızlar “atchoum” diye yorumluyorlar (Hindistan’ın güneyinde konuşulan Malayan dilinde de “Thummal” deniyormuş). Başka bir örnek: yetmiş yedi milletten insanın yaşadığı New York’ta popüler eğlencelerden biri hayvan seslerinin değişik dillerdeki yorumlarıdır (örneğin, Türkler horozun ü-ü-rü-üüü diye bağırdığını söylerken Amerikalılar kak-a-dudıl-du, Almanlar ki-ke-ri-ki, Japonlar kok-ke-kokko dediğini söylüyor).

Bu basit ve matrak örneklerdeki farklılaşma daha karmaşık kavramlar için de geçerli. Coğrafi ve tarihsel faktörler toplulukların farklı kavramlar geliştirmesine neden olabiliyor ve bu kavramların ifadeleri de farklı oluyor. “Her dil dünyayı farklı biçimde ifade ediyor ya da düzenliyor” (Culler, 22). Örneğin, İngilizce’deki “he/she/it” karşılığının Türkçe’de yalnızca “o” olması, yani cinsiyet belirtilmemesi, son derece önemli bir farklılaşma. Türkçe’de birisi doğrudan tanık olmadığı bir olayı geçmiş zaman eki (-di) ile değil, “miş”li zaman ekiyle rapor ediyor: “Hasan dün geldi” dediğimizde genellikle Hasan’ın gelişine tanık olduğumuz sonucu çıkıyor; “Hasan dün gelmiş” dediğimizde bunu dolaylı yoldan öğrendiğimiz anlaşılıyor. Bu kavram batı dillerinin hiçbirinde yok.

Özetle şunu söyleyebiliriz: topluluklar yaşadıkları bölgelerde yer almış gelişmeler sonucunda başka bölgelerde yaşayanlarla benzer olabildiği kadar oldukça farklı kavramlar, ifadeler ve kurgu biçimleri geliştirebiliyorlar. Bu farklı biçimler o belirli dilin bütününü etkileyebiliyor. Dilin niteliksel ve niceliksel yapısı da toplulukların ve bireylerinin etkinliklerini etkileyebiliyor. Yani, dil ve toplumsal gelişme arasında sürekli bir karşılıklı etkileşim (korelasyon) söz konusu. Diller, kavramlar ve etkinlikler arasındaki bu farklılaşmalar doğal olarak “sanatsal dilleri” de kapsıyor.

2.

Bir dilin her şeyi ya da her düşünceyi tam olarak “gösterebilmesi” (signification) olanaksızdır çünkü her ayrıntıyı, her inceliği açıklayabilecek sayıda sözcük hiçbir dilde yoktur. Her şey için bir sözcük olsaydı insan aklının anımsaması ve kullanabilmesi bütünüyle olanaksız, dev bir dağarcık çıkardı ortaya. Her dildeki eşanlamlı (synonym) sayılan ama aralarında küçük farklılaşmalar bulunan sözcüklerin sayısı bunun en iyi kanıtı olabilir. Herhangi bir şey konusunda konuştuğumuz ya da yazdığımız zaman söyleyebileceklerimiz dilimizdeki sözcük sayısı ve kurgu kurallarıyla sınırlıdır. Düşündüklerimizi tüm ayrıntısıyla, mükemmel biçimde iletebilmemiz de, karşımızdakinin bunu bütünüyle kavrayabilmesi de olanaksızdır. İletişimciler bu olguyu artık deneylerle kanıtlayabiliyorlar.

Bu kısıtlılıkla başedebilmenin bir yolu olarak (genellikle hiç farkında olmadan) konuşma sırasında dilin ses yapısıyla (fonetik) oynuyoruz. Elimizde kullanabileceğimiz üç fonetik araçvar: gürlük (volume), süre (duration) ve perde (pitch). Genellikle, perdeyle, yani tizlik-peslikle oynamaya “tonlama” (intonation), gürlükle oynamaya “vurgu” (stress), süreyle oynamaya da “ritim” deniyor. Konuşmada bu üç aracın kullanımına genel olarak prosodi (prosody) adı veriliyor.

Prosodiyi sözcük sayısındaki yetersizliği telafi etmekte kullanıyoruz. Örneğin, Türkçe’de hiç beklenmedik bir habere karşılık “ne?” diye bağırdığınızda “e” sesinin süresini epeyce uzatacak, tonu da pesten tize kavis çizen geniş bir aralığa yayacaksınız. Ama size söylenen bir şeyi anlamayıp da “ne?” dediğinizde “e”nin süresi kısalacak, ton da pesten tize yalnızca küçücük bir atlama yapacaktır. “Ahmet, beni dinle” tümcesini Ahmet’in başkalarını değil, sizi dinlemesini istediğiniz için söylüyorsanız, “Ah-met” sözcüğünden sonra biraz duracaksınız, ardından “be-ni” sözcüğünün ikinci hecesinde hem gürlüğü hem de tizliği yükselteceksiniz. Ama Ahmet’in sizi hiç dinlemediğini düşünerek bu tümceyi söylüyorsanız, o zaman gürleşme ve tizleşme “din-le”nin ikinci hecesine kayacak, “Ahmet” ve “beni” arasındaki durak önemini yitirecek ama “beni”den sonra kısa bir es vermeniz anlamı güçlendirecek.

Prosodi, konuşulan dille bütünleşmiş bir olgudur ve anlamın iletilmesinde çok büyük bir rolü vardır. Prosodisiz konuşma nasıl olur diye sorarsak buna en yakını herhalde sözcükleri heceleyerek söylemek ya da yazılı bir metni pek gelişmemiş bir bilgisayara okutmak olurdu.

Prosodi sözcüğünü çoğunluk sözlü müzik konusunda duyarız (“şarkının prosodisi bozuk” gibi) ve neden söz edildiğini anlayan azdır. Bir metin bestelendiği, yani sözler bir melodiye dönüştürüldüğü zaman anlamın korunması beklenir. Yani, birisi melodiyi duyduğunda sözlerin ne dediğini bilebilmek ister. Yukarda belirttiğim gibi, konuşarak anlam iletmede sözcükleri seslendirirken prosodiye başvuruyoruz ve prosodinin içerdiği araçlar aslında müziğin de temel öğeleridir. Sözlü bir melodide müzik tümcesinin konuşma versiyonundaki tonlamaları, vurguları, ritmi bir şekilde yansıtması beklenir. “Bir şekilde” diyorum çünkü bunun birebir olması, yani konuşurken sesin tizleştiği hecede melodiyi ince seslere yükseltmek, duraklarda esler vermek gibi bir şart yoktur; aynı araçlar değişik biçimlerde kullanılarak sözlerin prosodisi melodide yansıtılır – besteciyi farklı kılan marifetlerden biri de budur.

Sözcük sayısındaki kısıtlılıkla başedebilmek için bulduğumuz yollardan ikincisi de konuşma sırasında ağzımızın yanısıra bedenimizdeki başka kasları da hareket ettirmek. Bunların başında ağza en yakın ve en çeşitli olması nedeniyle yüz kaslarımız, bunun ardından da ellerimiz ve kollarımız geliyor. Hareket konusuna ilerde epeyce ayrıntılı gireceğim için burada yalnızca bir noktayı kısaca belirtmek istiyorum: konuşma sırasında söylediklerimizin anlamına göre özellikle yüz kaslarımız kalıplaşmış bir takım biçimler alıyor – öfkeliysek kaşların inmesi, şaşkınlık belirtiyorsak kaşların kalkıp gözlerin açılması, gülünç birşey anlatıyorsak gülümsüyor olmak, kuşku belirtmek için bir gözü kısmak, “deli misin?” derken kendi başına işaret parmağını dayamak, vb. Bunlar sözle birleşmese bile kendi başına anlam taşıyabilen artık kodlanmış jestlerdir (simgesel göstergeler) ama genellikle sözlü anlam iletimini güçlendirmek, pekiştirmek için kullanılırlar. Bunların dışındaki hareketler söylenen sözlerin prosodisine, yani müziğine uyarak yapılan danslar gibidir. Özellikle el hareketlerimiz sözlerimizin ritmini ve gürleşme ve tizleşmeleri izler, yani anlamın iletilmesinde üçüncü düzeyde bir işlevi yüklenir. Dediğim gibi, bu konuya ilerde ayrıntılı gireceğim.

3.

Yukarda anlattıklarımın ardından ister istemez sözlü dille yazılı dil arasındaki farka dikkat çekmem gerekiyor.

Yazılı bir metnin kağıttan ya da ezberlenerek seslendirildiği durumlar hariç, sözlü dil her zaman konuşulduğu anda kurgulanır. Yazılı dil genellikle muhatabın var olmadığı bir konumda, düşünülerek, planlanarak kaleme (ya da “klavyeye”) alınır ve başka birisi tarafından genellikle yazarın bulunmadığı bir ortamda algılanır. Hem yazılı hem de sözlü dil çizgiseldir(linear), bir noktadan başlayıp anlamı “biriktirerek” iletir, ama kağıt ya da ekran ortamı hem yazan hem de okuyan için istediği zaman durma, anlamadığını tekrar okuma, ileri-geri gitme olanağı verir. Araya giren bu aracı, yazan ve okuyanı ayrı zaman dilimlerine ve mekanlara böler. Yukarda sözünü ettiğim prosodi ve destek hareketleri yazılı dilde yoktur. Sözlü dilin bu niteliklerini okuduğuna “yakıştırmak” bütünüyle okuyucunun hayal gücüne kalıyor (dikkat edersek bir metni okuduğumuzda her zaman kafamızın içinde bir ses oluyor; bu açıdan Türkçe’deki “içinden okuma” tanımı çok yerinde).

Sözlü dil ileten ve algılayanın aynı zaman dilimini paylaşması nedeniyle söylendiği anda algılanmak zorunluğu getirir. Yani, hem konuşan hem de dinleyen/izleyen için daha zahmetli, daha dikkat gerektiren bir ortamdan söz ediyoruz. Her iki tarafın da dev gibi bir dağarcıktan ardarda seçimler yapmasının yanısıra bazılarının “kısa bellek” ya da “anlık bellek” dediği(short memory, working memory) (Gombrich), yani yeni bir sözcüğü ondan hemen önce söylenenleri unutmadan duyabilme yetisini kullanması gerekiyor. Bir önceki cümleyi yazarken belleğimden çıkıp geliveren bir fıkra: İki yaşlı adamdan biri ötekine sorar, “benim hafızam artık pek iyi değil, seninki nasıl?” Öteki nazar değmesin diye masanın tahtasına vurur, “çok şükür, bende o dert yok. Kalkıp baksana, kapı çalındı galiba.”

Bu sözlü-yazılı dil farklılığı, ilerde de birçok kez değineceğim gibi, “seyirlik” sanatın püf noktasını anlamakta anahtar niteliğindedir. Yukarda da belirttiğim gibi dil en temel iletişim aracı olmanın yanısıra toplumdaki her türlü iletişim için bir model niteliği de taşır. Bu anlamda, sözlü dilin hem her türlü niteliği gösteri sanatlarında görülebilir, hem de gösteri sanatı olgusunu anlamakta referans olarak kullanılabilir.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.