Aşık Yaşar Reyhani: ‘Halk Şiiri Zincirinde Bir Halka’ (Sait Küçük)

Sosyalizme Olan Karamsar Bakış Açısının Bilim Kurgu Edebiyatındaki Yansımaları (Bahar Karakaş)

Venüs’ün Doğuşu (Sandro Botticelli)

Belgesel Fotoğraf ve Hümanizm (Yrd. Doç. Dr. Beyhan Özdemir)

Baki (Prof. Dr. Sabahattin Küçük)

Edebiyat 12 Ekim 2016
817

Onaltıncı yüzyılın büyük sairi Bâkî, 1526/1527 yılında İstanbul’da doğmuştur. Daha hayatta iken Sultânü’ş-Şu’ara unvanını alan bu şâirin asıl adı Mahmud Abdülbâkî’dir. Babası, Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi’dir. Fakir bir ailenin çocuğu olan Bâkî, bir süre saraç çıraklığı yaptıktan sonra medresede derslere devam etmeye başladı. Kabiliyeti ve okuma isteği ile kısa zamanda kendisini gösteren şair, dönemin meşhur müderrislerinden Ahaveyn lakabiyle tanınan Karamanlı Mehmed ve Ahmed Efendilerden yararlandı. Ders arkadaşları arasında ileride büyük şöhret elde edecek olan âlim ve şair Nev’i, Üsküplü Vâlihî ve tarihçi Hoca Sadeddin Efendi de bulunuyordu. Bu gençler arasında on üç şair vardı.

Bâkî, bu bilim ve sanat çevresinde, zekâsı ve kabiliyetiyle kendisini kısa zamanda tanıtmayı başarmış, daha on dokuz yaşlarında iken İstanbul’un genç şairleri arasına katılmıştı. Hocası Karamanlı Mehmed Efendi hakkında söylemiş olduğu Sünbül kasidesi, şöhretinin daha da artmasını sağladı. Bâkî, bu arada, zamanın büyük şairi Zâtî’nin (öl.1545) Bayezid Camii avlusundaki küçük remilci dükkânına sık sık uğruyordu. Zamanın bir edebiyat okulu durumunda olan bu dükkâna birçok genç gelir, buradaki sanat sohbetlerinden yararlanırdı. Bunların arasında Zâtî’nin en taktir ettiği kişi Bâkî idi. Hatta bu yaşlı şair, Bâkî’nin bir matla beytini tamamlayarak gazel hâline getirmiştir.

Süleymaniye Camii etrafında yapılmakta olan medreselerden ikisi 1553’te öğretime açılmıştı. Bu medreselerden birisine Kadızâde Şemseddin Efendi, diğerine de Mimarzâde getirilmişti. Bâkî, aynı yıl Kadızâde’nin derslerine devam etmeye başladı. Bilime büyük değer veren bu kişi, Bâkî’yi himaye ediyordu. O sıralarda 26-27 yaşlarında olan şairimiz, Kadızâde’nin yardımlariyle Süleymaniye binalarının yapımına nezaretçi olarak tayin edilmişti. Bu görevde bir yıl kadar kaldı. 1555 yılında Nahcivan seferinden dönen Kanuni Sultan Süleyman’a sunduğu altmış beyitlik kasidesinde, bir yıl kadar bu görevde bulunduğundan, üç yıldır da medrese köşelerinde yatıp kalktığından söz ederek sultanın yardım ve ihsanlarını ister. İşte Bâkî, Kanuni’nin takdir ve iltifatlarına ilk defa bu kasidesiyle mazhar olmuştur.

Kadızâde, 1555 yılının Aralık ayında Halep kadılığına tayın edilince, Bâkî’yi de beraberinde götürdü. Halep’te dört yıl kalan şairimiz, Halep Beylerbeyi Kubad Paşa’ya Hilâl kasidesini sundu. Kâdızâde için de Râ’iyye kasidesini söyledi.

Bâkî, 1560 yılında İstanbul’a dönerken Konya’da tanıştığı Şam kadısı Mehmed Çelibi’ye bir kaside sundu. Ebussuud Efendi’nin büyük oğlu olan ve aynı zamanda Meylî mahlasiyle Farsça şiirler de söyleyen Mehmed Çelebi’den, babasına hitaben bir tavsiye mektubu aldı. Bâkî, bu mektubu Lâmiyye kasidesiyle birlikte Ebussuud Efendi’ye sundu. Bu arada şiirden ve şairlerden pek hoşlanmayan dönemin sadrazamı Rüstem Paşa’ya, şeyhi Filibeli Mahmud Efendi vasıtasiyle yaklaşmayı denedi. Bâkî, Baba Efendi lakabiyle bilinen ve Rızâyî mahlasiyle basit şiirler söyleyen Filibeli Mahmud Efendi’ye iki tane kaside sunmuştur.

Bâkî, Rüstem Paşa’nın yerine geçen Semiz Ali Paşa’ya, Mesihî’ye nazire olarak söylediği meşhur Bahâriye ile hâtem redifli kasidesini sunarak sadrazamın takdirlerini kazanmayı başardı. 1561 yılı Ekiminde danişmend oldu. Bir taraftan da Semiz Ali Paşa ve Mirâhur Ferhad Ağa vasıtasiyle padişaha yaklaşıyordu. Bunun sonucu olarak Bâkî’ye mülâzemet verildi ve 25 akça ile tayini için ferman çıkartıldı. Rumeli Kazaskeri Hamid Efendi, bu fermanın kanuna aykırı olduğunu belirttiyse de, Kanuni Sultan Süleyman, Bâkî gibi bir şairin medrese köşelerinde çürümesini istemediği için kesin bir hatt-ı hümâyun ile kendi hazinesinden ödenmek üzere onu 30 akçalık Silivri’de Pîrî Paşa Medresesine tayin etti (mayıs 1564). 1564 yılının Kasımı’nda maaşı iki kat arttırılarak Murad Paşa Medresesi müderrisliğine getirildi. Bir taraftan Kanuni Sultan Süleyman’a kasideler sunması, diğer taraftan da sultanın gönderdiği gazellere nazireler söylemesi, Bâkî’nin edebî şöhretinin artmasını sağlamıştır. Meslek hayatında da ilerleyen şairin maaşı sık sık yükseltilmiştir.

Şairin, bu refah ve huzur dolu hayatı uzun sürmedi. 1566 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü üzerine himayesiz kaldı. Padişah’ın vefatı üzerine söylediği meşhur mersiyesinde derin üzüntüsünün yanı sıra, geleceğinden duyduğu endişeyi de samimî olarak dile getirmiştir. Ancak söz konusu mersiyenin sonunda bulunan iki bendi, yeni Padişah II. Selim ve zamanın nüfuzlu adamı Sokollu Mehmed Paşa için ayırmıştır.

Bâkî, tahta çıkan II. Selim için hemen bir cülûs kasidesi sundu. Bu medhiye pek takdirle karşılanmadığı gibi, birkaç ay sonra Murad Paşa Medresesi’nden azledildi. Üç yıllık bir aradan sonra Murad Paşa Medresesine (1569), arkasından da 1571 Temmuz ayında Eyüp müderrisliğine getirildi. Bu arada Münşeât sahibi Feridun Bey vasitasiyle Sokullu Mehmed Paşa’nın himayesini temin ederek 1573’te Sahn müderrisi oldu. Bâkî, Feridun Bey’in Ahırkapı’da yaptırmış olduğu konak için de bir tarih kasidesi söylemiştir.

Yukarıda adları geçen kişilerin yardımlariyle II. Selim’in özel meclislerine davet edilmeye başlayan Bâkî, padişaha çeşitli vesilelerle şiirler sunmuş, gönderdiği gazellere nazireler söylemiştir. Artık, dönemin en büyük şairi sayılıyor, başta padişah olmak üzere devlet adamlarının takdir ve himayelerini, lütuf ve ihsanlarını görüyordu.

Sultan III. Murad’ın 1574’te tahta geçmesinden sonra Sokollu’nun himayesi sayesinde Bâkî’nin mevkıi sarsılmadı; hatta, maaşı arttırılarak Süleymaniye Medresesine tayın edildi. Tayinden birkaç ay sonra iftiraya uğrayarak görevinden azledildi. Düşmanları, onu padişahın gözünden düşürmeye çalıştılar. Bunun için de, bir gazelini gösterip Bâkî’nin, sultanın ihsanlarını küçümsediğini, babası II. Selim’i kendisine tercih ettiğini söyleyerek şairi zor durumda bıraktılar. Bunun üzerine III. Murad, Bâkî’yi müderrislikten attığı gibi, İstanbul’dan uzaklaştırılmasını da emretti. Dostları, söz konusu gazeline eski şiir mecmualarında bulunduğunu ve Nâmî mahlaslı bir şaire ait olduğunu belirterek şairi bu tehlikeli durumdan kurtardılar. 1576 Ekimi’nde Edirne’de Selimiye müderrisliğine gönderildi; arkasından Mekke kadılığına (1579), bir yıl sonra da Medine kadılığına tayın edildi. Bâkî, Medine kadılığında fazla kalmadı; Ekim 1581’de azledilerek İstanbul’a çağırıldı.

İstanbul’a dönen Bâkî, Kutb-ı Mekkî’den tercüme ettiği Mekke Tarihi’ni, bir kaside ve birkaç gazeli ile birlikte III. Murad’a sundu. Bu suretle, sultanın takdirlerini tekrar kazanmaya çalışıyordu; bu arada, Ferhad Paşa, Siyavuş Paşa ve eski arkadaşı Hoca Sadeddin Efendi’nin himayelerini temin etmişti. Onların yardımlariyle Eylül 1584’te İstanbul kadılığına, bir yıl sonra da Rumeli kazaskeri oldu. Bâkî, böylece, en büyük isteği olan şeyhülislâmlık makamına yaklaşmış bulunuyordu. Fakat, bu isteğine kavuşamadan aynı yılın Temmuzu’nda emekliye ayrıldı.

Bâkî, Sultan III. Murad’ın ölümü ve Sultan III. Mehmed’in tahta geçmesi (1595) üzerine tekrar umutlandı. Eskiden beri istediği şeyhülislâmlığa gelebilmek maksadiyle yeni padişaha bir cülûsiye sundu. Bunun karşılığı olarak tekrar Rumeli Kazaskerliğine getirildi. İleride söylediğimiz gibi, bu büyük şairin gözünde şeyhülislâmlıktan başka bir şey yoktu. Söz konusu makama gelebilmek için III. Mehmed’e üst üste kasideler sunuyordu. Medhiyelerinde, sultana âdeta yalvaran Bâkî, bazı enkrikalara bile iştirak etmekten kendisini alamadı. Şeyhülislâm Bostânzade’nin bir oyunu ile Rumeli kazaskerliğinden azledildi. Azilden sonra bir köşeye çekilen şairimiz, III. Mehmed’e sunduğu kasidelerle eski makamını istedi. Yeni sultana söylediği bu kasideler, zoraki ve mevki elde edebilmek için söylenmiş olup bir hâtem, bir sünbül redifli kasideler ile, hele meşhur Bahâriye ile mukayese edilemez. Nesip bölümleri gayet kısa olan bu medhiyelerde padişaha açıkça yalvarır.

Eski makamına kavuşmayı isterken bir taraftan da arkadaşı Hoca Sadeddin Efendi aleyhinde bir teşebbüse de katılmıştı. Hadım Hasan Paşa sadrazam olunca, üçüncü defa Rumeli kazaskerliğine tayin edildi. Sadrazam, Bostanzâde’nin ölümü üzerine şeyhülislâmlığa Bâkî’nin getirilmesi için direttiyse de, III. Mehmet, bu makamı Hoca Sadeddin Efendi’ye lâyık gördü. Hadım Hasan Paşa’nın idamı, Bâkî’nin çok kötü düşmesine sebep olmuştur. 1598 Ağustosunda Rumeli kazaskerliğinden ayrılarak köşesine çekildi. Bir yıl sonra, Hoca Sadeddin Efendi’nin Ayasofya camiindeki bir mevlide giderken ölmesi, yaşlı şairi yeniden umutlandırdı. Bu sefer de şeyhülislâmlığa tayin edilmedi; fetva makamına Sunullah Efendi getirildi.

Üst üste tayin ve aziller sebebiyle sinirleri iyice bozulan, aynı zamanda bir hayli yaşlanmış olan Bâkî, bu son hadise üzerine hastalanarak yatağa düştü. Sağlığı düzelmeye yüz tuttuğu sırada, tekrar yatağa düştü ve 7 kasım 1600’de öldü.

Bâkî’nin ölümü, İstanbul sanat çevresinde büyük üzüntüye sebep olmuştur. Fatih Camii’ndeki cenaze törenine dönemin devlet adamları, vezirler, bilginler ve şairler katıldı. Cenaze namazını Şeyhülislâm Sunullah Efendi kıldırdı; musallâ taşı üzerindeki tabutunun önünde Bâkî’nin meşhur beytini okumaktan kendisini alamadı. Cenazesi, Edirnekapı dışındaki bir mezara gömüldü. Mezar taşına Bağdatlı Hâdî’nin tarih beyti kazılmıştır. Bâkî’nin ölümüne düşürülen birçok tarih beyti vardır; bunları bazı mecmua ve Bâkî Divanlarının kenarlarında bulabiliriz.

Şairin aile hayatına dair etraflı bilgi mevcut değildir. Bildiklerimiz şunlardır: Kanuni Sultan Süleyman, Bâkî’ye, sarayda yetişmiş ve şiir söyleyebilen Tutî Kadın adında bir cariye vermiştir. Bâkî’nin uzun bir süre bekar kaldığı, ancak hayatının sonlarına doğru evlendiği ve iki çocuğu olduğu bilgilerimiz arasındadır. Büyük oğlu Mehmed aralık 1586’da doğmuş, müderrislik ve kadılıklarda bulunduktan sonra 1630 yılının mayıs ayında ölmüştür. Nev’îzâde Atâyî, Şakayık Zeyli’nde Mehmed Efendi’nin Şeyhî mahlasiyle şiirler söylediğini bildirir. İkinci oğlu Abdurrahman’ın doğum tarihi belli değildir. Bu kişi de müderrislik ve kadılık yapmış, 1635/1636 yılında ölmüştür. Abdurrahman Efendi’nin 1616’da doğmuş olan Esad adındaki oğlu da müderris ve kadı olarak görev yapmış, aralık 1665 yılında vefat etmiştir. Fû’izî mahlasiyle şiirler söyleyen Esad Efendi’nin takdir edilen bir şair olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz. Esad Efendi’nin İsmail adında bir oğlu olduğunu ve Remzî mahlasiyle şiirler de söyleyen bu kişinin ilmiye mesleğinde bulunarak İstanbul kadılığına kadar yükseldiğini Salim Tezkiresi haber vermektedir. Söz konusu eser, İsmail Efendi’nin Nisan 1703’te öldüğünü de kaydetmiştir.

Şairimiz Bâkî, resmî işlerde ve kadılığı zamanında mahkeme hükümlerinde imzasını Abdulbâkî diye atar, şiirlerinde ise Bâkî mahlasını kullanırdı.

Kaynaklarımız, Bâkî’nin özel hayatına dair bilgiler de vermektedir. Buna göre, Bâkî, nüktedan, hoşsohbet, neş’eli, rindmeşrep aynı zamanda geveze ve dedikoducu bir kimse imiş. Yeri geldikçe nüktelerini her türlü mecliste söylemekten, karşısındakini tenkit etmekten çekinmezmiş. Bu özelliği ona birçok dost kazandırmış, ancak bazı devlet adamlarını darıltmıştır. Bâkî’nin nükte ve nezaket kurallarının dışına çıkmayan latifeleri dillerde dolaştığı gibi, eski kitap ve mucmualara da kaydedilmiştir.

Dostları ile karşılıklı hicviyeler söylemekten hoşlanan Bâkî’nin, arkadaşı Nev’î ile karşılıklı söylemiş oldukları hiciv ve latifeleri pek meşhurdur; fakat, şairimiz, latifelerinde nezaket şiirini aşmamıştır. Yalnız Edirneli Emrî, Dimetokalı Deli Kerim ve Tiryâkî Gubârî’nin, Bâkî hakkında ağır hicivleri vardır. Cevaplarında çok zaman ölçülü davranmıştır; ancak, bazı yazma Bâkî Divanlarında görüldüğü üzere, az da olsa küfürlerle dolu kıt’alar da söylemiştir. Babasının çirkin sesli bir müezzin olması, Bâkî’nin Kargazâde diye anılmasına sebep olmuş ve bu özellik hicivlere konu teşkil etmiştir. Bâkî, bu hicivlere gayet zarif ve nükteli cevaplar vermiştir. Şairin, darılttığı kişilerin gönlünü almaya çalışan, iyi huylu, temiz kalpli bir kimse olduğu da bilinmektedir. Resmî hayatında gayet ciddî olan Bâkî, kadılığı sırasında hakkı ve adaleti yerine getirmede titizlik göstermiştir.

Bâkî, yaşamayı seven, zevk ve eğlenceye düşkün biri olarak tanınır. Kışın bozahane sohbetlerini ve içki meclislerini kaçırmıyor, yazın da bahçelerde düzenlenen eğlencelere şiir ve sohbetleriyle katılıyordu. Kanuni Sultan Süleyman’ın içki içilmesini yasaklayarak şarap gemilerini Galata ile İstanbul arasında yaktırmasına üzülenlerden biri de Bâkî’dir. Bu hadise üzerine söylediği bir gazeli, diğer üç gazeli ile birlikte tezkire sahibi Aşık Çelebi’ye göndermiştir.

Bâkî’nin zaafı, makam ve mevki hırsıdır. Mesleğinde ilerleyebilmek için her türlü imkân ve fırsatı değerlendirmeyi bilmiştir. Söylediği kasidelerle padişahlara yaklaşmaya ya da padişahlara yakın devlet adamlarından yararlanmaya çalışmıştır. Parlak zekâsı sayesinde ilk önce hocaları Ahîzâde Karamanlı Mehmed ve Kadızâde Şemseddin Ahmed Efendilerin sevgilerini, daha sonra Hasan Ağa ve Mehmed Çelebi vasıtasiyle Ebussuud Efendi’nin himayesini kazandı. Ancak, saraya intisabını sağlayarak Kanuni Sultan Süleyman’ın lütuf ve ihsanlarını temin eden Ferhad Ağa’dır.

Bâkî, bu kişinin sayesinde şiirleriyle padişahın dikkatini çekmede başarılı olmuştur. Kanuni, lütuf ve ihsanlarını bu büyük şairden esirgememiş, hatta Bâkî gibi kabiliyetli bir sanatkârı ortaya çıkarmaktan da memnun olduğunu dile getirmiştir. Şairleri pek sevmeyen Sadrazam Rüstem Paşa’ya yaklaşabilmek için Filibeli Mahmud Efendi’ye intibasa çalışmış, daha sonra sadarete getirilen Semiz Ali Paşa’nın himayesini temin gayesiyle sadrazama iki güzel kaside sunmuştur. Yazdığı bir medhiye ile de Feridun Bey’in dikkatini çeken Bâkî, adı anılan kişinin yardımlarıyla Sokollu Mehmed Paşa’nın himayesini kazandı. Hatta, Kanuni vefatı üzerine söylemiş olduğu mersiyenin sekizinci bendini Sokollu için ayırmıştır. Bir taraftan da kaside ve gazelleriyle Sultan II. Selim ve Sultan III. Murad’ın iltifatlarını elde etti. Görüldüğü gibi Bâkî, her dönemde kendisine yardım elini uzatacak dost ve hâmiler bulmuştur. Sanat hayatında olduğu kadar meslekî hayatta da başarılı olmuş, böylece rahat bir ömür geçirmiştir. Ancak hayatının sonlarına doğru, makam hırsiyle Sultan III. Mehmed’e üst üste sanat değeri açısından diğer kasidelerle ölçülemeyen şiirler sunmuş, ayrıca şeyhülislâm olabilmek için bazı entrikalara bile karışmış ve yardımlarını gördüğü eski arkadaşı Hoca Sadeddin Efendi’yi daraltmıştı. Bu da, Bâkî’nin beşerî zaafını göstermektedir.

Eserleri

1. Divan

Mensur eserleri varsa da, Bâkî’nin en önemli eseri, Divan’ıdır. Ölümünden otuz yıl kadar önce tertip edilmiş olan bu eserin Türkiye ve Avrupa kütüphanelerindeki yazma nüshaları yüz rakamını aşmaktadır. Bu husus, şiirlerinin ne kadar çok ve sevilerek okunduğunu göstermeye yeterlidir.

Söz konusu eserin karşılaştırmalı metni tarafımızdan hazırlandı. Bâkî Divanı’nın karşılaştırmalı metnini vücuda getirebilmek için on iki yazma nüsha karşılaştırıldı. Bu yazma eserlerin istinsah bakımından eskileri ve muhteva yönünden de zengin olanları seçildi.

İçerisinde tevhid, münâcât ve na’t gibi dinî şiirleri bulunmayan Bâkî Divanı, doğrudan Kanuni Sultan Süleyman’a sunulan kaside ile başlar. Divan’da 27 kaside bulunmaktadır. Bunlardan 17 tanesi dönemin padişahlarına (Kanuni Sultan Süleyman’a 4; Sultan II.Selim’e 1; Sultan III.Murad’a 3; Sultan III.Mehmed’e 9), diğerleri ise zamanın büyüklerine sunulmuştur:

Sadrazam Semiz Ali Paşa’ya 2; Kubad Paşa’ya 1; Ebussuud Efendi’ye 1; Baba Efendi (Filibeli Mahmud Efendi)’ye 2 Kadızâde Şemseddin Ahmet Efendi’ye 1; Ahizâde Karamanlı Mehmed Efendi’ye 1; Ebussuud Efendi’nin oğlu Şam Kadısı Mehmed Çelebi’ye 1; Münşeât sahibi Feridun Bey’e 1 kaside. Sonra 2 Terkîb-bend (Kanuni Sultan Süleyman ve kızı Mihrümâh Sultan Mersiyeleri), 1 tercî-i bend (Sultan III. Murad’ın tahta çıkışı üzerine), 1 muhammes ve 5 tahmis (Kanuni Sultan Süleyman, Sultan II. Selim, Sultan III. Murad ve Necâtî’nin gazellerine) bulunmaktadır. Bunlardan sonra “Gazeliyyât” bölümü gelir. Bu bölümde 550 gazel vardır. Daha sonra 1 kıt’a-i kebîre (Kanuni Sultan Süleyman’ın övgüsü için), 19 kıt’a, 4 nazım, 1 tarih ve 34 beyit sıralanır. Farsça 8 gazel, 3 tahmis (Hâfız-ı Şirâzî’nin gazellerini), 3 mesnevî ve 3 matla beyti ile Divan tamamlanmaktadır.

Bâkî Divanı üç defa basılmıştır:

a. Divân-ı Bâkî. Muzıka-i Hümâyûn Litografya Tezgâhı. İstanbul 1859/1860, s.256.

Bu baskıda 27 kaside, 2 terkîb-i bend, 1 tercî-i bend, 519 gazel, 3 tahmis ve 16 kıt’a vardır. Taşbasması olarak basılan bu eser, kötü bir kağıda basılmış olup eksik ve yanlışlarla doludur.

a. Baki’s Divân. Ghazelijjât. Yay.: Ord. Prof. Dr. Rudolf Dvorak. Leiden 1908, 1911. s.LXXV+666.

Leiden, Leipzig ve Münih nüshalarından yararlanılarak hazırlanan bu baskıda kasideler, terkîb-i bendler, tercî-i bend ve kıt’alar yoktur. Yalnız, 8 kaside ve 1 kıt’a-i kebîre gazeller bölümünde yer almaktadır. İçerisinde 1 muhammes, 6 tahmis, 549 gazel, 27 beyit; Farsça 3 tahmis, 8 gazel, 3 mesnevî ve 3 beyit vardır. Eserin başında Dvorak’ın 75 sayfalık bir incelemesi bulunmaktadır. Metin harekeli olarak verilmiştir; ancak, Türkçe kelimeler çok yerde yanlış okunmuştur.

a. Ergun, Sadeddin Nüzhet, Baki, Hayatı ve Şiirleri, C.I. Divan. İstanbul 1935.s.XV+502.

Elimizde bulunan baskıların en doğrusu budur. Merhum Sadeddin Nüzhet Ergun, metni, İstanbul kütüphanelerindeki 25 yazmayı gözden geçirerek bu metni hazırladığını söyler; ancak, bu nüshaların tavsifini vermemiştir. Adı geçen araştırmacı, bazı yerlerde Dvorak’ın düştüğü yanlışları aynen tekrarlamıştır. Okuma yanlışlarının bulunduğu ve divan tertibine riayet edilmemiş olan bu baskıda 28 kaside, 2 terkîb-i bend, 1 tercî-i bend, 1 muhammes, 6 tahmis, 556 gazel, 20 kıt’a, 27 beyit ve 1 tarih; Farsça 3 tahmis, 8 gazel, 3 mesnevî, 3 beyit bulunmaktadır. Ergun, Bâkî’nin, Kanuni Sultan Süleyman vasfında söylediği bir kıt’a-i kebîreyi kasideler bölümüne alarak sayıyı 28’e yükseltmiştir. Ayrıca, hem Dvorak ve hem de Ergun, Bâkî’ye ait olmayan bir tahmisi ona aitmiş gibi göstererek 5 olan tahmis sayısını 6’ya çıkarmışlardır. Bu tahmis (Fuzûlî’nin gazelini), Bâkî ile aynı tarihte ölmüş olan Mânî mahlaslı Şeyh Mehmed Efendi’ye aittir.

Bu eserlerin dışında, Bâkî’nin şiilerinden seçmeler suretiyle meydana getirilmiş bir kısım çalışmalar da vardır. Bunlardan biri Şemseddin Samî’nin Bâkî’nin Eş’âr-ı Müntahabesi adlı 112 sayfalık eseridir. Diğeri ise, Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi adlı eserindeki 62 sayfalık Bâkî maddesidir. Ayrıca, Hammer ve Rypka gibi yabancı araştırmacıların da çeviri ve incelemeleri bulunmaktadır.

2. Me’âlimü’l-Yakîn Sîreti Seyyidi’l-Mürselîn

İmam Şihâbüddin Amed b. Hatîbi’l-Kastalânî’nin (1448-1517) el Mevâhibü’l-Ledüniyye bi’l-Minahi’l-Ahmediyye adlı eseri esas tutularak meydana getirilmiş olan bir siyer kitabıdır. İmam Kastalânî bu eserini 1494 yılında tamamlamıştır. Söz konusu eser, İslâm ülkelerinde çok rağbet kazanmıştır. Bâkî, bir çok eserden yararlanarak bu eseri Türkçeye çevirmiştir; bu suretle adı geçen eser, çeviriden çok telif eser hüviyeti taşımaktadır. Şarimiz, İmam Kastalânî’nin Şâfiî mezhebi usullerine göre hazırlamış olduğu kitabını, Hanefî mezhebi esaslarına göre değiştirmiştir. Me’âlimül-Yakîn’de, Bâkî’nin dinî meselelerdeki engin bilgisi hemen hissedilmektedir.

Me’âlimü’l-Yakîn adlı bu eserin 1579 yılından önce Sadrazam Sokollu Memed Paşa’nın emriyle Türkçeye çevrildiği bilinmektedir. İstanbul’da iki cilt halinde bastırılan bu eserin, yazmalardan çok farklı ve yanlışlarla dolu olduğunu belirtmemizde yarar vardır (İstanbul 1898). Söz konusu eserde, Bâkî’nin üslûbunun akıcılığını ve tabiîliğini görmekteyiz. İstanbul kütüphanelerinin yanı sıra, Anadolu kütüphanelerinde de yazma nüshalarına rastladığımız Me’âlimü’l-Yakîn’in, çok rağbet görmüş ve okunmuş bir eser olduğunu belirtmek gerekir.

2. Fezâ’ilü’l-Cihâd

Ahmed b. İbrahim’in Meşâ’irü’l-Eşvâk ilâ Mesâri’i’l-Uşşâk adlı Arapça eserinin çevirisidir. Müslümanları cihada davet eden ve döneminde kışlalarda çok okunmuş olan bu eser, 1567 yılında İstanbul’da tamamlanarak Sokollu Mehmed Paşa’ya sunulmuştur. Önsözü ağır bir dille yazılmış olan bu eserin asıl çeviri bölümü sâde ve tabiî bir Türkçenin örneğidir.

2. Fezâ’il-Mekke

XVI. yüzyı bilginlerinden Kutbeddin Muhammed b. Ahmed Mekkî’nin (öl.1582) el-İ’Iâm fî Ahvâli Beledi’llâhi’l-Harâm adlı eserinin çevirisidir. Sokollu Mehmed Paşa’nın emriyle Türkçeye çevrilen bu eser, nisan 1579 tarihinde Bâkî Mekke kadısı iken tamamlanmıştır.

Mekke tarihinden ve Osmanlı padişahlarının orada yaptırdığı eserlerden söz eden Fezâ’il-i Mekke, Sultan lll. Murad ve Sokollu Mehmed Paşa’nın övgüsünü ihtiva eden başlangıç bölümü istisna edilirse, güzel ve temiz bir Türkçe ile yazılmıştır. Bâkî, adı anılan eseri İstanbul’a dönüşünden sonra Sultan lll. Murad’a sunmuştur.

2. Kırk Hadis Çevirisi

Nev’îzâde Atâyî, Bâkî’nin, Eyüp Müderrisliğinde bulunduğu sıralarda, Ebâ Eyyûb-i Ensârî’den rivayet edilen hadisleri toplayıp Türkçeye çevirdiğini söylüyorsa da, şimdiye kadar böyle bir esere rastlanmamıştır.

Bâkî’nin yukarıda anlatılan dört mensur eseri, Türkçenin tarihî seyri açısından olduğu kadar, sâdeleşme safhaları bakımından da önemli ve değerlidir.

Edebî Kişiliği

Bâkî, Klasik Türk şiirinin en büyük şairlerindendir. Döneminde yazılan tezkireler, onun eşsiz bir şair olduğunda birleşir. Bâkî hakkında bilgi veren ilk kaynak 1546 yılında tamamlanmış olan Latifî Tezkiresi’dir. Şair, adı anılan eserin tamamlandığı yılda yirmi yaşında bir gençtir. Tezkirede, onun hakkında genç, hevesli ve kabiliyetli gibi övücü sözler kullanılmıştır.

Gülşen-i Şu’arâ adlı tezkirenin sahibi Bağdatlı Ahdi, Bâkî’yi, kaside alanında Ümmîdî, gazelde Hilâlî, darb-ı meselde Seyfî gibi büyük İranlı şairler ile mukayese eder; onun şairlik yönünü bu suretle ortaya koyar.

Bâkî’nin usta bir şair olduğu zamanda tamamlanan Meşâ’irü’ş-Şu’arâ adlı tezkirede, dönemin en büyük şairi olduğu kayıtlıdır. Adı geçen tezkirenin sahibi Aşık Çelebi, Bâkî’nin, benzeri bulunmayan ve hem kendi döneminin hem de geçmiş yüzyılların en büyük sanatkâr şairi olduğunu iddia eder. Eserin sahibine göre, o zamana kadar Bâkî ayarında bir şair yetişmemiştir.

1586 yılında yazılan Kınalızâde Hasan Çelebi Tezkiresi, onun şöhretinin bütün ülkeyi kapladığını belirtir. Bu eserde Hasan Çelebi, onu, İran’ın ünlü Şairlerinden Selmân, Husrev ve Zahîr’e benzetir.

Şairimizin hayatının son yıllarını, hatta ölümünü gören Riyâzî, Riyâzü’ş-Şu’arâ adlı tezkiresinde Bâkî’yi, döneminin ve daha önceki yüzyılların en büyük şairi olarak anar. Şöhretinin İran’a, hatta Hindistan’a kadar gittiğini söyler. Arkadaşı Nev’î bile, ondan zamanın Selmân’ı diye söz eder.

Zamanında Sultânü’ş-Şu’arâ diye de tanınan Bâkî’nin kudretli bir şair olmasında en büyük etken, şüphesiz, kabiliyetidir. Şöhreti genç yaşta ülkenin her tarafına yayılan, kendisinden öncekilerini ve çağdaşlarını gölgeleyen bu usta sanatkârın başarısında, edebî kültürünün ve ilminin de etkisi büyük olmuştur. Aynı zamanda, Klasik Türk şiirinin bütün inceliklerini ve nazım tekniğini iyi bilen,Türkçeyi kullanmada mahir bir sanatkârdır. Bâkî de, kendisinin büyük bir şair olduğunun farkındadır; bu hususu, Divan’ının birçok yerinde ortaya koymuştur.

Bâkî’nin şiirlerinde orijinal bir felsefe yoktur. Kendisinden önce gelmiş Türk ve İran şairlerinin ifade ettikleri düşüncelerden kendi ruhuna uygun olanları seçerek ustaca işlemiştir. Bâkî, zevk ve eğlenceye düşkün rind bir şairimizdir. Ona göre insan ömrü gül devri yani ilkbahar mevsimi gibi çok kısadır; bu kısacık ömrü safâ ile geçirmeli, imkânlar elverdiğince hayattan kâm almalıdır. Epiküryen denilen bu düşünce tarzına göre, insan, gayet kısa olan ömrünü elden geldiğince değerlendirmeli, gününü gün etmeli, gam ve kederi bir tarafa atmalıdır. Kişinin bugünü değerlendirmesi, yarının endişesine düşmemesi temennî edilir. Söz konusu hayat görüşünü, daha önce İran edebiyatında Ömer Hayyâm rubailerinde terennüm etmiştir. Bâkîde, gazellerinde yaşamaya ve eğlenceye olan düşkünlüğünü samimî bir dille ortaya koymuştur; ancak, şairimizin dünyaya bağlılığı, zevk ve eğlenceye düşkünlüğü aşırı derecede olmayıp gayet akılcı ve ölçülüdür.

Zaman zaman talihten, felekten ve kadirbilmezlikten şikâyet ettiği de olur. Kaza ve kadere rıza gösterir. Bedbinliğe düşmez; hadiseleri vakurane karşılamayı bilir. Izdırabın hissedildiği beyitleri de vardır; ancak, bunlarda şairin ızdırabının tamamen sathî olduğu, yaşamaya olan bağlılığı hemen sezilir. Çünkü, feleğin gam ve kederine tahammül edemeyecek bir yaratılışa sahiptir.

Bâkî, zaman zaman, ömrün gayet kısa olduğu ve günlerin hızla geçip gittiği üzerinde düşünür; bu konudaki düşüncelerini duygulu bir biçimde dile getirmiştir. Bazan da bu kısacık ömrün dünya meşgaleleri uğruna heba edildiğini üzülerek söyler. Ona göre, bu fanî dünyada herşeyden önemli olan, insanın günlerini huzur içerisinde geçirmesidir. Kalbin bir nefeslik huzurunu, dünyanın bütün malına ve mülküne değişmez.

Ölümü, vakur bir rind edâsiyle karşılar. Herşey gibi insan da sonunda yok olup gidecektir; bundan dolayı gam çekmeye, üzülmeye gerek yoktur. Bâkî, ölümden korkmaz; ama, her insan gibi ölüm karşısında duygulanır, sevdiği bu dünyadan ayrılması gönlüne burukluk verir. Fakat, ölümün kendisine ölümsüzlük getireceğini bildiği için, ölmekten çekinmez ve bu düşünceyle tesellî bulur.

Hayata sıkı sıkıya bağlı, zevk ve safâdan hoşlanan, fanî ömrün boşa gitmesine gönlü razı olmayan şâirin, Fuzulî’de olduğu gibi, ulvî bir aşkı değil, her ân değişebilen beşerî bir aşkı terennüm ettiğini görüyoruz. Bâkî, mecazî aşka düşkündür ve bu aşktaki samimiyetini her fırsatta dile getirir. Hicrana tahammülü yoktur; vuslatı ister. Derd ehlinin, ayrılıkta bulmaya çalıştığı hâlet yerine visâli tercih eder. Aşk konusunda kalpleri ürperten coşkun bir lirizmin varlığından söz etmemiz mümkün değildir; bu bakımdan Nedim’e benzer.

Bâkî, güzelliğin ölçülerini göstermiştir. Güzel uzuvlarının güzelliği yanı sıra, hareketlerine şirinlik kılan ve görenleri cezbedici bir özelliğe sahip birisidir, der. İşte, bu özelliklerin bütününü kendisinde toplayan kişi gerçek güzeldir. Şairimiz, güzel olanda iyi huy ve ahlâkın bulunması gerektiği üzerinde de durur. Sâde bir güzeli, gösterişli olana tercih eder; böyle bir sevgiliyi iki cihana bile değişmez.

Bâkî’nin şiirlerinde lirizm coşkun bir halde değildir; ancak, bunu, şairin duygu yönünden fakir biri olduğu anlamında düşünmemek gerekir. Kanuni Sultan Süleyman için söylediği mersiye, bu yönden de ne kadar kudretli bir şair olduğunu göstermeye yeterlidir. Şiirlerinde duygunun fazla yer işgâl etmemesi, aklı ön planda tutmasından ileri gelmektedir. Bâkî, bilgin bir şairimizdir. Hem şiiri hem de derin bilgisi vasıtasiyle ilmiye mesleğininin yüksek noktasına ulaşmıştır. Kaynak eserlerimiz, onu, bilginler arasında gösterir; ayrıca, Divan’ının dışındaki eserleri de bunu ispat etmektedir.

Şiirlerinde tasavvuf fazla ağırlıklı değildir. Rastladığımız tasavvufî lugat, şiir alanında hüner göstermek için seçilmiş sayısı sınırlı, aynı zamanda genel telâkkî ve tabirlerden ibarettir. Bu beyitlerde, tasavvufun fikrî cephesini derinliğine ve heyecanlı olarak işlememiş ise de, tasavvufa dair bilgisini yer yer gözler önüne sermeyi bilmiştir. Dünyaya bağlılıktan sıkıldığı ve hadiselerin kendisini çıkmaza soktuğu zamanlarda kalp huzuruna erebilmek için, tasavvufun geniş müsamaha ve hoşgörü dünyasına sığınmayı istemiştir. Böyle zamanlarda Bâkî’nin samimî olduğundan söz edebiliriz.

Bâkî, tasavvufun yerine yaşadığı hayatla ilgilenmeyi tercih etmiştir. Divan’ında tevhid, münâcât, na’t gibi dinî şiirlerin yer almadığını görüyoruz. Eserine Kanuni Sultan Süleyman’a sunduğu bir kaside ile başlamıştır. Bununla beraber, şiirlerinde, Allah’ın güzel adları, kudret ve sanatı; Cenab-ı Hakk’ın karşısında insanın âcizliği, gaybı yalnızca O’nun bildiği, insanın sadece Allah’a iltica edebileceği gibi hususlar zikredilmiştir. Ayrıca, ibadetteki ihmaline hayıflanır ve kıyamet günü yüzünün kara çıkacağından korkar, ömrünü boş şeylerle geçirdiğine üzülür.

Hikemî alanda söylenmiş beyitlerin sayısı da fazla yer tutmaz. Ancak, sıkıntılı günlerinde, mazuliyet dönemlerinde söylediği beyitleri hikemî tarzdadır. Bâkî zamanında kadrinin bilinmediği, lâyık olmayan kişilere iltifat edildiği ve ihsanlarda bulunulduğu; dünyanın geçiciliği, dünyaya bağlanmamak gerektiği, burda huzur bulmanın imkânsızlığı, hüner ve maharet sahibi kimselerin bu dünyada mutluluğa eremediği gibi hususları beyitlerinde işlemiştir.

Divan’da mahallî çizgilerin de bulunduğunu görmekteyiz. Şairimiz, yaşadığı çevreyi anlatmış, böylece çok zaman mücerretliğe düşmemiştir. Bâkî’nin şiirlerinde, dönemindeki hadiseler; devletin zenginlik ve haşmeti; zaferlerle sonuçlanan askerî başarıları; toplum hayatı, felsefesi, âdetleri, giyim kuşamı, eğlenceleri vb. hususlarla Türk toplum hayatının bazı bölümleri yansıtılmıştır.

Şiirlerinde özellikle kasidelerinde, o dönemde meydana gelen hadiselere yer verilmiştir. Meselâ, Kanuni Sultan Süleyman’ın Nahcivan seferi, İran Şahı’nın oğlu Mir Haydar’ın İstanbul’u ziyareti, Sultan III. Mehmed’in Eğri seferi gibi hadiseler bunlar sadece birkaçıdır. Bir şiirinde de hocası Kadızâde ile Süleymaniye medreselerinin yapımında almış olduğu görevi anlatır. Birkaç gazelinde Kanuni döneminde içkinin yasaklandığına ve Galata’ya gelen şarap gemilerinin yaktırıldığı hadisesine yer vermiştir.

Kasidelerinin nesip bölümlerinde yaşadığı dönemin zenginliğini ve haşmetini dile getirmiştir. Şiirlerine yerleştirmiş olduğu mücevherlerle, değerli taş ve madenlerle, yaşadığı dönemin zenginliğini ve hayatın rahatlığını bizlere duyurmuştur. Çünkü Bâkî, zengin bir dönemin şairidir.

Dönemindeki askerî başarıları gayet güzel ve ustalıkla ifade etmiştir. Sefere çıkış öncesi hazırlıkları, savaş sahnelerini, zaferden dönen askeri karşılama merasimleri, zafer dolayısiyle yapılan eğlenceleri; resmigeçitleri gayet ustalıkla tasvir eder. Sultan III. Mehmed’in Eğri Seferinden dönüşü üzerine söylediği kasidesi, bunun güzel bir örneğidir. Askerî başarıların anlatımında orduya ait terimlere sık sık başvurur. Bu şiirlerinde, âdetâ, savaş sahnelerini görür, kılıç şakırtılarını ve atların nal seslerini duyar gibi oluruz.

Divan’da toplum hayatını yansıtan bir hayli beyit mevcuttur. Saray hayatına ait beyitler, genellikle, bahar mevsiminin güzelliğini anlatmak için söylenmiştir. Fazla olmamakla birlikte, evlerin döşenmesi ve süslenmesi de beyitlerde söz konusu edilmiştir. Eserde giyim kuşam ve süslenme ile ilgili bilgiler de mevcuttur. Şairimiz, bunları sevgili tipi için düşünür. Eğlence hayatı ile ilgili bilgileri de Bâkî Divanı’nda bulabiliriz. Şair, hayatın bir parçası sayılan eğlence konusunda, içki meclislerinin ve bayramların yanı sıra İstanbul sokaklarındaki gezintileri de zikretmiştir. Hayatın çeşitli bölümlerinden örnekler veren bu büyük sanatkâr, İstanbul’un mevsimlerini, mehtaplı gecelerini, sokaklarında gezmeye çıkan güzelleri tıpkı bir ressam gibi tablolar çizerek gözler önüne serer.

Eserde çevre kadar tabiatın da geniş bir yer tuttuğunu görüyoruz. Baharda canlanan, renk renk olan bahçeler; sonbaharda sararan yapraklar ve yaprakları dökülmüş çıplak ağaçlar; kışın soğuğu, kar ve buzları, mısralarda bir renk cümbüşü içerisinde ortaya konmuştur. Bâkî’nin en sevdiği mevsim, bahardır. Baharın neş’esiyle söylediği beyitlerin sayısı oldukça fazladır. Şairin, salt tabiatı işlediği beyitleri de bulunmaktadır; ancak, insansız tabiatı pek düşünmez. Genellikle, insanda tabiatı, bazan da tabiatta insanı görmeye çalışır. İçinde insanı olmayan tabiatı kuru bulur. Tabiatta bulunan güzellikleri, insandaki çeşitli güzellik unsurlarına benzetir, yani tabiat unsurlarını tam tersine çevirerek işler. Bu hususta yenilik yapan sanatkâr, Bâki’dir. Daha sonraki yüzyıllarda bu özelliğe sıkça rastlarız. Birer tablo hüviyeti taşıyan bu tabiat tasvirleri, renkli ve göz kamaştırıcıdır. Divan’da çok fazla olmasa da realist tabiat tasvirlerini görmemiz mümkündür.

Bâkî’nin şiirlerinde musikî ve resimle ilgili terimlere de rastlarız. Bâkî, şiiri, musikî ve resme yaklaştıran büyük bir sanatkârdır. Şiirle musikî arasındaki yakınlığı ve şiirlerin bestelenerek okunduğunu yer yer ifade eder. Bâkî’nin mısralarında az da olsa tezhip sanatına dair terimlerin bulunduğunu belirtmekte yarar vardır.

Mısralarında renk ve ışık unsurlarına da önemli yer ayırmıştır. Tabiat tasvirlerindeki renklerin çeşitliliği özellikle dikkati çekmektedir. Renk duygusu gayet kuvvetli olan Bâkî, mısralariyle çizdiği tablolarda renklerin birbirleriyle âhenk içinde olmasına dikkat ve özen göstermiştir. Bahar tasvirlerinde; güzellerin giydikleri elbiselerin ve taktıkları süs eşyalarının anlatımında renkler gayet canlıdır. Bu unsurlarda özellikle kırmızı hakim durumdadır. Işık unsuruna gökyüzü tasvirlerinde rastlıyoruz. Mehtaplı geceler, güneşin ya da mehtabın sudaki yansımaları vb. hususlar gayet sanatlı ve güzel bir biçimde ortaya konulmuştur. Bazı beyitlerde, renk ve ışığın iç içe işlendiğini görüyoruz.

Bâkî’nin şiirlerinde derinlik yoktur. Şiirlerin esas özelliği, nükte ve zarafettir. Şiir sanatının özellikle bu yönü üzerinde duran Bâkî’ye göre, güzel şiirde herkesin kolayca anlayamayacağı ince anlamların bulunması gerekir. Sâde şiirinden hoşlanmaz; ancak, onun şiirlerinde ilk bakışta anlaşılmayan derin ve girift anlamlar, iç içe geçmiş mazmunlar da bulamayız. Duygu ve düşüncelerini olduğu gibi, ancak nükteli ve sanatlı bir biçimde ifade etmeyi istemiştir. Parlak bir zekânın eseri olarak inceden inceye işlenmiş olan bu beyitlerdeki nükteler, okuyanı hayran bırakır. Bâkî, böyle şiirlerin aynı zamanda eğlenceli olduğunu belirtir.

Bâkî, bir gazel şairidir. Kasidelerinde de başarılı olmuş, özellikle nesip bölümlerinde yaptığı ihtişamlı tasvirlerle kudretli ve maharetli bir şair olduğunu ispatlamıştır; ancak, bütün kasidelerinin aynı güzellikte olduğunu söylemek mümkün değildir. Gazel tarzına verdiği önemi beyitlerinde dile getirmiştir; çünkü, ona göre, gazel söyleyebilmek marifettir. Aynı zamanda yekâhenk gazeller söyleyerek bu tarza yenilik getiren seçkin bir şairdir; zira, bazı gazellerinin bütününde yalnız bir konuyu işlemiştir.

Bâki’ye göre, şiir, sihir; şâir de sehhâr, yani büyücüdür. Güzel şiir, insan ruhu üzerinde etkili olur. Bu sıfatı kendi nazmı için yeterli bulmayan şairimiz, onu mu’ciz olarak da nitelendirir; zira mucize hak, büyü ise batıldır.

Şiiri meydana getiren akıl ve tab’dır. Bâkî, aklın mevzûn, yaratıcı kişilik anlamına gelen tab’ın da dürüst olması gerektiğini düşünür. Şaire göre, şiir söyleyebilmek kolay bir iş değildir, bunu herkes yapamaz. Bu bir yaratılış (tab’) meselesidir. Bu yaratıcı kabiliyet, Allah’ın her insana bahşetmediği bir ihsan, bir lütufdur. Bu sebeple güzel ve gerçek şiir, bir cevher gibi az bulunur. Aynı zamanda şiir söyleyebilmek kadar ondan anlamak da zordur. Şiiri ancak ehl-i basiret ya da ehl-i tab’ olanlar anlayabilirler. Bilgisiz ve kötü niyetli kişilerin elinde şiir, değerini yitirme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Bâkî şiirlerinde edebî sanatları kullanmaya düşkün bir sanatkârdır. Kelimelerle ustaca oynamasını bilen şairin şiirlerinde yapmacık bir söyleyiş ve zorakilik asla hissedilmez. Teşbih ve istiârenin dışında edebî sanatlardan en çok tevriye, ilhâm-ı tenasüp, hüsn-i talil ve cinas sanatlarına yer verir. Bir beyitte yer alan kelimelerin birbirleriyle âhenk ve anlam bakımından yakınlıkları kurulmuştur; böylece mısra cümlesi sağlamlaştırılmıştır.

Şiirlerinde biçim bakımından mükemmellik vardır. Biçim bakımından kusursuz, nazım tekniği yönünden sağlam ve İranlı büyük şairlerin şiirlerine yakın örnekler vermiştir. Nazım tekniği, Bâkî’nin elinde mükemmel bir seviyeye ulaşmıştır. Aruz veznine gayet hakim olan bu usta sanatkâr, o dönem şâirlerinin düştükleri nazım kusurlarından kurtulmuştur. Şiirin dış cephesini sağlamlaştırırken iç yapısını da ihmal etmemiş, orijinal hayal ve mazmunlarla mısralarını süslemiştir. Şiirlerinde ortaya koyduğu mazmunlar ve hayallerin, düşünülüp tartılarak işlendiği hemen görülür. Çünkü Bâkî’ye göre şiir, tekniği sağlam ve zarif olmalıdır. Bâkî, zarafetin şiir fennindeki önemini ve yerini bilir. Gerçek ve güzel şiir için kullandığı zarifâne ve levendâne sıfatları, incelik ve sağlamlık anlamlarına gelmektedir. Bir manzumede bu iki sıfatın bulunması, onun gerçek sanat eseri olduğuna delâlet eder. Sağlam temellere oturtulmuş, ince hayal ve anlamlarla süslü şiirler, elbette, güzeldir. Bir beytinde anlam, güzelinin bedenine; edâ da, bu güzele giydirilen elbiseye benzetilmiştir.

Bâkî, şiirin dış mimârisi, özellikle sesi üzerinde durmuştur. Dış âhenge değer vermesi, sesin, insan ruhu üzerinde anlamdan daha etkili olduğunu bilmesinden ileri gelir. Kelimelerin okunuşundan doğan âhenk, gerçek ve güzel şiirin habercisidir. Bundan dolayı şâir, mısralarını kuran kelimeleri ustaca seçmiş, bu hususta gayet titiz davranmıştır. Bunu yapabilmek, elbette, kabiliyet ve hüner ister. Bundan dolayı şâir, kendisini zerger-i kâmil e benzetmiştir. Kendi şâirlik vasfında kullandığı kalemkâr sözüyle de, ince nakışlar yapan bir nakkaş gibi mısralarını işlediğini, seçtiği kelimeleri bu mısralara ustaca yerleştirmeye çalıştığını belirtir. Kelimelerin, müzikalite bakımından yüksek olmasına dikkat etmiş, mısraların birer musikî cümlesi haline gelmesini sağlamıştır. Kelimelerin yan yana gelmesinden doğan armoninin yanı sıra, bazan da mısra içerisinde âhengi kuvvetlendiren aliterasyonlara rastlıyoruz.

XV. yüzyılda başlatılan Türkçe kelimelerle kafiye kurma gayretine, XVI. yüzyılda Bâkî de katılmış ve bunda başarılı olmuştur. Bir başka başarısı da, şiirlerinde temiz ve külfetsiz İstanbul Türkçesini kullanmasında görülmektedir. Arapça ve Farsçayı gayet iyi bilmesine karşılık şiirlerini temiz ve pürüzsüz bir türkçe ile söylemiştir. Mısralarının büyük bölümünde sâde ve tabiî bir Türkçe ile halk söyleyişine yaklaşmıştır. Temiz bir Türkçe ile söylediği mısraların yanı sıra, yabancı kelimelerin çoğunlukta olduğu beyitleri de vardır; ancak, bunu tabiî karşılamak lâzımdır. Böyle mısralarında bile kusursuz bir âhenk görülür.

Şiirlerini halkın kullanmış olduğu sözler ve deyimlerle süslemesi, Bâkî’nin, halk söyleyişine yaklaşmasının bir başka güzel örneğidir. Bilindiği üzere, şiire deyimleri yerleştirmek, XV. yüzyılda başlatılmıştı. Bâkî, bu hamleyi şuurluca devam ettirmiş, aynı zamanda bunları sık kullanarak mısralarının anlamca daha zengin bir duruma gelmesini sağlamıştır. Beyitlerine yerleştirdiği deyimlerin büyük bir bölümü zamanımızda da kullanılmaktadır.

Nazım diline getirdiği yeni sesle İran örneklerine yakın şiirler söylemiş olan Bâkî’nin, temiz ve sağlam bir üslûbu vardır. Şahsî gayretiyle ortaya koyduğu bu yeni üslûp, gayet açık, pürüzsüz ve akıcıdır. Şairimiz, üslûbunun akıcılığını ifade için su gibi revân, akar su, âb-ı zülâl gibi sözler kullanmıştır. Üslûp, selis olmasının yanı sıra, musanna ve müzeyyen gibi nitelikleri de taşımalıdır. Sâde üslûp, şiir sanatına noksanlık getirir. Bu üslûpla diğer şâirlerden üstün olduğunu belirten Bâkî, şiir sanatına yeni bir ses, yeni bir söyleyiş getirdiğini söyler.

Etkileri

Bâkî, gençliğinde erişilmez bir şöhrete ulaşmıştır. Daha hayatta iken Sultân-ı şâ’irân, Melikü’ş-şu’arâ ve sonunda Sultânü’ş-şu’arâ unvanlarını alan bu büyük şairin üzerinde Şeyhî, Necâtî, Ahmed Paşa, Hayâlî ve Zâtî gibi usta sanatkârların etkileri vardır. Bunlardan özellikle Necâtî’nin etkisi kendisini kuvvetle hissettirir. Söylediği nazirelerin büyük bir bölümü, XV. yüzyılın bu kudretli şairinin şiirlerinedir. Bâkî’nin edebî kişiliğinin tekâmülünde Necâtî’nin payı diğerlerine göre fazladır. Ancak, şairimiz, üzerindeki bu etkileri kısa zamanda atarak şiirde orijinalliği yakalamış, Türk şiir sanatını en yüksek seviyesine ulaştırmıştır.

Bâkî; Necâtî ve yukarıda adlarını sıraladığımız şairlerin dışında Nişânî, Adnî, Gazâlî (Deli Birâder), İshak Çelebi, Şevkî-i Selef, Bursalı Safi, Şamluoğlu Mustafa Beğ, Kadrî Çelebi, Karamanlı Nizâmî, Tâli’î, Usûlî, Bursalı Rahmî Çelebi, Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman), Sûzî Çelebi, Alî Çelebi, Mesihî, Ubeydî, Ulvî, Şânî. gibi şâirlere de nazireler söylemiştir. Bâkî’nin üzerinde, Fuzûlî’nin de etkisi olduğu bazı eserlerde kayıtlıdır; ancak, bu etkinin kuvvetli olmadığını belirtmekte yarar vardır. Matbu Bâkî Divanlarında bulunan “Tahmîs-i Gazel-i Bağdâdî” başlıklı şiir, önceden de söylediğimiz gibi Bâkî’ye değil, onunla aynı tarihte ölmüş olan Mânî ye aittir.

Bâkî’nin üzerinde Hâfız-ı Şirâzî, Husrev-i Dihlevî, Selmân-ı Sâvecî, Zahîr-i Faryâbî, Kemâl-i Hocendî gibi İranlı büyük şairlerin de etkisi vardır. Bâkî, bunlardan özellikle Selmân’ı sık anar ve onunla kendisini karşılaştırır; zamanın Selmân’ı olduğunu söyler. Arkadaşı Nev’î, bir beytinde onun, Selmân seviyesinde bir şâir olduğuna işaret etmiştir.

Bâkî, hem döneminde hem de daha sonraki yüzyıllarda yetişen Şairler üzerinde derin ve daimî etkiler vücuda girmiştir. Hocası Zâtî dahi, gazeline onun bir beytini almış, bu hareketini kınayanlara: ” Bâkî gibi bir şairin şiirini uğrulamak ayıp değildir” cevabını vermiştir. Zamanın büyük şairlerinden Nev’î’nin üzerinde de etkili olduğu bilgi sınırlarımız içerisindedir.

Bâkî’yi en çok taklit eden XVI. yüzyıl şairlerinden Ümîdî’dir. Şair bu bakımdan Ümîdî’ye çok kızar ve “Ümîdi bizi yeniler” dermiş. Bunun dışında şiirlerini tanzir, tahmis ve tesdis eden şairlerden bazıları şunlardır: Nev’i, Nâlî, Hâlis, Azerî Çelebi, Fürûği, Firdevsî, Sânî, Gelibolulu Alî, Mes’ûdî, Vahdetî, Zihnî, Ulvî, Bursalı Cinânî, Şeyhülislâm Yahyâ, Nev’îzâde Atâyî, Riyâzî, Nef’î, Tıflî, Sâmî, Neylî, Nedim, Seyyid Vehbî, Nazîm, Sürûrî, Hoca Neş’et. Bu arada Tiryâki Gubârî ve Tâbî’nin de pek çok nazire söylediğini belirtmekte yarar vardır. Afyon kullanması sebebiyle Tiryâkî Gubârî diye anılan şair, şiirlerinin pek çoğunu Bâkî’ye nazire olarak söylemiş, hatta şair olarak ondan üstün olduğunu iddia etmiştir. Bâkî’ye nazire olarak söylemiş, hatta şair olarak ondan üstün olduğunu iddia etmiştir. Bâkî, buna çok kızarmış. Dönemin şairlerinden Tâbî de, Bâkî’yi üstad olarak kabul ettiğini ve onun şiirlerini örnek almaktan gurur duyduğunu dile getirmiştir.

Kaynak eserlerimizden bazıları, Bâkî’nin şöhretinin, daha hayatta iken Osmanlı Devleti sınırlarını aşarak Irak, Azerbaycan, İran ve hatta Hindistan’a kadar gittiğini haber veriyor. Sâdıkî-i Kitâbdâr, Mecma’ul-Havâs adlı eserinde onun İran ve Azerbaycan’da en büyük şair sayıldığını belirtir. Muhyî de, Kafiye Risâlesi’nde Tebriz’de sevilerek okunduğunu ifade eder. Tezkire sahibi Riyâzî’ye göre, zamanın İran şahı, vezaret şartiyle İran’a gelmesi için Bâkî’ye mektup göndermiştir; fakat şair bunu kabul etmemiştir.

Bâkî, ölümünden sonra da şairlerimiz üzerinde etkisini kuvvetli sürdürmüştür. XVII. yüzyıl şairlerinden İbrahim Cevrî Efendi, Salih Paşa’ya sunduğu kasidesinin bir beytinde, Bâkî’nin üstad olarak kabul edildiğinden söz eder. Aynı yüzyılın ve Türk Edebiyatı’nın en büyük şairlerinden Nef’î’nin üzerinde de etkili olmuştur. Nef’î, Bâkî’nin Sultan II. Selim’i övdüğü müzeyye gazeline nazire olarak bir kaside söylemiştir. Bir beyti ile bir mısrasını da tazmin etmiştir.

Klasik Türk şiirinde hikemî tarzın kurucusu ve en büyük temsilcisi sayılan XVII. yüzyıl Şairi Nâbî de, Bâkî’yi takdirle anar.

Bâkî’nin etkisi, Nef’î ve Şeyhülislâm Yahyâ vasıtasiyle Nedim’e ulaşır. Nedim’de görülen rintlik, yaşamaya bağlılık, şuh ve serbest söyleyişler, tasavvufun derin izlerinin bulunmayışı vb. hususlarda Bâkî’nin devam ettirdiği İstanbul Türkçesinin şiir dili olabilmesi gayretini gerçekleştirmiştir. XVIII. yüzyılın bu usta şairi, bir beytinde ifade ve edâda Bâkî’nin mirasçısı olduğunu ve bir beytini tazmin ettiğini övünerek söyler. Bâkî ve Şeyhülislâm Yahyâ, üslupta akıcılığa, hayalde inceliğe ve güzelliğe, sözde zerafete dikkat ederek, Nedim’in yetişmesi için zemin hazırlamışlardır. Sâbit’de, Bâkî’nin bir mektep olarak kabul edildiğini bir şiirinde dile getirir.

Bâkî, Klasik Türk Edebiyatının son büyük şâiri Şeyh Galip üzerinde de etkili olmuştur. Bu husus da, onun uzun yıllar üstad olarak kabul edildiğini göstermektedir. Tanzimat edebiyatının seçkin simalarından Ziya Paşa’da, Klasik Türk şiirine yeni bir söyleyiş ve yeni bir ses getirmesi sebebiyle Bâkî’yi takdirle anmıştır.

KAYNAKÇA

Ahdî-Bağdadî, Gülşen-i Şu’arâ. Topkapı S. Ktb. Hazine 1303, 29b.

Ali, Künhü’l-Ahbâr. Süleymaniye Ktb. Fatih 1425.

Aşık Çelibi, Meşâ’irü’ş-Şu’arâ. Yay. G. M. Meredith-Owens. London 1971.

Bâkî’ Divan. Almancaya terc.: Joseph von Hammer-Pursgtall. Wien 1825.

Bâkî’s Divan, Ghazelijjat. 2. c. Yay.: Ord. Prof. Dr. Rudolf Dvorak. Leiden 1908-1911.

Banarlı, Nihad Sami, Bâkî. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul. 1976. , Bâkî’ye Ses Verenler. Hürriyet, 15. VI. 1957.

Beyânî, Tezkire. Millet Ktb. AE. Tarihi 757, 16a.

Divân-ı Bâkî. Muzika-i Hümâyûn Litografya Tezgahı, İstanbul 1859.

Ergun, Sadeddin Nüzhet, Bâkî, Hayatı ve Şiirleri. C. 1. Divan. İstanbul. 1935. , Bâkî. Türk Şairleri. C. 2. İstanbul 1936.

Faik Reşad, Bâkî. Eslaf, İstanbul 1894. , Bâkî. Târih-i Edebiyat-ı Osmâniye, İstanbul 1913.

GİBB, F. J. W., A history of Ottman Peotry, C. 2., London 1914.

Gökyay, Orhan Şaik, Şair Bâkî Gençliğinde Saraç Çıraklığı Yaptı mı? Journal of Turkish Studies, Ali Nihat Tarlan Hatıra Sayısı. C. 3.

Cambridge (U. S. A.) 1979.

Hammer-Purgstall, J., Geschihcte der Osmanichen Dichtkunts, C. 2. Pesth 1837. İpekten, Haluk, Bâkî, Hayatı, Edebî Kişiliği ve Bazı Şiirlerini Açıklamaları. Erzurum 1983.

İstanbul Kütüphaneleri Yazma Divanlar Katalogu, İstanbul 1969.

Kafzade Fâ’izî, Zübbetü’l-Eş’ar. Süleymaniye Ktb. Şehid Ali Paşa 1877. 12a.

Kaplan, Mehmed, Bâkî’den Beyitler ve mısralar: I-Şiir ve Şâir, II-Aşk, III-Tabiat. Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar I. İstanbul 1976.

Kâtib Çelebi, Fezleke. İstanbul 1870.

Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Yay.: Dr. İbrahim Kutluk, 2. cilt Ankara 1978, 1981.

Köprülü, M. Fuad, Bâkî İslam Ansiklopedisi, C. 2.
, Bâkî Türk Dünyası Gazetesi Edebi İlave, İstanbul 1917, S. 1-7 Eylül-Ekim.
, Bâkî, Hayatı ve Tabiatı. Yeni Mecmua, İstanbul 1918, S. 41-43.
, Bâkî ve Zamanı. Yeni Mecmua, C. 2., İstanbul 1918.
, Bâkî. Divan Edebiyatı Antolojisi, İstanbul 1932.

Küçük, Sabahattin, Bâkî Divanı Üzerine Bir İnceleme, Edisyon Kritikli Metin (Basılmamış Doktora Tezi) c. 2., Elazığ 1982.

Bâkî Divanı, Ankara 1994. s. 472.
, Bâkî’nin Medhiyeleri Üzerine. Milli Kültür S. 44 (Mart 1984).
, Arkadaşı ve Çağdaşı Nev’i’nin Gözüyle Şâirler Sultanı Bâkî. Beşinci Milletler Arası Türkoloji Kongresi, İstanbul 23-28 Eylül 1985.
, Fuzûli’nin Bâkî Üzerindeki Tesiri ve Divanında Bulunmayan Bir Şiiri Hakkında. I. Milli Fuzûlî Semineri, Ankara, 17 Nisan 1986.
, Bâkî’ye Dâir Notlar. Fırat Üniversitesi Dergisi, (Sosyal Bilimler) l/1 (1987).

Levent, A. Sırrı, Divan Edebiyatı. Kelimeler ve Remizler. Felsefe ve İctimâiyyat M. (Fuzûlî ve Bâkî’de Tasannu.) İstanbul 1927.

Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, Kayseri Raşid Ef. Ktb. 1160, 50a.

Mazıoğlu, Hasibe, Nedim’in Divan Şiirine Getirdiği Yenilik. Ankara 1957.
Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1915.

Mehmed Tevfik, Kafile-i Şu’arâ. İstanbul 1873. Muallim Nâci, Osmanlı Şairleri. İstanbul 1890.

Muhibbî; Muhibbî Divanı. Haz.: Coşkun Ak. Ankara 1987.

Nev’izâde Atâyî, Zeyl-i Şakâkık. İstanbul 1852. Olgun, Tahir, Bâkî’ye Dâir, İstanbul 1938.

Recâizâde Mahmud Ekrem, Kudemâdan Birkaç Şâir. İstanbul 1888.

Riyâzî, Riyâzü’ş-Şu’arâ, Nuruosmaniye Ktb. 3724, 36a. Rızâ, Tezkire-i Rızâ, Köprülü Ktb. Asım Bey 377, 53a. Rypka, Prof. Dr. J., Bagi aus Ghazeldichter. Prague 1926. , Seiben Ghazele aus Bâkî’s Diwan. Ubersetz und Erklert: Annali, yeni ser. 1, Roma 1940.

Sâdıkî-i Kitâbdâr, Mecma’u’l-Havâs, Yay.: Abdurresul Hayyampûr. Tebriz 1909.

Şemseddin Sâmi, Bâkî’nin Eş’ar-ı Müntehâbesi, İstanbul 1899.

Tarlan, A. Nihad, Hayâlî-Bâkî. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi C. 1, S. 1, İstanbul 1946.

Timurtaş, F. Kadri, Kanunu Mersiyesinin Dil Bakımından İzahı. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S. 9, İstanbul 1962.

Yesirgil, Nevzat, Bâkî, Hayatı, Sanatı, Şiirleri. İstanbul 1953.

Yüksel, Sedit, Şeyh Galip, Eserlerinin Dil ve Sanat Değeri, Ankara 1963

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.