Üçüncü Sinema ve Tomas Gutierrez Alea (Sebati Ladikli)

Akademide Feminist Sanat Üretmenin Bir Yıllık Hazin Çabası (Prof. Dr. Güzin Yamaner)

Erol Günaydın

Virginia Woolf (Betül Başar)

Aşkın İllüzyonu (Mehmet Şentürk)

3 NOKTA, Öykü 20 Nisan 2017
1.020

Huzursuz düşünceler huzurunu kapladığında, güneşin batışı bile kurtaramaz yüreğindeki keskin köşeleri. Batar her bir his, heyecanı keskin, korkuları saldırgan, gülücükleri bile tuzlu olur yalnızlığın.

Aynı derdin sakinliği içinde Adal günbegün içine kapanmış. Artık bu yanık topraklar, bu yurt, bu Tanrı Dağları eski enginliğinde değil. Adındaki anlam kadar güvendiği bu ormanlar Adal için birer tutsakhane haline dönmekteydi. Kurak bir platoyu tepeden gören bu orman kıyısı köyünde yalnızlık artık onlarca akının, çatışmanın, isyanın sonunda en büyük kurucu güç halindeydi. Yalnız evler, ölülerini Gök Tanrıyla kavuşturmuş ve yıkılmaya yüz tutmuş çadırları yarıp geçen yeni filinlezmiş ağaçlar ile Adal’ın için hüzün kaplıyordu. Henüz hiçbir akın için kendisini almaya gelen olmamış, henüz sıra ona gelmemiş ancak gelecekti. İyi biliyordu, gelecekti. Gelmeyecek bir şey varsa o da tamamen unuttuğu bir güzelin kahküllerinden dökülecek bir damla sabah çiğinin mutluluğuydu. Gelemeyecekti. Akınlar sırasında basılan köyünde bir çadırın kıyısında yatıyordu tüm çocukluğu ile bebaber son sevdası. Sevda onun için artık ölüm demekti! Ölüm..

Adal bu düşüncelerinin ortasında kendini Tanrı Dağlarının yamaçlarından sıyrılan bir sıradağın tepesine doğru giden orman yolunda bulmuştu bile. Durmadan yürüyordu bazen devasa ağaçların gölgesinde, arada bir kayalıkların yamaçlara kavuştuğu o manzaralı platoya bir göz gezdirip zar zor seçebildiği hayvanların, sürülerin hareketlerine bakıyordu. Aklında hala gözünün önüne gelen korkunç bir kabus gibi kanlı baskın görüntüleri geliyor, çocukluğundan kendisine hediye edilen bu lanetle daha hızlı adımlar atma zorunda kalıyordu. Ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu, sabahın serininde kendini güneşten önce yollara atan bu endişeleri ona öğlen sıcağını ve yaşlıların gözleri kör eden ışıklar dediği bir Orta Asya sıcağında kolları titriyordu yanmaktan. Köyünden hiç bu kadar uzaklaşmadığını fark etmesi için, yorulması ve bir kenara çökmesi gerekecekti. Çöktü kaldı çevresindeki yabancı dünyaya hayret edercesine.

Ayak sesleri ve doğanın rüzgarla çaldığı o bitmez orman müziği durduğunda uzaktan çağlayan bir su sesi duymaya başladı. Yerinde doğrulduğu gibi en yakındaki tepeliğe doğru koştu Adal. Soluk soluğa kalsa da, kendi duyduklarından emindi. Bu büyükbabanın kendisine aşıklar mağarası olarak anlattığı çok çok uzaklarda, kurtları ve gece insan yiyen canavarları geçtiği o karanlık ormanın ardındaydı. Evet, burası orası olmalıydı çünkü asla bu kadar yakında orayı bulacağını hayal edememişti. Tepeye vardığında hiçbir şey görememesine rağmen belki de geçtiği bu dördüncü tepenin ardında kalan dar bir boğazın ilerisinden geliyordu suyun sesi, artık rüzgarın da kendisine doğru savurduğu bu sese kuş sesleri, kurtların sesleri karışmış daha bir heyecanlanmıştı.

Adal o tarafa yöneldi. Tam kayalıklara doğru hızla yürürken sık çalılaların içinden kollarını çize çize cesurca geçerken yolun sonuna geldiğini fark etmemişti. Boşluğa attığı adımı fark ettiğinde aşağısında masmavi su birikintisi olan bir çıkıntıdan aşağı düşmesi çok kısa bir zaman almıştı. Şimdi koyu mavi bir derinliğin içinde aşağı doğru hızla batarken sanki vücudu çırpınmayı bırakmış, doğrudan suyun karanlığı ile kanyona vuran güneşin birleştiği yerdeki sivri kayalıklara gitmekteydi. Belki de onun da ölmesi gerekiyordu bunca yalnızlığın ve acının üzerine. Gökyzünde kaybettiği Tanrıya son bir kez bakmak için kafasını çevirdi, suyun üzerindeki bir gölgeyi ve gölgenin yana doğru açılan kanatlarını görmesiyle aniden bedenini ani tepkilerde doğrulttu ve doğrudan üzerine doğru geldiği sivri bir kayanın yanından geçerken ona tutundu. Artık yüzeye doğru yüzmesi gerekiyordu. Adal için bu çok zor olacaktı, ama başardı. Suyun yüzüne çıktığında bir şelalenin kazan oluşturduğu derince bir su birikintisine tam da yan kısımdan düştüğünü fark etti. Sağında veya solunda yüzüp çıkabileceği bir yer olmamasına rağmen şelalenin suya dokunduğu o taneciklerin parlaklığı içerisinde bir karartı vardı. Yüzmeyi çok da beceremese bile şelalenin yüzüne vuran güçlü sularından geçip arkadaki mağaranın kıyısına ulaşmayı başardı.

“Sen de kimsin?” sorusunu duyduğunda az kalsın suya geri düşecekti. Korkup geri çekilirken karşıya gözü ilişti. Hayatında hiçbir zaman inanmadığı o masallardan birindeydi sanki, bütün çocukluğunu geçirdiği bu dağlarda bu kadar güzel bir yerin ve bu kadar güzel bir yaratığın olmaması gerekiyordu. “Adal.” diyebildi sadece. Nedense utanması gerekiyordu. Ne kadar da unutulmuş bir histi, ne kadar da eskiden kalma bir tebessüm. “Ben de Ebren, memnun oldum” dedi karşısında duran kız. Üzerinde upuzun kırmızı renkte, bugüne kadar hiç görmediği parlaklıkta bir elbise ve elinde birkaç parça çiçek vardı aynı renkte. Onları da hiç görmemişti aslında.

“Neden geldin burada, sen o musun?” diye sordu kız alelacele. Kaçacakmış gibi parmakuçlarında duruyor, sakin sakin başını kaldırıp yüzüne dökülen saçlarının arasından taş rengi gözleriyle Adal’a bakıyordu. “Bilmiyorum, ben yürüyordum sadece. Sonra çalılar, su ve..” henüz cümlesi bitmeden Adal’ın gözlerindeki o yaşam perdesi inmiş kendini suyun kıyısındaki kayalıkları doğru salmıştı bedeni, bayılmıştı aniden. Ne yapacağını bilemeyen kız suya doğru ıslak kayaların üzerinde kaymaya başlayan çocuğu sıkıca kavradı, elindeki o çiçekler de bu kargaşa arasında suya düşmüş ve gözden kaybolmuştu parçalanırken sevip okşadığı tüm taç yapraklar.

Adal uyandığında hala suyun sesi çok sertti. Hala alacakaranlıktı ortalık. Bir sıcaklık vardı bu kez başının alt tarafında, suda karışmış uzun saçlarında bir hareket. Kafasını çevirmeye bile cesaret edemese de o gördüğü aşk çeşmesi kızının dizlerinde olduğunu fark etti başının ve birisi saçlarını okşuyordu. Ne diyeceğini dahi bilemezken, kendisine doğru bir surat uzandı ve “İyi misin?” dedi. “Ben, bilmiyorum. Ne oldu ki?” diyebildi Adal sadece. “Düştün suya düşmekten son anda kurtardım seni, bir süredir uyuyordun. Çok güzel..” demeye çalışıyordu Ebren, Adal hemen başını çevirip, “Sen kimsin ve ne yapıyorsun burada?” dedi. Bu sertlik karşısında biraz korkmuş görünen kızın üzüntüsünü hemen anlayan Adal, “..yani öyle değil, ailen yok mu? Neden yalnızsın?” dedi.

Ebren, isminin anlamı ile kainat, evren. Tüm gözyüzü ve Tanrının evinin bu kızlarından biri biraz düşündü ve “Bilmiyorum,” dedi “burada beklemem gerekiyordu sanırım, çiçekler vardı mağaranın içlerinde bir yerde oraya gittim, sonra bir ses duyup buraya geldim ben de” diye ekledi. Biraz ayağa doğrulan Adal’ı elinden tutup, “Gel, sen de bak” dedi Ebren. Kısa bir karanlık yolculuğun ardından mağaranın diğer tarafında ormanın içinde çiçeklerden oluşmuş ufacık bir açıklık ve ilerde geldiği yollardan biri vardı. “Buradan gidebilirim sanırım,” diye ekledi Adal ruhundaki onca kıpranmaya rağmen içinden kaçmak geliyordu. Tuttuğu el bir anda hafiflemiş ve artık çevresindeki orman gözlerinin önünde tekrar kararıyordu, ilerideki yolda üzerindeki kanlı elbisesi ile kendisine bakan o köylü kızını gördü ve ellerini yüzüne kapattı korkudan. Tekrar uyandığında karanlık olmuş, köye dönmesi imkansız hale gelmişti. Mağaraya koştu, odalarında, yollarında, yan çıkışlarında ve şelalenin başında bekledi. Ebren’den hiçbir iz yoktu, yere dökülen birkaç çiçek rengi dışında.

“Sanırım rüya gördüm,” dedi “zaten yaşamındaki tüm sevdiklerim birer hayal, birer hülya ve birer kabus benim için” derken gözyaşlarını tutamıyor ve mağaranın tüm köşelerinde yankılanacak bir güçte, “Neden!” diye bağırdı. Artık hiçbir yere bakmıyor, hiçbir sesi duymuyor sadece hıçkırıyordu. Bu normal bir şey değildi, bu kez çok fazla yorulmuştu, çok acıkmış, çok üzgündü üstüne üstlük.

Birkaç parça meyvenin yere düşmesi ile dakikalardır kendinden geçmiş olan Adal uyanmıştı, Ebren tam karşısında koşarak mağaranın öteki ucundan “N’oldu? İyi misin” diyerek koşarak geldi. “Sana yiyecek bir şeyler getirmeye karar verdim, köyümüz biraz uzaktı ancak gelebildim üzgünüm” derken Adal’ın yüzünü kendine çevirmiş ve kıpkırmızı olmuş gözlerine bakarken yanağına bir öpücük kondurmuştu. “Hadi gel artık, köyden bekliyorlar bizi. Anneme anlattım ve aşk çeşmesinde birini bulduğumu söyledim, onlar da çok merak ettiler seni.” diyerek Adal’ın koluna girmişti. Adal Ebren’e “Sen gerçek değilsin” diyerek üzüntüyle bakarken çoktan yola koyulmuşlar ve daha da uzaklardaki bir köyün ateşlerini gözleri karanlıkta seçtiğinde aslında hiçbir şeyin de hayal olmayabileceğini fark etmişti. Ebren ona sıkı sıkı sarılmış, sendelemesi ve zorla yürümesine rağmen, “Çadırda içecek süt de var, ama biraz dayan olur mu?” derken ayın o ilahi aydınlığında gözleri parlıyordu.

Ertesi sabah uyandığında hala başında bekleyen Ebren’i görüp gülümsedi Adal. Ebren çok konuşmadı bu kez, “Ben gerçeğim, sen de..” diyerek koşarak çıktı çadırından. Adal uzun süredir ilk kez bu kadar güzel gülümsüyordu yıllar geçmesinin ardından, onca baskın, kan, mutsuzluk ve yalnızlık ardından ilk kez. Aşk, bir illüzyondu ve onu gerçek yapacak illa bir tane gerçek masala inanmış güzellik yetiyordu insanın yaşamına. Yaşam nerede olursa olsun insanlarla gelen acılar ve insanlarla gelen mutluluktan ibaretti. Adal ve Ebren o köyden ve o aşk çeşmesinden hiç ayrılmadılar sonraları. Hiçbir zaman..

Hala durur o çeşme, o şelale ve onlardan bize -günümüze- miras aşklar. Biz sadece istediğimiz kadar mutsuz oluruz, istediğimiz kadar aşık o kadar. Aşk bir illüzyondur her zaman, ona inanmakla başlar tüm masallar ve onunla masal gibi olur tüm yaşamlar. Aşık olmadan önce aşka, masalları yaşamadan önce insanlara inanın. O zaman sen bir Ebren ve bir Adal olabiliriz, senin adın kainat benimki güven.

 

NOT: Yukarıdaki öykü SalakFilozof 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi adına yapılmıştır ve derginin Yıl: 1 Sayı 1’de yayınlanmıştır.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.