‘Frida’nın Dünyası (Evren Gül)

Ercişli Emrah’ın Şahidesi Üzerine (Yrd. Doç. Dr. Salahaddin Bekki)

Hayatım (Enver Gökçe)

Aşık Veysel’in Şiirinde Dini ve Tasavvufi Temayüller (Dr. Rıfat Araz)

Acı Sayhalar Birer Saya Değildir, Resmedilemezler (Fatih Taşcı)

Edebiyat 4 Mart 2018
191

 

 

“Mahşerinde uyanacaksın

Ağzının”

Cahit Zarifoğlu

Erik dalında üzüm yenilen günlerden post-postmodernizme doğru gidilen bir gelişme, bir ilerleme ya da tanımlamalara uygun ve teorik elde edimlerin hayata uygulanırlığı ölçüsünde bir kaos ortamına doğru akış ve onu adlandırma ve tanımlar çerçevesine oturtma çabasının çağı… Günümüz Türkiye toprakları ve doğusundaki aşamaların aldığı hali mi tartışacak yazı?

Değil.

İki parantez arasında anlatılan bir anlatı olacak belki. Tıraş jelini icat edip bilimin pürüzsüz tıraşıyla övünenlerin parantezi ve tıraş gibi zaten yöntemi bulunmuş bir eylemdense dokunulmamışlara doğru edimleri evrensel kurallar çerçevesinde tefekkür ile ele alanların parantezi. Anlatıya gelince, onu birlikte göreceğiz

Birinci Parantez

Ne modernizmin ne de postmodernizmin hele onun da postunun bizimle alakası yoktur. Biz sadece Batı’nın artık kumaşlarından kendimize yamalar dikerek aynalarda salınan bir “Batılı” olmaca oynamakta ısrar eden bir toplumuz. Bu nedenle işi bir kedi beşiği oyunu gibi sonu gelmez oyun sarmalına döndüren Batı’ya yöneleceğiz. Fakat önce sürece bir bakalım:

On sekizinci yüzyılda bilimsel gelişmeleri kendi çıkarlarına ters gördüğü için engelleme yolunda çalışan ve düşünce yapısını akılcılıktansa “bennediyorsamoculuk” anlayışı çevresinde kemikleştiren Kilise’ye karşı duran akıl ve akılcı dünya taraftarlarının attıkları adımlarla temelleri sağlamlaştırıp sanayi inkılabını yapmaları modern dünyanın sütunlarının dikilmesine doğru götürmüştür onları. Bu sütunlar: Evreni dinin değil, aklın yani bilimin penceresinden okumak, sübjektif bakış açısı, her şeyin skolastik Kilise’yle değil, gelişip ilerlemeye açık insan aklıyla daha iyiye götürüleceğine yönelik umutlar, bunun için gereken bilimsel gelişmeler ve gelişen teknolojinin her gün bir tık daha ileri gitmesi zorunluluğu… Bu sütunların sonu gelmeyip dünya daralınca evvelinde Kilise’nin sürüklediği savaşların yerini aklın sürükledikleri aldı. Kendilerine yeni bir yer açmak isteyen bu ileri dünyayı güzelleştirip cennete çevirme emelleri milyonlarca canı kurban etme mücadelesine dönüştü. Teknolojik oyuncakların insan bedeni üzerine denendiği uluslararası “savaş oyunları” deneyleri işte bu kurbanların adanma sunakları oldu. Adına I. ve II. Dünya Savaş’ları diyeceğimiz bu sunakların birincisinden ikincisine geçiş aşamasında daha teknolojik dualar, daha ilerleyici umutlarla sürülerce kurbanlık koyun olup aktı insanlar meydanlara. Ta ki o iki şehrin üzerinde bir mantar bulutu gibi yayılıp beslenen umutların boşa çıktığının altına imza atan yeni nesil “atom bombası” oyunu oynanana kadar. Bir yaramazlıktı, kulaklarını çektiler çocuğun ve herkes çekilince sırtını sıvazladılar: “Aferin.”

İşte mesele asıl bu noktada ortaya çıkıyor: Kaybolan ümitler, ruhları saran tımar edilemez bir buhran, zaten akılcı yürüyüş diye adlandırılabilecek modernizmle inandırıcılığı azalan tanrı ve gücünün kayboluşu, yani tanrının ölümü… Peki, tanrının ölümünde hangi tanrıdan bahsediyor zamanın düşünürleri? Sırasıyla izlersek şu tanrılar öldü: Kilise’nin tanrısı (onu ikinci plana atarak modernizmi getirmiştik); bilim tanrısı (ampirik, gözlemlenebilir ve tanımlanabilir kesinlik=varlık); ekonomik gelişim=yaşam (ve ruh) refahı tanrısı; “ben tanrısı” yani bireyin gücünü her şeyin üstünde tutan (aslında bireyi kontrol eden kurumsal mekanizma alt bilinci ile yaşayan) tanrı. Tanrıları ölümleriyle bırakalım ve insanın manasızlığa ve “marjinalliğe” sürüklendiği ortama girelim yani yakın geçmişe ve bugüne.

Ne değişti?  Ne değişti daha fazla –izm’li, -ist’li ve –ite’li biten yeni yeni kavramların ve eskilerinin başına post ve neo getirildiği kavramların yorumlanarak sistemleştirilmesinden başka!?

Ne afili bir cümledir: Her şey anlamını yitirdi. O zaman insanlar hâlâ neden yaşıyor ve ümitleri neden ve ne için var? Tanrıların yerini alan simülasyon hayatlar yaşıyor insan. İşte modernizm sonrası bunu söylüyor özetle. Makaleler, yüzlerce sayfa kitaplar, çatılan sistemler, yıkılan sistemler, hepsi insan aklının “Ben Kilise’ye karşı ayakta durabilirim ve onun tanrısından daha iyi bilirim iyiliğe giden yolu, aydınlanmayı,” dediği günden beri hiç değişmeyen kısır döngüsel çözümlemeler ve ayrıştırmalar… İnsan, tanrının düzeni diye kendisine dayatılan zorbalıklara direnebileceğine idrak etti, kendini o düzende var etmektense kendi düzenini kurup o tanrıyı kendi sisteminin içine yerleştirdi. İnsanın sistemi geriye dönmeyi yasakladığından durmadan yürüdü ve hataları hatalarla kapatarak gerçeği sürekli değiştirdiği kıyafetler giydirerek yok etti ve kendi gerçeğini kurdu. İnsan üstinsanı oluşturmak istedi ve kendisi gibi düşünen başka insanlar da olduğunu unuttu; sonra bir çatışma çıktı ve kurbanları işte böylece adama şansını buldu, insan tanrıyı öldürdü, insan kendi tanrısını yarattı ve en sonunda insan ruhu unuttu. Postmodernite denilen de bu evre işte. Siyasette, ekonomide, kültürde ve sanatta. Hepsinde görecelik peyda oldu. Şimdi rölatif bakış açılarının kaosunda dingin bir ortam bulmuş kendisini kandırıyor insan. Bir adım sonra çözümü bulma ihtimali yok bu bakışla; milyon adım sonra da.

İki Parantez Arası Bir Anlatı

Anadolu’da herhangi bir evden kulaklara bir buhur değil bu ses:

Adım Adem. Bir bisikletime dokundurtmam bir de tek işi numara çevirip arama yapmak ve mesaj atmak olan takoz cep telefonuma. Bunların dışında ne kadar önemli olsalar da bilgisayarımı, deney gereçlerimi ve hatta kendi icadım sayılabilecek manyetik dalga aletini kiralayarak yeni gereçler ve kimyasallar satın alıyorum. Bisikletim ve cep telefonum bunun için elzem. Çünkü yıllardır bilimle her işin yapılıp evrendeki bütün şifrelerin çözülebileceğine inanıyorum. Sırf bu yüzden bir üniversite bitirememiş olsam da ömrümü bilim için adadım. İşe evvela inançlarımdan başladım. Bilim insanın tek inandığı veriler ve elde edilen somut kazanımlardır. Sonra çok kitap okumam gerekti. En basit bilim kitabından Bay Hawking’in eserlerine ve Cern deneyine kadar geldim. Bugün ben de o üstatlar kadar olmasa da kendi çapımda bir çalışma sürdürüyorum: Böceklerin manyetik dalgalar yoluyla kontrol edilmesi. Bunu başarabilirsem üzerinde çalıştığım organizmayı olabildiğince en küçüğe indirgemeyi düşünüyorum. Bu da bakteriler olsun istiyorum. Yaşım yetmeyecek olursa o dönemin önder bilim insanlarına hediye edebilirim bütün çalışmalarımı, yeter ki dalgalar yoluyla nice hastalığın böylelikle ve belki ölümün çözümü bulunsun. İşte o zaman din otoriteleri çöker ve konuşamazlar ya da kim bilir Bokonon gibi düşünmeye başlarlar. Aptallığın tarihini din tarihi olarak ele alırlar da postmodern bakışın yanı sıra daha ileri giderler.

(…)

İkinci Parantez

Bizde hiçbir şey Batı gibi değil. Bu bölüme gelince bir ütopya anlatmak değil, bir gerçek peşinde koşmak da değil niyeti; hakikati işaret etmek. “Ne mutlu sırtını sağlam yerlere yaslayarak uykuda olduklarını fark edenlere! Ne mutlu akledenlere! Ne mutlu hür  doğurabilenlere ve hür doğanlara! Ne mutlu hürlüğünün farkında olanlara! Ne mutlu kârdan olmayan ve erimeyen adamlara! Ne mutlu meleklerin secde ettiği insanlara,” diyordu Mehmet Sabri Genç Karekök Hayat’ta. Çünkü ne modernizmin ne de postmodernizmin, hele onun da postunun bizimle alakası yoktur. Biz sadece Batı’nın artık kumaşlarından kendimize yamalar dikerek aynalarda salınan bir “Batılı” olmaca oyununda ısrar ediyoruz. Üstelik o kumaşlar çoktan beş para etmediğini gösterdi; içlerinde nadide olanları da kaynağını hiç yabancı bir pınardan almıyorlar. Endülüs’ten Avrupa’ya yayılan medeniyet ne kadar yabancı olabilir ki bize! Medeniyetin katmanlarını açmaya niyet etmeden önce şöyle bir sıralama yapılabilir: İlk insan yaratıldı, ilk insana isimler öğretildi, ilk insan dünyaya indirildi, burada nasıl yaşayacağı öğretildi ve Yaratan insana her ân medeniyetin inceliklerini öğretti bazen aralarından bir elçi seçerek bazen doğayı onlara rehber kılarak. Ve Yaratan’a sadık kalan insana dokunabilecek hiçbir güç kalmadı fakat ayrıksı olanların dost tuttuğu iblis… İşte burada İslam medeniyetini oluşturan ahlak bahçesi ve o ahlakı yetersiz görenlerin veya ona şekil verip subjektifleştirmek isteyenlerin çattığı uygarlıklar ayrımına geliyoruz.

Ben bir din alimi değilim, zaten bu metin de ne bir sosyal bilimler ne de bir dini ilimler makalesi. Fakat herkesin biraz tefekkür ile idrak edeceği bir şey var ki o da bu dünyanın bir noktanın yol alışı kadar uzun ve bir noktalık soluk kadar kısa olduğudur. Öyle ise ana rahminden çıkarıldığında doğumun korkusuyla, toprağın onu çağıran sesi kulaklarına dolduğu vakit de ölüm korkusuyla kim olduğunun farkına varabilen insan bu kısa yaşamında ikisi arasını sonsuzluk addetme alışkanlığı edinerek rahatlamıştır. Maddeye tapmak insanın hüsranıdır ve bu alışkanlığın sonucudur. Sonsuzluğu değil de sonun yaklaşmasının hakikatini kabullenemediği için Batı’da Kilise karşıtlığı ile başlayan bu maddeye tapma tutkusu apokaliptik sonuçlar doğurdu. Bu nedenledir ki Vonnegut’un Kedi Beşiği gibi eserler bu tutkunun hüsrana dönüşünün en güzel örnekleridir. Kitaba ismini veren kedi beşiği, bizim çocukluğumuzun sıradan bir oyunu iken Batı insanının iki eli arasında şekillenen yıkımları sembolize edebilmektedir. Bir yıkımın tarihini araştıran Jonah’ın bilimin ve insan yapımı bir dinin elinde tanrıyı öldürerek dünyanın sonuna ilerleyişinin sembolü olmuştur. Bu da postmodernizmin bakışıdır. Çünkü bu bir son olduğu gibi asıl başlangıç da olabilir ve göreceli bir oyundur. Eh, tanrının yokluğunda kesinlik de ne oluyor ki.

Şimdi burada frene basıp kendimize bakmak lazım; o vakit ne modernizmi tetikleyen bir kapalılığa ne de onun yıkımının sonucu bir postmodernizme sahip olan biz ne oluyor da modern-postmodern görüş ve kültürümüzün bunlara göre kırılmaları diyerek geziyor, sanat ve kültür eserlerimizde işlemeye çalışmakla kalmayıp bir de sahipleniyor ve benimsiyoruz! İşte burada Kedi Beşiği’nin yazarı Vonnegut’un kendi ampirik akılla bozulan uygarlığını anlatmasını okuyoruz okumasına ya onun bize verdiği bir detayın bizdeki derin ayrıntısını kaçırıp onun ve onun gibi düşünür ve yazarların eserlerindeki haliyle benimsemek aptallığından öteye gitmiyoruz. Bu bir hakaret değildir. Postmodern akıl göreceli olarak işine gelen kadarını cımbızlar. Çünkü hakikat olduğu söylenen neleri varsa uygarlık inşası ve evvelinde bozulmuştur. Biz bütüne bakarız ve hiçbir şeye hükmetmeye kalkışmayız. Romanda, yazar, hükmetme uğraşılarının boşa çıkışını da açıkça sunar. Kâinata hükmedemezsin, onu yönetemez, istediğin gibi şekil veremezsin; o tam bunu başardığını düşündüğün anda senden yaptığın her şeyin karşılığını alır. O zaman onu oluşturan gücü düşünmek varken onun sahibi olmak arzusunu bize de işleten modernleşme çabalarının tam da modernizmin Batı’da çöküşüne yakın zamanlara denk gelmesi size de ilginç gelmiyor mu? Aklımda kurulmuş olabilecek şöyle bir cümlenin belirmesi kaçınılmaz: “Bizim kendi hüsranımızı görmesinler diye kendi modernizmimizi allayıp pullayalım da biz toparlanırken onlar da düşsün bu gayyaya.”

İki Parantez Arası Bir Anlatı (Devam)

Anadolu deyince irfan diyen sestir sizin buhur saymakta direttikleriniz:

Adım Âdem. Bir ismin ilk harfinin başına şapka takması ne kadar zormuş bunu uzun uğraşlarla ömrümün yarısını beyhude harcadığım deneylerden öğrendim. Bir böceğin davranış kodlarını çözüp o kodlar yoluyla böceği programlamak, daha ilerisi bir bakterinin davranış kodu ile dokunup dokunmayacağı genleri bulmak. Tanrı ölmeliydi, çocuktan bu yaşa kadar tanrının iyiliği hakkında güzel sözler duydum ama işitemedim. Yunus Emre’den haberim vardı, Mevlana’dan da çünkü onlar hümanizm üstatlarıydı; Arap tarihi diye algıladım, Arap kültürü diye çünkü yüce modern Batı ve bilge Uzakdoğu-Hindistan arasında kalmış kültür yapım onları böyle görmemi işaret ediyordu. Kur’ân’ı açıp okumadım, Kur’ân’ı hep bildiğimi söyledim, kulaktan dolma bilgilerle yavaştan onun da Arap kafasının kitabı olduğuna odaklandım. Ne zamana kadar? Onca bilgimin fayda etmediği noktaya gelip de kendimi bir kısır döngüde hissedene kadar. Ne bir böcek bünyesindeki kodların davranışından vazgeçti, ne bir bakteri kümesine fayda sağlatabildim. Bilimin her değişimi bir yıkım getirdi. Ampirik aklın bir sorunu vardı. Gençliğimin romanını tekrar okudum. Bokonon’un Uzakdoğu-Hindistan bilgeliği ile konuşup onunla dalga geçmesi, İncil’i kullanması ve onu eleştiri odağına alması ve bir imge olarak ele aldığı Yunus (Jonah) peygamber ismini ve yutulmasını başarılı olarak kullanması, bilimi yüceltmek, bilimi çökertmek üzerine başarılı bir apokaliptik bakış sergilemesi… tutkularımı söndürdü bu uzun aradan sonraki okuyuşumda. Artık işitiyordum. Açtım sadece Kur’ân okudum ve ne modernizm kaldı ne postmodernizm ne de aklın ampirik sistemleri. Hayatın en yüce kaynağı o kutsal kitaptakileri henüz bilimin açıklamaya gücü yetmiyor. Mevlana ve Yunus Emre’ye içinden bakabildim. Yakıştırmaların hakikat olarak algılandığı bir dünyada yaşıyor olmam kadar üzücü başka ne olabilirdi (!) Adım Âdem. Kalbimin ritmini hissettiğim günden beri. Tanrı da neymiş, bak elini kalbinin üzerine koy çarpıyor: Allah, Allah…

Anti-parantez, Anti-anlatı: Sonuç

Postmodernizm nereye kadar?

Bütün yazının özetini birkaç cümleyle yapacak olursak modernizm güç ve iktidar aşkıyla setler çeken Kilise’yi engelleriyle birlikte yıkan aklın ürünüydü, materyalist bir toplum kurdu ve materyalizmde boğulan ruhları buhranlarıyla yok edip birer kalpsiz bedenler evreni bıraktı arkasında. Postmodernizm bu evrenlerde yaşama alanları oluşturmak isterken manasızlık ve görecelik etrafında dönmekten çok da ileri gidemedi. Hala (başına bir post daha almış halde) yıktığını düşündüğü modernizmin arkasında bir yol bulmaya çalışıyor. Nafile.

Ve nereye kadar sorusunun yanıtı; hem düşüncede hem yaşamda hem de sanatta sonu gelmeyecek bir döngü içerisinde çark ederek hüsrandan hüsrana büyük sona kadar.

Bizde?

Bizde diye bir mesele yok. Biz modernleşme aşamaları diye tarihimizde görülen değişimlerde bir medeniyeti adım adım yıkıp üzerine uygarlık inşa etme çabasına girmiştik. Komşudan kumaş parçaları aldık ve kendimize yamadık. Yani biz modernizmi bile yaşamamış bir toplum olarak bizde postmodernizmden bahsedemeyiz bile. Bir oyunsu yaklaşımdan ve sanatta bir araçlar imkânından öteye geçemez bizde. Mesneviler eliyle bir nevi roman örneklerini bile vermiş kültürümüz, ampirik oluşumlarla yenilenip değişerek değil, irfan yoluyla birikip genişleyen bir hazinedir. İşte bu nedenle ki bu seviyeyi görmeyelim diye baskılar altına alınıyoruz. Modernizmi para kaynakları açmaktan başka bir gözle görmeyen Batı’nın güçleri en büyük sanat araçlarıyla kandan tablolar, kemik ve etten heykeller ve göğe yayılan sayhalardan şiirler kurup elit yaşamlarına devam ediyorlar. Sadece onlar değil Kedi Beşiği’nde güzel bir sahneyle verilen hatta kendi sonlarını da getiren “Yüz Demokrasi Şehidi” anma törenindeki o bombardıman altına alınan yüzler… Çünkü bugün D. Türkistan’da, Arakan’da, Afrika’nın değişik bölgelerinde ve Filistin’de Müslümanlara çektirenler ve Balkanlar’daki can avına seyirci kalanlar da modern uygarlıklar. Keza IŞİD denen kurgusal örgütün Orta Doğu’da aynı sanat araçlarıyla Müslüman kimliği altında yaptıkları da aynı aklın uygarlığı.

Aliya İzzetbegoviç diyor ki: “Kabile ve ulusun dar sınırlarından kurtulmak için kendinizi Müslüman olarak düşünmeye başlayın.” İşte çağın sorunu: Modern akıllar yıkar, postmodern akıllar kılıf diker, her şeyi kanıksayan akıllar ortada alık alık bir ona bir başkasına döner bakar. Peki ya Müslüman akıllar? Medeni bir dinin uygarlığa ihtiyaç duymayan yapısında yaşayan salt akıl, işte Müslüman budur; eğer uygarlaşmaya çalışmaktan vazgeçerse Aliya’nın dediği gibi yani postmodernizm ve modernizm yerin dibine girer, iyi de eder. Materyalist kalıpların dışına bakmak kadar güzel ne olabilir. Daha fazla uzatmadan bir soru ile bitirmek istiyorum:

Gökyüzünün maviliği ve bulutların akışına bakarsınız hepiniz, artık bu gök böyle olmasın deyip göğü en ileri teknolojide ekranlarla çevirip animasyon bir yeni gerçeklik oluşturmak ne kadar gereklidir?

*Akademik çerçevede yüceltilen –izm’ler insanların arasında acıdan başka bir içeriğe sahip değil. Ve o ekleri koyanlar acı çektirenlerden başkaları değiller.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.