Romanda Milli Mücadele Etrafında Bazı Düşünceler (Prof. Dr. Gıyasettin Aytaş)

Winnie The Poah 90 Yıldır İnsanlığa Yol Gösteriyor (Sezen Acar)

Dikkat! Güldürür: ‘Aşk Her Yerde’ (Ege Küçükkiper)

Bertolt Brecht ve Epik Tiyatro (Özdemir Nutku)

1993’e Girerken Türk Şiirine Genel Bir Bakış (Prof. Dr. Gıyasettin Aytaş)

Edebiyat 8 Haziran 2016
291

Türk şiirinin bugünü hakkında sağlam hükümlere varabilmek için, geçmişe dönmek ve şiirimizin tarihi gelişimi konusunda bazı temel unsurları ortaya koymak gerekir. Bilinen, bilinmesi gereken hususları bir daha gözden geçirmek, ha­tırlatmak; yönümüzü belirlemekte yardımcı olacaktır.

Türk şiir tarihi, konusunda elde bulunan bilgiler, birbirinden kopuk ve dağınık bir haldedir. Şiirimizin geçmişi hakkında yazılan ve söylenenlerin bir kısmı şahsi değerlendirmelerden öteye gitmediği gibi; bir kısmı da, daha önce söylenmiş olanların yeni baştan tekrarından başka bir şey ifade etmemektedir. Edebiyat tarihi ile birlikte, iyi bir şiir tarihi yazabilmek için elde bulunan bilgilerin sağlıklı bir mantık süzgecinden geçirilmesi ve eksiklerin tamamlanması gerekmektedir.

Güzel sanatlar içerisinde kendine has bir yeri olan şiir duyguların altın anahtarıdır. Herhangi bir konuda yazmak veya konuşulmak istendiğinde, öncelikle bir plan yapılır. Halbuki şiir için aynı şey kabil değildir. Onunla ilgili kelime ve kavramlar kendiliğinden şairin duygu ve hayal dünyasına bağlı olarak ortaya çıkar. Diğer sanat dallan hakkında aşağı yukarı ortak kanaatler be­lirtmek mümkün iken, şiir için aynı şey söz konusu değildir. Çünkü, şiir yer aldığı dilin ve kültürün öz malıdır. Bir başka dile çevrilmesinde bazı güçlükler ortaya çıkar. Hatta çevrilse bile, ilk anlamından çok şeylerin kaybolduğu gö­rülür.

Cemiyetin iç dinamizmini sağlayan sosyal olaylar, dolayısıyla kültür ve edebiyat hayatını da şekillendirir. Sanat eserleri içinden çıktığı cemiyetin ay­nası gibidir. Şiirle ilgili gelişmeleri değerlendirirken, sosyal olayları göz ardı etmemek gerekir. Tarihin bilinmeyen başlangıcından günümüze kadar gelen şiir çizgimizde, bazı değişmelerin ve şekillenmelerin gerçekleştiği görülür. Bu değiş­melerin temelinde, kültürel yapılanma, siyasi değişiklikler önemli derecede rol oynamıştır.

Edebi eserlerin ilk kaynağı dindir. Onun içindir ki, bizde de ilk şiir örneklerinin dini muhtevalı olduğu görülür. Bu şiirlerimizde vezin olarak hece ölçüsü, şekil olarak da dörtlük sistemi kullanılmış ve kafiyeye yer verilmiştir. Millî nazım birimi olarak kabul edilen bu anlayış, günümüze kadar gelebilmiş ve halk arasında yaşamaya devam etmektedir.

Türkler İslamiyet’i kabul etmeleriyle birlikte, girmiş oldukları bu dinin kültür ve medeniyet hayatından da çeşitli unsurları aldılar.

İslam, Türk milletinin fikir ve sosyal hayatında olduğu kadar, sanat ve edebiyat hayatında da önemli değişmelere sebep olmuştur. M. 920 yılından Karahanlı Sultanı Satuk Buğra Han’ın resmen İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte, Türkler kitleler halinde bu dine girmişlerdir. Böylece ilk Müslüman Türk dev­leti Karahanlılar olmuştur.

Kısa zaman sonra, edebiyatımızda, dolayısıyla şiirimizde bazı değişmeler olur. İslami ilimlerin öğretilmesi için açılan medreselerden yetişenler, öğrendikleri çeşitli unsurları yazdıkları eserlerinde aksettirdiler. Halk edebiyatından ve halk şiirinden farklı bir anlayış edebiyatımızda görülmeye başladı. Hece vez­ni yerine aruz; dörtlük nazım birimi yerine de beyit esası ile şiirler yazıldı. Bil­hassa Fars edebiyatının nazım şekilleri daha çok kullanıldı. XIII. Asırdan iti­baren adına Divan Edebiyatı dediğimiz bir anlayış edebiyat hayatımızda yer etmeye başladı. Bu edebiyat anlayışı çerçevesinde, yüksek sanat değerleri, belli bir estetik kaygı duyularak kaleme alındı.

Klasik Türk Edebiyatı’na “Divan Edebiyatı” denmesinin sebebi, şairlerin şiirlerini “Divan” adı verilen bir kitapta toplanmasından kaynaklanmaktadır. Bu kitaplarda yer alan şiirler, belli bir kaideye göre tanzim edilmek zorunday­dı. Bir “Divan”, dolduracak kadar şiir yazamayan bir sanatçı, çoğu zaman şair sayılmıyor. Böylece şair olabilmek için mutlaka bir divan tanzim etmek zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Divan tertip usulü, Arap ve acem edebiyatlarında belli bir kaideye bağlı değilken Türk Divan şairleri tarafından belli bir kaideye bağ­lanmıştır.

Türk Divan Şiirinin ulaştığı estetik seviyeye dünyada pek az şiir anlayışı ulaşmıştır. Bugün “Divan Şiiri” yeni şiire kaynaklık edebilecek zengin bir birikime sahiptir. Hatta, yozlaşmaya ve kaybolmaya yüz tutmuş, şiir geleneğimizi yeniden oluşturmada, divan şiirinden faydalanmak pek âlâ mümkün olabilir.

Her ne kadar bir etkilenme sonucu olarak ortaya çıkıp gelişse bile, Türk Divan Şiiri, kendine has ve diğerlerinden çok farklı bir estetik seviyeye ulaşmıştır. Türk şiiri zirvelerinde yer alan, Fuzuli, Baki, Nedim, Naili, Neşati , Şeyh Galib , Nef’i gibi çok önemli şairler bu anlayış içerisinde yetişmiş ve sanatçı ki­şiliklerini ortaya koymuşlardır.

Divan Şiiri geleneği çok uzun bir müddet, Türk edebiyatında devam etmiş, zamanla bazı nüanslar görülse bile, özde önemli değişikliklere sebep olmamıştır. Ancak, bu anlayış içerisinde yetişen şairlerimizin bir kısmı, kendilerinden son­ra gelen nesillere tesir etmiş ve bir ekolün başlangıcı olmuşlardır.

Divan edebiyatı kendi mecrasında devam ederken, diğer tarafından halk, kendi edebiyat anlayışını devam ettiriyordu. Bu edebiyat anlayışında, geçmişten gelen zengin bir edebiyat dili ve bu dille meydana getirilmiş zengin edebiyat geleneği mevcuttu. Zamanla, İslam dinine ait değişik kavram ve terimlerin Halk Şiirine tesir ettiği görülür.

İslami Türk Edebiyatı içerisinde, Halk ve Divan Edebiyatından başka, bir üçüncü cereyan olarak da Tasavvuf edebiyatı gelir. Kaynağını ve temel esaslarını İslamiyet’ten alan bu anlayış ile yazılan şiirlerde, dil, vezin ve nazım şekil­leri bakımından çoğu zaman millî değerlere ve millî zevke bağlı kalınmıştır. Ahmet Yesevi ile başlayan bu şiir anlayışı, Yunus Emre ile doruğa ulaşmış, hem halk edebiyatına, hem de divan edebiyatına tesir etmiştir. Sade, coşkulu ve halkın anlayacağı bir dille yazılan tasavvufi şiirler, halk arasında uzun müd­det yaşamış, ağızdan ağıza , kulaktan kulağa söylenerek sözlü gelenekte de ya­şamıştır.

18. asırdan itibaren, Divan şiirinde eskiden farklı yeni anlayışlar görülür. Türk edebiyatının kendi içinde olgunlaşması ve millileşmesi manasında, yerli ve halk tesirinde gelişen mahallileşme cereyanı ile, şiirde ve nesirde Arapça-Farsça tertip ve tamamlamalara daha az yer verilmeye başlanır. Bu sadeleşme an­layışı sonunda, şekilde temel değişiklikler olmasa bile, muhtevada bazı yeni arayışlar belirgin bir şekilde hissedilir.

Modern şiirin Tanzimat’la başladığını söyleyenler olmakla beraber; bu görüşlere bütünüyle katılmak mümkün değil. Hatta modernleşmenin başlangıcını Nedim’e kadar götürenler de bulunmaktadır. Her iki görüşü de tamamen doğru kabul etmek biraz fazla iddialı gibidir. Her ne kadar Tanzimat Hareketi sosyal ve siyasi alanda önemli ve köklü değişmelere sebep olmuş ve bu duru­mun edebiyat hayatına da aksetmiş olması, birinci görüşü daha kabul edilebilir kısa bile böyle bir hükme varmak bir takım yanlışlıklara yönelmekten öte git­meyecektir.

Edebi hareketlerin arkasında çeşitli fikri ve felsefi temeller bulunur. Edebi ekollerin çıkış tarzları genellikle bir öncekine tepki şeklindedir.

Ortaya çıkışları genellikle bir öncekine tepki olan edebi ekollerin dayan­dığı fikri ve felsefi dayanaklar vardır. Romantizme tepki olarak Klasizm akımı; Klasizm’e tepki olarak da Realizm akımı gelişmiştir. Bu hareketlerin temel yapılan incelendiğinde, ortaya çıktıkları devrin siyasi ve sosyal yapılarıyla paralellik gösterdikleri görülür. Tıpkı, XIX. asırdan itibaren Türk fikir ve sanat hayatının yeniden şekillenmesinde sosyal hadiselerin oynadığı rol gibi. Hızla doğudan ayrılıp, Batı’ya pencerelerini açmaya başlayan edebiyatçılarımız tür ve şekilde yeni eserleri bir etkilenme sonucu kaleme almaya başladılar.

Tanzimat, cemiyet hayatımızda olduğu kadar, dil ve edebiyat hayatında da önemli, değişmelere sebep olmuştur. Şiirimizde, geçmişten gelen anlayıştan farklı olarak, şekilde ve muhtevada bazı yenileşmeler görülür. 19. yüzyılın başından itibaren artarak devam eden tercüme faaliyetleri, batılı anlamda sanat anlayışının yakından tanınmasına vesile oldu. Böylece batı kaynaklı vatan, millet, hürriyet, adalet ve meşrutiyet gibi kavramlar şiirlerimiz tarafından sık sık kullanılmaya başladı.

Divan şiiri, İslam dininin kaidelerine bağlı olarak ilhamını bu dilin esaslarından alıyordu Genellikle İslam medeniyeti çerçevesinde gelişen toplum ha­yatını aksettiren Divan şairleri, belli kaidelere sadık kalmak zorundaydılar. Kutlanılan dil ise, daha ziyade Arapça ve Farsça tamlanmaların yoğun şekilde kullanıldığı bir Türkçe idi. Bu anlayış, zamanla “zamanla devlet ile tebaa arasındaki uzaklaşma ve özellikle “Millet-i hakime” olmak lazım gelen Türkler, ve Türkçe’nin yeterince devrede olmamasına sebep oldu.”( bkz . Prof. Dr. S. K. Tural , Yeni Millî Edebiyat Akımı Üzerine Notlar) Üstelik teknolojik yenileşmeler de yeterince sağlanamayınca, devletimizin iç dinamizmi yavaş yavaş bo­zuldu ve güçleşti.

Tanzimat’tan sonra eski şiir anlayışına karşı çıkarılarak, tenkit edilmeye başlandığı görülür. Bilhassa Namık Kemal tarafından yöneltilen tenkitler, başlıca şu noktalarda yoğunlaşıyordu :

Namık Kemal’e göre,

Eski şiir anlayışı, hayali soyut, içine kapalı ve gerçekle alakası olmadığı gibi, aşırı abartılı kötümser, hayattan uzak ve taklitçidir. Bir şiir anlayışının halkla ilgisi olmadığı, topluma yol göstermediğini ileri sürer Namık Kemal, buna karşılık, şiirin sade, anlaşılır ve halka yönelik olması gerektiğini savunur. Ancak, Namık Kemal’in kendi savunduğu sisteme sadık kalmadığı, muhalefet ettiği eski şiir anlayışının unsurlarını kullanarak şiirler yazdığı görülür.

Tanzimat’ın ikinci kuşağına tabi olan Recai – Zade ve Abdülhak Hamid , birinci neslin aksine şiirde şekil ve muhtevada bazı yenileşmeler yaparlar. Bunlardan Recaizade , “Sanatın maksadı güzelliktir” diyerek bireysel bir anlayış çerçevesinde şiirler yazdı. Hamid ise, kaynağını metafizik düşünden alan şiirlere yöneldi.

Tanzimat’tan sonra birçok sahada olduğu gibi, şiir alanında da “çağdaşlık- çağdışılık , ilericilik – gericilik, yerlilik – evrensellik” gibi tartışmalar gündeme gelmeye başladı. Bir tarafta, geçmişe ve geleneğe bağlı olarak şiirlerini yazan şairler bulunurken, diğer tarafta, Namık Kemal’in içinde, yeni arayışlar peşin­de olan şairler sürekli bir çatışma içinde oldular. Bu tip tartışmaların uzantıları günümüze kadar, değişik varyasyonlarıyla birlikte gelebilmiştir.

Türk şiirinde köşe taşı diyebileceğimiz şairler vardır. Bunlar yaşadıkları devirde olduğu kadar, kendinden sonra gelen dönemler için de bir mihenk taşı olmuş, geniş akisler yapmış ve belli bir anlayışın öncüleri olmuşlardır. Buna bir misal olması bakımından, Nedim’le başlayan şiir çizgisinin, Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve Orhan Veli’de devam ettiği görülür. Her ne kadar, bu şair­lerin arz olan ortak yanlarına karşılık, bazı belirleyici özellikleri bakımından, birbirlerine yol açmışlardır. Mehmet Fuat’ın (çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’ndeki) bu görüşüne katılmak mümkünken, diğer şairlerimiz arasında da, her za­man belirleyici unsurlar bulunabilir.

Recaizade’nin öğrencilerinden Ahmet İhsan’ın çıkardığı Servet-i Fünûn dergisi etrafında toplanan sanatçılar, yeni bir edebiyat anlayışı geliştirmeye başladılar. Bunlar, “sanat şahsi ve muhteremdir” tezinden hareketle, saf şiiri savundular. Şiirde Batı tarzının çeşitli unsurlarını kullanan Servet-i Fünûn şairleri, Aruz ölçüsünden ayrılmamakla beraber, onun değişik varyasyonlarını kul­landılar. Alışılmışın dışında kullanılan arzu kalıpları Servet-i Fünûncularla bir­likte şairimize yeni bir hava kattı. Bu yüzden gelenekçi şairler tarafından şiddetle tenkit edilen bu şairlerimiz; genellikle tabiat ve aile hayatına şiirlerinde yer verdiler. Bütün bunlara rağmen, şiirde belli bir estetik seviye tutturan, sadece şiir yazma endişesi içinde bulunan, toplumsal meselelerden uzak kalarak ­ Tevfik Fikret’in ikinci devresini hariç tutarsak – kendi iç dünyalarına kapanan Servet-i Fünun şairleri şiir tarihimizde kendilerine has bir yer edinmişlerdir.

Tevfik Fikret ve Cenap Şahabeddin’in önemli temsilcisi olduğu bu şiir anlayışı, kendilerinden sonrakiler üzerinde belli oranda etkili olmasına rağmen, köklü bir gelenek haline gelememiştir. Ancak, kendi devri ve normları içinde değerlendirilebilecek bir ekol olarak edebiyat tarihi içindeki yerini alabilmiştir. Çok uzun olmayan bu hareket, kısa bir müddet sonra, yerini, II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle birlikte Millî Edebiyat Akımı’na bırakır.

Millî Edebiyat Hareketi, siyasi bir reaksiyon olmadan önce fikri sistemi­ni oluşturarak, görüşlerinin sağlam temellere dayandırılması sağlanmıştır. Millî dil, millî kültür ve millî edebiyat anlayışını savunan millî edebiyatçılar anlayışlarını eserlerine aksettiriyorlardı.

1908’den sonraki milliyetçilik hareketi “Türkçülük” adı altında ortaya çıkmış; aynı zamanda bir siyasi cereyan halini alarak, dernekler ve yayın organları kurmak suretiyle teşkilatlanmağa başlamıştır. Bunlar içerisinde “Millî Edebiyat Akımı’nın asıl hüviyetini icra ettiği yayın organı “Genç Kalemler Mecmuası”dır (I910 – 1012)

Türk Edebiyatı’nı Batı’nın taklitçisi olma durumundan kurtararak, kendi özüne ve öz kimliğine dönmesini arzu eden Millî Edebiyatçılar, eserlerini, halkın konuştuğu dilde; konularında da, Türk milletinin tarihinden ve kültürel zenginliklerinden alınması gerektiğini savundular. Şiirde, Türk vezni olan hece vezninin dörtlük esasına dayanan bütün şekillerinin kullanılmasını arzu eden Millî Edebiyatçılar, kafiye olarak da kulak için olan kafiyeyi tercih etmekle beraber, yarım kafiyelerden kaçınmışlardır. Ortaya konan bu şiir anlayışının tek temsilcisi Mehmed Emin olmuştur. Sade bir dille, halk edebiyat geleneğini yansıtan Türkçe şiirler yazan Yurdakul, daha sonraki dönemlerde aynı tarz şiir yazan şairlere öncü olmuştur.

Mehmet Emin’i Osmanlı Devleti’nin parlak devirlerini yaşamaya çalışan Yahya Kemal ile Enis Behiç ; saz şairleri yolunda aşıkhane söyleyişe yönelen Riza Tevfik , Faruk Nafiz, Orhan Seyfi , Yusuf Ziya gibi şairlerimiz takibetmiştir . Bunların yanında, Şüküte Nihal, Salih Zeki, Ali Mümtaz, Halide Nusret , Kemalettin Kamu Necmeddin Halil, Ömer Bedrettin’i de saymak mümkündür. Bazı araştırmacılarımız, Necip Fazıl, Ahmed Hamdi gibi şairleri de bu anlayış içinde göstermek istemişlerdir. Ancak bu durum sadece dilde birliğin zarure­tinden kaynaklanmaktadır.

Millî Edebiyatçılar, her ne kadar kendilerinden öncekilerin ulaştığı estetik şiir seviyesine ulaşmasalar bile, “Sanat Millet İçindir” tezini savunan şiirleri kaleme almakla, onlardan farklı bir çizgiye ulaşırlar.

Bütün hayatı boyunca, sanatını, düşünen dünyasını ve kalemini Türk milletine vakfeden Mehmed Akif, kendine mahsus şiir anlayışı diğerlerinden ayrı­lır. Türk şiirinde millî, dini ve ahlaki değerlere gösterdiği hassasiyet Mehmet Akif’i tek başına bir ekol yapmıştır. Eserleriyle şahsiyeti arasında Bütünlüğü sağlayabilmiş ender şahsiyetlerden biri olan Akif, gerekli gördüğü her alanda şiir yazmıştır. Sadece Türk edebiyatının büyük şairi olmakla kalmayan Akif, hayatı, şahsiyeti, imanı ve bilhassa Safahat’ı ile cemiyet hayatımızın mürşidi olmuştur. Aruzu Türkçe’ye tatbik etmedeki başarıyı manzum hikayelerinde de göstermiştir.

Akif gibi kendine mahsus bir şiir anlayışı geliştiren Ahmet Haşim , Türk şiirinin önde gelen sembolisti olmuştur. Ne kendisi kimseye benzemek için uğraşmış, ne de kendine benzeyenlerin bulunmadığı Haşim , şiirde kendine has bir söyleyiş tarzı geliştirmiştir. “Şair, ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatlı insan, ne de bir kanun koyucudur” diyen Haşim , “şiir hikaye değil sessiz bir şarkıdır” (Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar) diyerek, kendi şiir anlayışım ortaya koymuş olur.

Son devir edebiyatımız içinde kendine mahsus bir sanat anlayışına ulaşan şairlerimizden biri de Yahya Kemal’dir. Albert Sorel’in tarih görüşüne ve Bergson’un sezgici felsefesinden etkilenen şair, şiirlerinde yeni bir terkibe ulaşarak, Doğu ve Batı kültürlerini birlikte yansıtmaya çalıştı. Hayatı boyunca öz şiir peşinde koşan Yahya Kemal, estetik seviyeye ulaşmamış, ahenkten mahrum şiirleri hiçbir zaman nazar-ı dikkate almamıştır. Yerli ve millî şiir anlayışı çer­çevesinde, “Mektepten Memlekete” düsturunu kabul ederek, hiçbir akıma tabi olmadı. Bugün bile, şiirde ulaştığı seviye takdirle anılan Yahya Kemal, birçok şairimiz tarafından üstat olarak kabul edilmektedir. O da, tıpkı Akif gibi, aru­zu Türkçe’ye tatbik ederek, bir Türk aruzu diyebileceğimiz vezin şekline ulaş­mıştır. İç ahenk, ritim, armoni ve kelime seçiminde gösterdiği olağanüstü has­sasiyet, Türk şiiri içinde, kendisine has bir yer edinmesini sağlamıştır.

Türk şiir geleneğinin İstiklal savaşından sonra farklı boyutlarda geliştiği görülür. Faruk Nafiz, Kemalettin Kamu, (Ömer Bedrettin Emin Recep, Ahmet Kutsi gibi şairler, “Memleketçilik’.’ adı verilen bir şiir anlayışı geliştirdiler. Ana-dolu ve Anadolu insanını şiirlerine aksettiren bu şairler, Anadolu’nun sanat için işlenmemiş bir maden olduğunu ileri sürdüler.

Necip Fazıl, bu devir şairlerinden farklı olarak, şiirde mistik akımın temsilcisi olmuştur. Şiirlerinde, realizm, materyalizm ve Marksizmin insan ruhunu ve manevi değerlerini çökerten yanına karşı çıkarak, daha ziyade manevi duyguları ön plana çıkartmıştır.

Her büyük adam gibi kalabalık içinde yalnız yaşayan, mücadelesini tek başına sürdüren Necip Fazıl, büyük çoğunluk tarafından bir türlü anlaşılma­yan bir politika teorisyeniydi . Mutlak varlığı arama buhranları içinde kıvranan şair, şiirlerinde ölüm değil, metafizik bir vakanın insan üzerinde yoğunlaşan baskısı sonucu oluşan yaşarken ölmek vakası ruh planında yaşamaya çalışır.

Sabri Esat, Kenan Hulusi, Yaşar Nabi , Cevdet Kudret, Ziya Osman, Muammer Lütfi ve Vasfi Mahir gibi şairlerimiz “Yedi Meşaleciler” denen şiir ha­reketini başlattılar. Daha ziyade şiirlerinde hayale yer veren bu şairler, realiteyi masal havasında yansıttılar. Bu arada, Yaşar Nabi , Behçet Kemal ve Faruk Nafiz gibi bazı şairlerimiz, şiirlerinde destan ve tarih unsurlarından istifade et­tiler.

İkinci Meşrutiyet’ten sonra gelişen “Millî Edebiyat” akımım benimseye­rek hece vezniyle şiir yazan ve kendilerine “Beş Hececiler” denen Orhan Seyfi Orhon , Enis Behiç Koryürek , Halit Fahri Ozansoy , Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel , şiirlerinde millî bir dil ve edebiyat anlayışını benimsediler.

1929’da çıkan “935 satır” isimli kitabıyla Türk şiirine yeni bir biçim kazandıran Nazım Hikmet, şiirden ve şairlerden daha çok, ideolojik yapısıyla ön plana çıkmıştır. Sovyet Füturistlerden ve özellikle Mayakosvki’nin mısraları kırarak oluşturduğu serbest nazım şeklinden etkilenmiştir.

Aslında Nazım’ın kırık mısralarını bir araya getirdiğimizde, acemi bir şiir­le karşılaşırız. Şiirlerindeki toplumca (sosyalist) temalar, onun şairliğini ve şiiri­ni gölgelemiştir. Nazım için şiirin söyleniş biçimi değil, ifade ettiği mesajlar önemlidir. Hayatı ve dünya görüşünün zikzakları, onun popülaritesini gündemde tutmaya yetmiştir.

1940’lı yıllardaki şiir, daha ziyade yüzeysel bir toplumculuk arz eder. Şiir­de kullanılan tema hikâye diliyle tahkiye edilmiş gibidir. Hasan İzettin , Arif Dino bu dönemin özelliklerini yansıtan şairlerimizdendir.

Bedri Rahmi, Ömer Faruk Toprak ise bu yıllardaki şiire ideolojik bilinç yanında halk kültürünün özelliklerini de katmışlardır. Halkevleri bünyesinde geliştirilen bu şiir anlayışının amacı, daha çok düzeni, bilhassa İnönü’nün ortaya koyduğu ilkeleri benimsetmeye yöneliktir.

1940’ların Tanzimat’la ortak yönleri bulunmaktadır. Tanzimat şairlerinde görülen arayışçı yaklaşımlar bu dönemde de görülür. Ancak, 1940’lardaki şiirin tek farkı, devrin resmi kültür anlayışıyla çalıştığı ,.noktadan itibaren pasifleşmiştir. Halbuki, Tanzimat şiiri sürekli bir mücadele içinde olmuş, hiç bir en­gelden yılmamıştır.

1940’lardaki şiirin en enteresan örneği Asaf Halet Çelebi’dir. Kendisi, Doğu mistisizmini modern bir formla ve imgeci bir üslupla işlemiştir. Bu yönüyle de “II. Yeni şiirinin habercisi olduğu söylenir. Şiirlerinde esrarlı sözleri arka arkaya dizerek masal ve efsane telkinleri yapmış ve tasavvufla alakalı izleri görürüz.

Garip şiiri kendinden önceki bütün şiir anlayışlarına karşı çıkarak, ortaya koymaya çalıştıkları şiirler eskiden tamamen kopmuş değildi. Şiirlerinde ağırlıklı olarak kullanılan toplumcu tema lirik duyarlılık ve şairanelik belli başlı özellikleri olarak görülür.

Garip şiirinin temel özelliklerinden biri de küçük duyarlılıkların şiiri ol­masıdır. Garip şiirinde küçük duyarlılıklar, büyük şehirlerin kenar mahallelerinde­ki insanların duyguları ve şuurlu olmayan hümanist bir dünya görüşünün izleri görülür. II. Dünya Savaşı’nın acı sonuçları, birçok memlekette olduğu gibi, ülkemizde de, sanatçılarımızı olumsuz yönde etkilemiş, bunun sonucu olarak da barış, kardeşlik, insan haklan gibi kavramlar içeren hümanizm anlayışının gelişmesine vesile olmuştur.

Garip şiirinin önemli temsilcilerinden olan Melih Cevdet, Oktay Rifat ve Orhan Veli’nin kendilerinden önceki şiire yönettikleri eleştiriler, şiirlerin­den daha çok etkili olmuştur. Zaten bu anlayış, fazla gelişmemiş, belli bir nok­tada tıkanınca, Melih Cevdet ve Oktay Rifat kısa zaman sonra bu anlayışı terk etmek zorunda kalmışlardır.

Garip Şiiri’nin Türk Şiiri’ne kazandırdığı eleştirel yaklaşım ve nükte man­tığı, kendinden sonraki şiir anlayışlarının zeminini hazırlamada önemli katkı­ları olmuştur. Şiirin salt lirizm ya da nostalji olmadığı gerçeği, garip hareketin­den sonra daha iyi anlaşıldığı söylenebilir.

Arif Nihat, 1940’dan sonraki şiirimiz içinde, kendine has okuyuş ve söy­leyişi ile diğerlerinden farklı bir yapıdadır. Şiirlerinde, aruzu, heceyi ve serbest biçimleri aynı ustalıkla kullanan Arif Nihat, her yeniliğe açık olduğu gibi, geçmişin kıymetlerine de bağlıdır. Çok renkli sanatçı kişiliği ile, kendisi her­hangi bir gruba dahil edilememektedir.

Önceleri romantik Turancılık havası taşıyan eserleri, zaman içerisinde Anadolu’ya ve Anadolu insanına yönelmiştir. Şiirlerinde kullanıldığı dil, canlı; hareketli, munis halk deyişlerinden ve herkesin anlayacağı kelimelerden kuru­ludur.

II. Yeni şiirin değerlendirmeden önce, Atilla İhan’ın şairliğine ve şiirle­rine değinmek gerekmektedir. O, toplumcu bir duyarlılığı, geleneksel şiir üslu­buyla vermeye çalışmıştır. İmgenin ilk orijinal örneklerini Atilla İhan’da görü­rüz Kendisi, Kültürümüzün yerel değerlerini evrensel kültüre açma çabası için­de olmuştur.

II. Yeni Şiiri’nin önemli temsilcileri arasında, Cemal Süreyya, Turgut Uyar, Edip Cansever , Sezai Karakoç ve Ece Ayhan’ı sayabiliriz. Bu şiir anlayışı ile imge ağırlıklı bir şiir tarzı gelişir. Şairler eserlerinde, bireyin sorunlarını ön pla­na çıkararak, bu doğrultuda şiirler kaleme aldılar.

Bu akımın temsilcileri 1960’lara kadar “hümanist” 1960’dan sonra da Sezai Karakoç hariç toplumculuğa yöneldiler. Yunan trajedisinden ve Anadolu mitolojisinden çokça yararlandılar.

II. Yeni’nin bir diğer özelliği şiirimizin en modern hareketi olmasıdır. İlk defa olarak, serbest şiirin de kendi içerisinde sıkı bir disiplinin olduğunu ortaya koydular. Aynı zamanda, çağın Fransız ve İngiliz şairlerine ait, çeşitli şiir ör­nekleri çevrilerek onların söyleyiş biçim ve tarzlarından faydalanılmıştır.

1960’lara gelindiğinde, Türk Şiirinde yeni yapılanmaların olduğu gözle­nir. Bu dönemde, II. yeni Şiiri’nin toplum sorunlarını geriye iten anlayışına karşı çıkılır. Ancak, şiirlerde, sanat ve estetik yapı bir tarafa itilerek, ideolojik yapı eserleri arka arkaya basılır.

Dünyada gelişen sosyalist faaliyetler ve şiir yakından izlenir. Bu devrin sanatçıları arasında aynı anlayış içinde bulunmalarıyla, İsmet Özel, Atanay Behramoğlu , Süreya Berker , ideolojik yönü ön plana çıkar. Bu arada II yeni şairler, toplumca bir anlayışa açılmaya başlarlar.

16 Mart 1950 tarihinde çıkmaya başlayan Hisar Dergisi etrafında toplanan şairler, kozmopolitleşmeye ve aşın batılılaşmaya bir tepki gösterdiler. Sanatı ideolojinin esiri yapmanın yanlışlığını ortaya koyan Hisar şairleri, dilde canlı ve anlaşılır Türkçe’den yana olmuşlardır. Şiirlerinde, her türlü nâzım şeklini kullanan Hisar şairleri, gerektiğinde aruz, gerektiğinde serbest tarz şiir yazmak­tan çekinmemiştir. Mehmet Çınarlı, Gültekin Samanoğlu , İlhan Geçer, Yavuz Bülent Bakiler, Mustafa Necati Karaer , Bahattin Karakoç ve Yahya Akengin bu anlayışın belli başlı şairlerindendir.

1970’lerde Türk şiiri tamamen toplucu bir yapıya yönelir. Sloganlaşma artarak, git gide kalite düşmeye başlar. Bu yıllarda, İslamcı şiir anlayışı kendi­ni gösterir. Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu’nun şiirleri Müslümanlar arasında hızla okunmaya başlar. Ebubekir Eroğlu , Arif Ay, Ahmet Tel­li bu yılların seviye tutturmuş şairleri arasındadır.

Bu arada milliyetçi bir şiir anlayışı bu dönemde komünizme ve kozmopo­litleşmeye tepki olarak görülmeye başlar.

Ali Akbaş, Yahya Akengin , Yavuz Bülent Bakiler, Dilaver Cebeci, Meh­met Delibaş, Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu , Ayhan İnal, Abdurrahim Kara­koç , Bahattin Karakoç , Ahmet Tevfik Ozan, Yetik Ozan ve Muhsin İlyas Su­başı, gibi şairler, millî dil ve kültür konusunda hassasiyet gösteren şiirler ka­leme aldılar. Bu şairlerimiz, aynı heyecanı ve aynı duyarlılığı, maalesef günü­müzde gösterememektedirler. Bundan da, içinde bulunduğumuz şartların büyük bir tesiri olduğunu açıklar.

12 Eylül’le birlikte şiirin de havası değişir. Geçmiş şiir anlayışımız, ideolojiye mahkum oldu diye eleştiriler başlar. Daha ziyade II Yeni’nin hümanist yö­nü yeniden ele alınır. İdeolojik kalıplardan kurtulan şiirde, erotizm ve kural­ dışılık ana temalar olarak işlenmeye başlar. İslamcı şairlerle, toplumcular im­geci şiirde birbirlerine yaklaşırlar ve aynı dergilerde yan yana görünmeye baş­larlar. Bunlar içerisinde İslâmi çizgide olan, ve imgeci şiir yazan, İhsan Deniz, Mehmet Ocaktan ve Necdet Çavuş, toplumcu şairlerden Tuğrul Tanyol , Adnan Özer, Lale Müldür ve Nilgün Marmara ile aynı sanat çizgisinde birleşmişlerdir.

90’lı yıllara girerken şiir büyük oranda toplumsal fonksiyonunu yitirdi. Bunda, basın ve televizyonun etkisinin büyük olduğunu belirtmeliyiz şiire olan ilgi, gözle görülür bir şekilde azalmasına rağmen, eski şairler arasına yenileri katıldı. Ferdi söylemin ağırlık kazandığı 90 ve 91 şiirinde, daha önceki dönemlerden farklı olarak, fikir ağırlıklı şiirlerden çok his ve hayale dayalı şiirlere daha çok yer verildi.

Sosyalizmin çözülmesi, bu kanatta yer alan insanları, millî geleneklere yö­neltti. Bu arada, şiir ve gelenek tartışmaları artarak devam ederken, millî ta­rih değerlerimiz ön plana çıktı. Ancak, şekil olarak Türk şiirinin son devirler­deki yapısı muhafaza edildi.

Şiirin bir kültür işi ve kültür birikimi olduğu, tek başına lirik duyarlılıkla­ra; ya da ideolojik tavırlara dayalı şiirlerin uzun soluklu olamayacağı anlaşıldı. Şiir kitapları artık eskisi kadar basılmadığı gibi, basılsa bile zor satıyor. Yayın evleri şiir basmaya cesaret edemediği için, şairlerin büyü~k bir kısmı kendi im­kanları, ya da şahsi dostluklarını kullanarak şiirlerini bastırıp satmak zorunda kaldılar.

Sanat ve edebiyat dergileri, şiir konusunda cömert olmaktan kaçınmayıp, sayfalarını genç şairlere açmaktan kaçınmadılar. Bu sanat çevrelerinin ve çe­şitli kurumların düzenledikleri şiir etkinlikleri şiire belli bir hareket kazandır­maya yetmedi. Bu durum yeni ve uzun soluklu şairlerin çıkmasında olumsuz etkiler doğurdu.

1993’e girerken şiirimizde, sanat değeri olan, gelecekte edebiyat tarihine girecek estetik seviye tutturan şiirin çok az olduğu, ya da hiç yok denecek bir seviyede bulunduğunu üzülerek belirtmek zorundayız. Şiir bir seviye işidir. O ancak toplumla birlikte gelişir. Sanatçı toplumla bir bütün olmadığı müddetçe, yaşamış olduğu eserlerin de, topluma mal olması mümkün değildir. Artık kah­ramanlıklar ve gösterişler devri çok geride kaldı. Ayakları yere basan, belli bir estetik seviyeye ulaşmış eserlere ihtiyacımız var.

Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Dergisi, Ocak: 1993

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.